YavuzSultanSelim
03-09-2008, 14:22
32. Gün'deki “Deli Mine” faciası!
Ben bir insanın özellikle bir “okumuş”un kalitesini şöyle ölçerim: Acaba bu kişi olaylara düz mantıkla mı bakıyor yoksa bu kişi analitik zekayla mı donanmış, aradığım kriter budur.
Diyelim ki evinizde soba var ve bu sobanın içindeki kömür şiddetli bir şekilde yanıyor. Bu durumda sobaya ne kadar yaklaşırsanız o kadar ısınırsınız, değil mi?
Şimdi bir başka örnek: Herkes bilir ki Everest dağı çok yüksektir.. Güneş gökyüzündedir.. Everest dağının tepesi güneşe daha yakındır.. Güneşe daha yakın olan daha sıcak olur. Bu, düz mantıktır.
Ama Everest dağının zirvesi, güneşe daha yakın olmasına rağmen daha soğuktur!
Demek ki neymiş? Sıcağa daha yakın olan bir “şey” daha sıcak olmazmış.
Aksi halde bir zamanlar Çankaya Köşkü'nde oturan Ahmet Necdet Sezer “soğuk” olmazdı!
Tabii Everest dağının eteklerinin zirveye nazaran daha sıcak olmasını dikkate alarak “Zirvedeki birinin eteklerinin dibinde dolaşan adam acayip sıcakkanlı olur..” şeklinde bir çıkarsamada bulunmak da yanlıştır.
Muhakkak ki bu da meteoroloji bilimiyle direkt alakalıdır; çünkü o zat rüzgar ne yöne eserse o yöne savrulmaktadır.
Isınmasının bir başka nedeni de sık sık takla atmak suretiyle egzersiz yapması ve böylece daha kolay ısınmasıdır! Evet, bu “ısınma hareketlerinden” sonra konunun gelişme bölümüne giriş yapalım.. Muhakeme yeteneği gelişmemiş olanların, yasakçılığın tesisi ya da devamı için ileri sürdüğü argümanlardan bir de şu:
“Eşlerinin başı kapalı olan bir üst düzey subay yok. Cumhurbaşkanı aynı zamanda başkomutandır. Abdullah Gül'ün eşinin başı kapalı. Başkomutanın eşinin başörtülü olması doğru mudur?”
Şimdi düz mantıkla bakarsak bu çok doğru bir “çıkarım”. Ama muhakeme yeteneğiniz zayıfsa ve üstelik vicdanınız zaafla malulse, bu önermenin yanlışlığını doğrulamak yanlış olmayacaktır.
Aynı şekilde geçenlerde Başbakan Erdoğan, konuşmasının bir yerinde “Yeni bir Türkiye” demişti.
İşte bu “Yeni Türkiye” lafını don lastiği gibi çekiştiren bazı kalemler düz mantıkla şunu yazdılar:
“Erdoğan İslami bir gelenekten geliyor. Bunlar cumhurbaşkanlığı makamını da ele geçirdiler. Bunların yapacağı ilk iş Cumhuriyet'i ortadan kaldırıp şeriat devleti kurmak olacaktır..”
Öyle ya Mustafa Kemal, Fransa Cumhuriyeti'nin kurmay subayıydı ve aynı Mustafa Kemal Fransa'nın cumhuriyet geleneğinden geldiği için Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuştu(!)
Hafazanallah, Mustafa Kemal Osmanlı'nın harp okullarında okusaydı padişah olacaktı; olmakla kalmayıp Dolmabahçe Sarayı'nda oturacaktı!
Yine düz mantıkla gidersek, Çorumlu bir Türk olan İsmail Beşikçi Kürtçülüğün teorisyeni; Diyarbakırlı bir Kürt olan Ziya Gökalp ise Türkçülüğün teorisyeni olmayacaktı.
Bunları yazanların pratik zekaları kısır olduğu gibi, bunların Türkçeleri de bir hayli kıt..
