fatih kısaparmak balon baskılı balon Arap Baharı Türkiye'de başlamıştır - AK Parti |AKParti Forum |AK Gençlik |Recep Tayyip Erdoğan |AKPARTİ Gençlik Forumu|

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Arap Baharı Türkiye'de başlamıştır


EZEL
01-08-2012, 10:57
Arap Baharı Türkiye'de başlamıştır - birinci bölüm(29 Aralık 2011)

Aşağıda bulabileceğiniz, daha önceki yazılarımızda, en can alıcı soruyu sormuş ve cevaplarını vermiştik : Bir ülke başka bir ülkeye neden savaş açar? Ya da yumuşak güç ve diplomasi kullanarak ne elde etmeyi amaçlar?

Daha sonra, 28 Şubat'a sebep olan üç artı bir ana sebebi ele almıştık: D8 Hareketi, Bütçe havuzu, Milli Ekonomi ve elbette "Şeriatçı kalkışma"!
Şimdi, sırası ile, Ak Parti iktidarı süresince, söz konusu hususlardaki gelişmelerin kimin lehine, kimin aleyhine olduğuna daha yakından göz atalım:
Fakat öncesinde, bir kez daha altını çizmek istediğim bir husus var: Hiçbir parti ile olmadığı gibi, Milli Görüş Hareketi ile herhangi bir organik ya da inorganik ilişkim söz konusu değildir. Yaptığım iş, 28 Şubat'a yol açan temel sebepleri belirlemek ve sonrasında bu sebeplerin ne durumda olduğunu ortaya koymaktan ibarettir.
D8 hareketi: İlk zamanlarında, İslam Konferansı Örgütü çatısı altında, müslüman ülkelerle bir takım diyaloglara girişilmiş gibi görünse de, Ak Parti iktidarı döneminde, D8'in temel iddialarına ilişkin(ortak bir ekonomik pazar, zamanla ortak para kullanımı gibi) en ufak bir girişim olmadığı gibi, böyle şeylerin lafını etmek dahi sakıncalı sayılmış, "alay konusu" yapılmıştır. Ak Parti'nin, müslüman ülkelerle tek diyalogu, Amerika ve müttefiklerinin izin verdiği ölçülerde ve izin verdiği ülkeler ile gerçekleştirilmiştir. Bunun karşılığı ise, yine Amerika'nın izin verdiği ölçülerde ve izin verdiği kişi ve kurumlar tarafından, tüm dünyadaki krizi teğet geçirtebilecek kadar "kaynağı belirsiz para" ve "yabancı sermaye" olarak geri dönmüştür, ki, bu konuyu aşağıda tekrar ele alacağız.
Milli ekonomi: Böyle bir şey kaldı mı? Ak Parti iktidarı, bu milletin 80 yılda oluşturduğu ne varsa sattı. Malesef ağırlıklı olarak yabancılara sattı! Şundan bir kaç yıl öncesine kadar, milli ekonomiden bahsetmek, aynen D8'in temel iddiaları gibi, alay konusu olabiliyor, "sermayenin dini vatanı milleti" olmaz deniliyordu. Ama şimdi, "yerli otomobil" yapamadıkları için çakma sanayicilerimize fırça atılıyor, "Uçak üretirdik ammaaa ... Sattırmazlar" diyerek ele güne karşı rezil olunuyor. Sonra da, cari açık söz konusu olduğunda, "sadece THY bilmemkaç milyar dolarlık uçak sipariş etti" denilebiliyor. "Sermaye'nin vatanı var mıymış"? Sermayenin vatanı yoksa, neden "milli otomobil, milli uçak, milli tank" diye tutturdu Ak Parti hükümeti? Daha da can alıcı soruyu soralım: Neden tüm bunlar "şimdi" akıllarına geldi?
Ve daha bir acıtıcı soru soralım, "çakma" da olsa, zavallı da olsa, montajcı ve fazlası ile yabancı işbirlikçi de olsa, daha önceki iktidarlar bir "sanayi burjuvazisi" oluşturdular ...
Ya Ak Parti?
"Anadolu kaplanları" denilenler, kağıttan bir "ticaret burjuvazisi" çıkmadı mı? Nerede bunca yıllık iktidar nimetlerinden sonra oluşturulmuş, çakma da olsa, kağıttan da olsa bir milli, sanayi burjuvazisi? Onlar, ithalattan rant peşine düşüp cari açığı patlatmakla meşgul! Ha! Bir de, "ayranım yok içmeye" misali, Anayasa taslakları ile ilgileniyorlar. TÜSİAD'ın yerini biz aldık diyecekler ya! Hey ya Rabbim! Dücane Cündioğlu'nun bunları anlatan enfes bir yazısı vardı, bizim de manşete çektiğimiz, "İslamcıların Türkiye'de toplumsal adalet dertleri yoktur. Tek dertleri, onlar gitsin, biz sömürelim" mealinde ... Sahi nerede o adamcağız? "Müslüman kesimde", adaletten bahseden kaç entellektüel kaldı? Sezai Karakoç'un tavrını da gümbürtüye götürdüler! Neyse ...
