Meftun
09-16-2007, 12:29
Anayasa taslağını bilgisayara indirip ilk inceleme turunu tamamladım. Kâğıda döktükten sonra irdeleyeceğim.
Bir metot ancak bu kadar elverişli olabilir. Bir bilim heyeti hazırlamış ve bu hazırlanan metin elimizde... İktidar partisi, kendi değerlendirmesini yaparak kamuoyuna bir öneri halinde açıklayacak. Sonra kamuoyu tartışacak, daha sonra Meclis'e gelecek ve orada da tartışılacak.
Daha ne olsun?
27 Mayıs darbesinden sonra, bir profesörler heyeti anayasa hazırlamakla görevlendirildiğinde o profesörler darbecilere sorar: "Nasıl bir anayasa istiyorsunuz efendim?" Darbeci diyor ki: "Hepimiz şaşırmıştık. Nasıl'ı mı olur, böyle soru sorulur mu? Anayasanın nasıl yapılacağını bunlara biz mi öğretecektik?"
O günlerden geliyoruz.
Şimdi herkes konuşuyor, programlar mülakatlar yapılıyor, internet çalışıyor, istediğimiz gibi yazıp söylüyoruz; zaman geniş, safhalar apaçık; her demokratik imkân var. Bu yalnız başına bir mutluluk olayıdır. Gençler o günleri bilmez. 1961 Anayasası'nı övüp dururlar. Ilımlının ılımlısı bir üslupla bile konuşmak fevkalade zordu. Öyle bir atmosfer vardı ki, teneffüs ederken göğsünüz, yüreğiniz sıkışırdı... 12 Eylül sonrasındaki durum da ondan çok farklı değildi. Fakat o günlerde rahat olanlar, bugün sıkıntı hissediyorlar! Acayiptir, hayret vericidir.
Anayasa hazırlamak böyle olmazmış. Nasıl olur, nasıl olmalıdır peki? 1961, 1982 anayasalarının hazırlandığı gibi mi olacak? Sağ'da, sol'da, aşağıda, yukarıda nerede olursak olalım; bu kadar mantıksızlık çok yakışıksızdır. Tavsif için kelime bulamayınca "yakışmıyor" demek ayrı bir anlam taşır. Büyüklerimiz, öğretmenlerimiz bu sözü, "gönüle dokunan esef" halleri için kullanırlardı.
Türkiye Barolar Birliği'nin hazırladığı bir anayasa taslağı vardı. 186 maddelik metinde "Türk" kelimesi bir defa bile kullanılmamıştı. Türkiye kelimesi vardı sadece... "Yargı yetkisi ulus adına kullanılır" deniliyordu mesela. Hangi ulus o? Hiç değilse bir defa zikret! "Yasama yetkisi ulus adına..." "Yargı yetkisi ulus adına..." "Devletin ulusuyla..." ifadeleri bolca kullanılıyor, ama ulus'un adı bir defa bile kullanılmıyordu. İnsanın dilinden, kaleminden kaçar, belliydi ki bu "kullanmamak" ayrı bir dikkat tercihiydi.
Prof. Ergun Özbudun ve arkadaşlarının hazırladığı taslakta ise; millet, laiklik, özgürlük, hepsi "dolu-dolu" vurgularla belirtilmiş. İlk nazarda göze çarpıyor.
Elbette ki tartışılacak hususlar çıkabilecektir. Ama kabul etmek gerekir ki bu çalışma, "açık gönüllü, açık zihinli" bir emeğin ürünüdür. Birilerinin sistematik kaydırma, yani "parlamenter sistem olsun ama dengesi tam olmasın; icra'ya güvensizlik önde bulunsun!" gibisinden işaretlerine veya benzeri hesaplara hiç yer vermeyen samimi ve ciddi bir gayretin sonucudur. Ayrıca, kamuoyuna, siyasete, topluma saygılı bir sunuş tavrının ve üslubunun sahibidir.
Şimdiden olumsuz davranmaya başlayanlar, tespit ve gözlemlerine göre değil, içlerindeki (kendilerinin de tam ifadelendiremedikleri) bir şüphe psikolojisiyle hareket ediyorlar.
"Belki şimdi tam göremiyoruz, ama vardır bir şey!" vehmi normal düşünmelerini engelliyor. Sayın Cindoruk, "Muhalefetle uzlaşmak lazım. 367'yi nasıl buldular, yine bir şeyler bulabilirler. Görüşülme sayısını sağlayacak bir çoğunluğu her zaman Meclis'te bulunduramazlar. Kolay değil bu işler. Kenarda köşede anayasa hazırlanmaz..." üslubuyla konuşurken, kayda değer bir düşünce ve bilgi ifade edemiyor, sadece bir tedirginlik duruşunun aşırı duyarlılığını göstermiş oluyordu. Bu duruş, Cindoruk'a yakışmıyor. "Ben öne geçtim. Bazen bilhassa sivri çıkışlar yaptım ki, tepkileri hem ölçebilelim hem tedbirini alabilelim. Mayınlı alandan geçmenin yol açıcılığını yapmak gibi bir fedakârlıktı bu." mealindeki eski konuşmalarını hâlâ takdirle hatırlıyorum. Ama "bir pürüz, bir kulp bulma" tutumundaki negatif gerekçe oluşturma çabasını, Talleyrand'ın, "Bir cümleden en ağır cezanın hükmünü çıkarabilirim" esprisini düşündüren ve zekâyı kurnazlığa dönüştürme istismarına yakın duran şimdiki rolünü çok yadırgıyorum.