Bu o kadar böyle ki, geçen Perşembe gecesi konuşmacı olarak katıldığım 32. Gün programında bazı öğrenciler ve bazı profesörlerin gösterdiği “sakilliği” görünce çok üzüldüm.
İstanbul Aydın Üniversitesi'nin salonunda yapılan programda 1000'e yakın öğrenci arasında demokrat pek çok öğrenci olmasına rağmen “analiz kabiliyeti sıfır” mesabesinde olan pek çok öğrenci de vardı.
Örneğin; konuşmacılardan biri ve bir öğrenci “Sıkmabaş neticede bir bez parçasıdır, bunun kutsallıkla ne alakası var?” gibi bir laf etti.
(Üniversiteye hâlâ okul demesi ise, işin acı ama anlamlı bir başka tarafıydı. Oysa üniversite ile okul arasındaki fark, müderris ile muallim arasındaki fark gibidir.)
Evet böyle denilince ben de çıkıp dedim ki: “Başörtüsüne bez parçası gözüyle niye bakıyorsunuz? Bayrak da neticede bir bez parçasıdır. Şimdi biz bayrak bez parçasıdır diye bayrağın manevi özelliğini yok mu varsayacağız?”
Aman Allah'ım, ben bunu söyleyince önde oturan bazı hocalar dahi feveran edip “Sen nasıl oluyor da bayrağa bez parçası dersin?” dediler.
Yani ben “İnciri Melis'e ver..” veya “Yağmur yağar, saraylar ıslanır..” diyorum..
Profesörlüğe kadar gelmiş olan biri çıkıp bu cümleleri “İnci, rimeli sever..” ve “Yağmur yağarsa, raylar ıslanır..” şeklinde anlıyor!
Eh böyle olunca bu hocanın “talebesi” de benim “Tekel likör fabrikası..” şeklindeki cümlemi “Tek elli kör fabrikası..” şeklinde anlayacaktır!
Tabii ben de kalkıp tam “Bu adam galiba deli mi ne..” diyecektim ki..
Baktım o adam “deli Mine” değil, vazgeçtim!
Fikri Akyüz
Ben bir insanın özellikle bir “okumuş”un kalitesini şöyle ölçerim: Acaba bu kişi olaylara düz mantıkla mı bakıyor yoksa bu kişi analitik zekayla mı donanmış, aradığım kriter budur.
Diyelim ki evinizde soba var ve bu sobanın içindeki kömür şiddetli bir şekilde yanıyor. Bu durumda sobaya ne kadar yaklaşırsanız o kadar ısınırsınız, değil mi?
Şimdi bir başka örnek: Herkes bilir ki Everest dağı çok yüksektir.. Güneş gökyüzündedir.. Everest dağının tepesi güneşe daha yakındır.. Güneşe daha yakın olan daha sıcak olur. Bu, düz mantıktır.
Ama Everest dağının zirvesi, güneşe daha yakın olmasına rağmen daha soğuktur!
Demek ki neymiş? Sıcağa daha yakın olan bir “şey” daha sıcak olmazmış.
Aksi halde bir zamanlar Çankaya Köşkü'nde oturan Ahmet Necdet Sezer “soğuk” olmazdı!
Tabii Everest dağının eteklerinin zirveye nazaran daha sıcak olmasını dikkate alarak “Zirvedeki birinin eteklerinin dibinde dolaşan adam acayip sıcakkanlı olur..” şeklinde bir çıkarsamada bulunmak da yanlıştır.
Muhakkak ki bu da meteoroloji bilimiyle direkt alakalıdır; çünkü o zat rüzgar ne yöne eserse o yöne savrulmaktadır.
Isınmasının bir başka nedeni de sık sık takla atmak suretiyle egzersiz yapması ve böylece daha kolay ısınmasıdır! Evet, bu “ısınma hareketlerinden” sonra konunun gelişme bölümüne giriş yapalım.. Muhakeme yeteneği gelişmemiş olanların, yasakçılığın tesisi ya da devamı için ileri sürdüğü argümanlardan bir de şu:
“Eşlerinin başı kapalı olan bir üst düzey subay yok. Cumhurbaşkanı aynı zamanda başkomutandır. Abdullah Gül'ün eşinin başı kapalı. Başkomutanın eşinin başörtülü olması doğru mudur?”
