![]() |
#1 |
![]() 28 Şubat 1997’nin onuncu sene-i devriyesinde; yine ve yeniden, herkes o “süreci”, daha doğru ifadesi ile post modern darbeyi konuşuyor ve yazıyor. Ama sadece konuşma ve yazma... Bazıları da zaten yalnızca konuşmuş veya yazmış olmak için konuya bulaşıyor. Çünkü bunca yıllık konuşma ve yazmalardan sonra, ortaya çıkan somut (müşahhas) bir netice yok. Yani devlet gücünün bir kısım siyasetçi ve bürokratlar tarafından istismar edilerek; ülkenin siyasi, ekonomik ve sosyal yönden bunalıma sürüklenmesi ve halkın birtakım kamplara ayrıştırılması, sonuçta büyük bir iktisadi krizle ve vatandaşın bir gecede yarı yarıya fakirleşmesiyle biten maceranın sebepleri, müsebbipleri, muharrikleri, fırsatçıları, vurguncuları, bozguncuları vs. gerçek manada irdelenmemektedir. Peki ne yapılmaktadır? Cevap çok kısa: Herkes kendi penceresinden ve hâlâ işine geldiği biçimde meseleye bakmaktadır!
Böyle olunca da “akıl parası” olacak bir ders çıkmaz, çıkamaz. Şu hale bakar mısınız; seneler geçtikçe Sayın Demirel’in 28 Şubat sürecindeki rolü daha net ortaya çıkıyor. Ve aynı Demirel bu süreçle ülkeyi “uçurumun kenarından döndürdüğü”nü iddia ediyor... Kendi ifadesi ile, o dönemde askerlerin rahatsızlık konusu olarak MGK toplantılarına taşıdığı 42 olaydan 26 tanesi daha ilk tedkikatta asılsız çıkmış ama; muhtıra ve darbelere karşı en tecrübeli siyasi olarak; buna rağmen durumdan vazife çıkarmış. Dün yazısından buraya alıntı yaptığımız Murat Yetkin’in ifadesi ile, Genelkurmay’da aldığı brifingten sonra, bu sürecin “orkestra şefliğini” bizzat ele almış. O değil miydi, Bethoven’in dokuzuncu senfonisini çaldırarak “İşte muasır medeniyet, pardon çağdaş uygarlık bu!..” diyen? 12 Mart 1971’de oluşan cuntada havacıların hakimiyeti vardı. 28 Şubat sürecinde MGK’nın hukuk başmüşaviri konumunda bulunan Mustafa Ağaoğlu’na göre; o dönemde “çeşitli askerî birimlerin mensuplarından meydana gelen bir yapılanma” olan Batı Çalışma Grubu’nda, denizcilerin hakimiyeti söz konusu imiş. 12 Mart’ta şapkasını alıp giden, 12 Eylül’de de şapkasıyla Zincirbozan’da misafir edilen Sayın Demirel, bu defa olanca tecrübesi ile, sadece durumdan vazife çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda duruma da hakim olmuş!.. O dönemin Cumhuriyet Başsavcısı, bugün böbürlenerek anlatıyor: “Demirel beni özellikle başsavcı seçti” diyor. “Kendisi açıklamış” diye ilave ediyor. Sadece o başsavcı değil, Demirel’in özellikle seçtiği başka isimler de var ama, hepsini tek tek sayarsak, sütunda yer kalmayacak. Kaldı ki, Demirel’e ve diğerlerine ne hukuken, ne de siyaseten; kimse herhangi bir şekilde hesap sormayacağına göre, lüzumu da yok! Vatan kurtaran aslanlar... Ancak, 28 Şubat sürecinde “orkestra şefi” veya “baş aktör” bile olsa; sadece Demirel’den bahsetmek tabii ki, haksızlık olur. O dönemde ne kudretli kişiler; başsavcılar, mahkeme başkanları, sendika ağaları, oda patronları, dernek patronları, sahte şeyhler, sahte müritler ve de yalnızca cinsiyetlerinden ötürü rol verilen kadıncıklar vardı... Nerde onlar şimdi? Çoğunun makam-mevkileri gidince ve “emekli” sıfatını alınca, havası birden sönüverdi! Kimisinin yaldızlarının dökülmesi için, bir tek basın toplantısı dahi yetti. “Temizlik günlerinde evde kalabalık yapıp hanımdan fırça yememek için” siyasete atılanların tamamı; sükut-u hayale, hüsrana uğradı. Büyük ekseriyeti, arkadaş ve yoldaşlarına da küsüp köşesine çekildi... Sahi o kahramanları(!) hatırlayan var mı? Bir internet sitesi dün, 28 Şubat’ın aktör ve figüranlarının önemli bir bölümünü tek tek ele alıp hali hazırdaki durumlarını aktarmıştı. Hey gidi günler hey!.. Bir zamanlar kartaldı onlar. Ama işin bir de sonuna bakmak lazım... Ne bekliyorlardı, ne buldular ve daha da önemlisi; millet onlara hangi notu verdi?! Her şeye rağmen onlar, bu ülkede hukuksuzluk ve kanunsuzlukların hesabı sorulamadığı için; sadece tasfiye olmakla, maddeten paçayı kurtardılar. Lakin milletin iki eli, manevi olarak yakalarındadır... 28 Şubat Süreci’nin en büyük muharriklerinden biri, tabii ki medyadır. Bir kısmı; andıçlarla kendilerine dikte ettirilen ortak manşetlerle sürece özel destek veren medyanın o günkü rolünü, yine MGK’nın hukuk eski başmüşavirinden dinleyelim: Aksiyon dergisine yaptığı açıklamada Mustafa Ağaoğlu şöyle diyor: “Psikolojik savaşın en büyük araçlarından biri medyadır. Ona dersiniz ki, ‘Senden şöyle bir haber yapmanı istiyorum.’ Medya mensuplarını toplarsın, ‘Devletimizin lehine olacak şunları yazsanız iyi olur’ diye anlatırsın. Medya olmadan hiçbir psikolojik harekât başarıya ulaşamaz...” Daha ne olsun!.. Noktalar İsmail Kapan 28 Şubat 2007 Çarşamba
![]() |
|
![]() |
![]() |
|
Sayfayı E-Mail olarak gönder |
![]() |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
|
|