16 Eylül 2007, Pazar
Bir metot ancak bu kadar elverişli olabilir. Bir bilim heyeti hazırlamış ve bu hazırlanan metin elimizde... İktidar partisi, kendi değerlendirmesini yaparak kamuoyuna bir öneri halinde açıklayacak. Sonra kamuoyu tartışacak, daha sonra Meclis'e gelecek ve orada da tartışılacak.
Daha ne olsun?
27 Mayıs darbesinden sonra, bir profesörler heyeti anayasa hazırlamakla görevlendirildiğinde o profesörler darbecilere sorar: "Nasıl bir anayasa istiyorsunuz efendim?" Darbeci diyor ki: "Hepimiz şaşırmıştık. Nasıl'ı mı olur, böyle soru sorulur mu? Anayasanın nasıl yapılacağını bunlara biz mi öğretecektik?"
O günlerden geliyoruz.
Şimdi herkes konuşuyor, programlar mülakatlar yapılıyor, internet çalışıyor, istediğimiz gibi yazıp söylüyoruz; zaman geniş, safhalar apaçık; her demokratik imkân var. Bu yalnız başına bir mutluluk olayıdır. Gençler o günleri bilmez. 1961 Anayasası'nı övüp dururlar. Ilımlının ılımlısı bir üslupla bile konuşmak fevkalade zordu. Öyle bir atmosfer vardı ki, teneffüs ederken göğsünüz, yüreğiniz sıkışırdı... 12 Eylül sonrasındaki durum da ondan çok farklı değildi. Fakat o günlerde rahat olanlar, bugün sıkıntı hissediyorlar! Acayiptir, hayret vericidir.
Anayasa hazırlamak böyle olmazmış. Nasıl olur, nasıl olmalıdır peki? 1961, 1982 anayasalarının hazırlandığı gibi mi olacak? Sağ'da, sol'da, aşağıda, yukarıda nerede olursak olalım; bu kadar mantıksızlık çok yakışıksızdır. Tavsif için kelime bulamayınca "yakışmıyor" demek ayrı bir anlam taşır. Büyüklerimiz, öğretmenlerimiz bu sözü, "gönüle dokunan esef" halleri için kullanırlardı.
Türkiye Barolar Birliği'nin hazırladığı bir anayasa taslağı vardı. 186 maddelik metinde "Türk" kelimesi bir defa bile kullanılmamıştı. Türkiye kelimesi vardı sadece... "Yargı yetkisi ulus adına kullanılır" deniliyordu mesela. Hangi ulus o? Hiç değilse bir defa zikret! "Yasama yetkisi ulus adına..." "Yargı yetkisi ulus adına..." "Devletin ulusuyla..." ifadeleri bolca kullanılıyor, ama ulus'un adı bir defa bile kullanılmıyordu. İnsanın dilinden, kaleminden kaçar, belliydi ki bu "kullanmamak" ayrı bir dikkat tercihiydi.
Prof. Ergun Özbudun ve arkadaşlarının hazırladığı taslakta ise; millet, laiklik, özgürlük, hepsi "dolu-dolu" vurgularla belirtilmiş. İlk nazarda göze çarpıyor.
Elbette ki tartışılacak hususlar çıkabilecektir. Ama kabul etmek gerekir ki bu çalışma, "açık gönüllü, açık zihinli" bir emeğin ürünüdür. Birilerinin sistematik kaydırma, yani "parlamenter sistem olsun ama dengesi tam olmasın; icra'ya güvensizlik önde bulunsun!" gibisinden işaretlerine veya benzeri hesaplara hiç yer vermeyen samimi ve ciddi bir gayretin sonucudur. Ayrıca, kamuoyuna, siyasete, topluma saygılı bir sunuş tavrının ve üslubunun sahibidir.
Şimdiden olumsuz davranmaya başlayanlar, tespit ve gözlemlerine göre değil, içlerindeki (kendilerinin de tam ifadelendiremedikleri) bir şüphe psikolojisiyle hareket ediyorlar.
"Belki şimdi tam göremiyoruz, ama vardır bir şey!" vehmi normal düşünmelerini engelliyor. Sayın Cindoruk, "Muhalefetle uzlaşmak lazım. 367'yi nasıl buldular, yine bir şeyler bulabilirler. Görüşülme sayısını sağlayacak bir çoğunluğu her zaman Meclis'te bulunduramazlar. Kolay değil bu işler. Kenarda köşede anayasa hazırlanmaz..." üslubuyla konuşurken, kayda değer bir düşünce ve bilgi ifade edemiyor, sadece bir tedirginlik duruşunun aşırı duyarlılığını göstermiş oluyordu. Bu duruş, Cindoruk'a yakışmıyor. "Ben öne geçtim. Bazen bilhassa sivri çıkışlar yaptım ki, tepkileri hem ölçebilelim hem tedbirini alabilelim. Mayınlı alandan geçmenin yol açıcılığını yapmak gibi bir fedakârlıktı bu." mealindeki eski konuşmalarını hâlâ takdirle hatırlıyorum. Ama "bir pürüz, bir kulp bulma" tutumundaki negatif gerekçe oluşturma çabasını, Talleyrand'ın, "Bir cümleden en ağır cezanın hükmünü çıkarabilirim" esprisini düşündüren ve zekâyı kurnazlığa dönüştürme istismarına yakın duran şimdiki rolünü çok yadırgıyorum.
16 Eylül 2007, Pazar