Şimdi düz mantıkla bakarsak bu çok doğru bir “çıkarım”. Ama muhakeme yeteneğiniz zayıfsa ve üstelik vicdanınız zaafla malulse, bu önermenin yanlışlığını doğrulamak yanlış olmayacaktır.
Aynı şekilde geçenlerde Başbakan Erdoğan, konuşmasının bir yerinde “Yeni bir Türkiye” demişti.
İşte bu “Yeni Türkiye” lafını don lastiği gibi çekiştiren bazı kalemler düz mantıkla şunu yazdılar:
“Erdoğan İslami bir gelenekten geliyor. Bunlar cumhurbaşkanlığı makamını da ele geçirdiler. Bunların yapacağı ilk iş Cumhuriyet'i ortadan kaldırıp şeriat devleti kurmak olacaktır..”
Öyle ya Mustafa Kemal, Fransa Cumhuriyeti'nin kurmay subayıydı ve aynı Mustafa Kemal Fransa'nın cumhuriyet geleneğinden geldiği için Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuştu(!)
Hafazanallah, Mustafa Kemal Osmanlı'nın harp okullarında okusaydı padişah olacaktı; olmakla kalmayıp Dolmabahçe Sarayı'nda oturacaktı!
Yine düz mantıkla gidersek, Çorumlu bir Türk olan İsmail Beşikçi Kürtçülüğün teorisyeni; Diyarbakırlı bir Kürt olan Ziya Gökalp ise Türkçülüğün teorisyeni olmayacaktı.
Bunları yazanların pratik zekaları kısır olduğu gibi, bunların Türkçeleri de bir hayli kıt..
Bu o kadar böyle ki, geçen Perşembe gecesi konuşmacı olarak katıldığım 32. Gün programında bazı öğrenciler ve bazı profesörlerin gösterdiği “sakilliği” görünce çok üzüldüm.
İstanbul Aydın Üniversitesi'nin salonunda yapılan programda 1000'e yakın öğrenci arasında demokrat pek çok öğrenci olmasına rağmen “analiz kabiliyeti sıfır” mesabesinde olan pek çok öğrenci de vardı.
Örneğin; konuşmacılardan biri ve bir öğrenci “Sıkmabaş neticede bir bez parçasıdır, bunun kutsallıkla ne alakası var?” gibi bir laf etti.
(Üniversiteye hâlâ okul demesi ise, işin acı ama anlamlı bir başka tarafıydı. Oysa üniversite ile okul arasındaki fark, müderris ile muallim arasındaki fark gibidir.)
Evet böyle denilince ben de çıkıp dedim ki: “Başörtüsüne bez parçası gözüyle niye bakıyorsunuz? Bayrak da neticede bir bez parçasıdır. Şimdi biz bayrak bez parçasıdır diye bayrağın manevi özelliğini yok mu varsayacağız?”
Aman Allah'ım, ben bunu söyleyince önde oturan bazı hocalar dahi feveran edip “Sen nasıl oluyor da bayrağa bez parçası dersin?” dediler.
Yani ben “İnciri Melis'e ver..” veya “Yağmur yağar, saraylar ıslanır..” diyorum..
Profesörlüğe kadar gelmiş olan biri çıkıp bu cümleleri “İnci, rimeli sever..” ve “Yağmur yağarsa, raylar ıslanır..” şeklinde anlıyor!
Eh böyle olunca bu hocanın “talebesi” de benim “Tekel likör fabrikası..” şeklindeki cümlemi “Tek elli kör fabrikası..” şeklinde anlayacaktır!
Tabii ben de kalkıp tam “Bu adam galiba deli mi ne..” diyecektim ki..
Baktım o adam “deli Mine” değil, vazgeçtim!
Fikri Akyüz