Bütçe havuzu: Görünen o ki, bütçe havuzu uygulaması Ak Parti döneminde terk edilmiştir. Fatih Erbakan dahil, Saadet Partisi kurmayları, meydanlarda iktidara geldiklerinde bütçe havuzu uygulamasını geri getireceklerini söylemektedirler. İşin ilginç tarafı, bu kadar önemli bir meselenin medyanın gündemine hiç girmemiş olmasıdır. İnanmayan, açsın, internet üzerindeki medya arşivlerini tarasın. Böylesine faydalı bir uygulama neden kaldırılır? Milletin tasarruf etmemesini, "gelecek kaygısı olmamasına" bağlayarak, Polyanna'nın tahtına aday olan "dahi" bakanımız, bize bu sorunun cevabını da verecektir sanıyoruz. Bırakın faizi, rantiyeyi bitirmeyi, Ak Parti iktidarının yılları, düşük kur yüksek faiz politikası ile, bırakın içerdekini, dışardaki rantiyeye bu gariban milletin milyar milyar dolarlarını transfer etmekle geçti! Bu durumu, birkaç yıl önce, dönemin Merkez Bankası Başkanı 'na "vebalini ödeyemezsiniz" diye yazdık. O da bir seferinde gazetecilere, "ben her gece kendimi hesaba çekiyorum, içim rahat" diye yanıtladı. Kendisine bakıyoruz, yüzünden gerçekten de iyilik akan bir insan.
Samimi olarak soruyorum: Bu Ak Parti iktidarı nasıl bir acaip yapıdır?
Senelerdir biliyorum, eş dost meclislerinde söylüyorum, "ayıptır yazıktır günahtır" diye, ama yazmıyordum, şimdi başkaları yazmaya başladı zaten, ben de yazayım: Merhum, değerli bir Hocaefendi'nin oğlunu alıyorlar, sanki dini değerlere düşman bir iktidar gibi, devletin resmi kumar oynattığı kurumunun başına getiriyorlar! Durmuş Yılmaz gibi bir ismi alıyorlar, milletin servetini yabancı rantiyeye akıtmanın aracı yapıyorlar! Tarikat ihvanını alıyorlar, içlerinden "pabuçlarımın işadamları derneği" kurdurdukları küçük bir azınlığı, hırs makinesi, "evet efendimci" yalaka sürüsü, ticaret burjuvazisi haline getiriyorlar! Onlar da kıt akılları ile ithalat yapıyor, "aman işte üç buçuk kuruş para kazandım şu kadar vergi verdim bu kadar da ihvana harcadım, aman da ne hizmet ettim ne hizmet ettim" diyerek, cahil cesareti ile, sanki bir dinmiş gibi Ak Parti politikalarının militanlığına soyunuyorlar. "Cemaat"i zaten geçin, onlar banka sahibi olmuş, daha büyük kurumlar, daha büyük balıklar ve devlette kadrolaşma peşindeler: Sanki hal dili ile, "Eski vesayetçiler gitsin, biz yeni vesayetçiler olmak istiyoruz. Bu olsun da, isterse memleket şeytana satılsın umrumuzda değil!" der gibiler. Bu yazıları samimi olarak, "anlamak" için yazıyorum. Belki birileri çıkar, bu işlerin hikmetini anlatır bir gün bana da.
Burada, Ak Parti'nin, aslında çok basit olan "hızlı büyüme modeli"ni anlatmak gerekiyor:
Ak Parti, sanılanın aksine, dillere pelesenk edilen "Anadolu kaplanlarını" falan umursamadı...
Doğrudur, ön plana bu kavramı çıkartarak, "benim toplumsal tabanım budur!" dedi.
Fakat, Ak Parti iktidarı, tüm ekonomik modelini dış borç ve bankacılık sektörü üzerine, özellikle de "Destekçileri dışarda finans burjuvazisi" üzerine oturtmuştur.
Model, çok kabaca şudur: Devlet direkt olarak borçlanmaz. Bunun yerine, yurtdışından kredi alabilecek büyük sermaye grupları, özellikle de bankalar yurtdışından borçlanırlar. Ve bir taşla kuş katliamı yapılır:
Yurtdışından borçlanma, "çarpan etkisi" ile, Gayrisafi Milli Hasıla'yı büyütür. "Ekonomimiz büyüyor" diyerek yer gök inletilir, siyasal rant elde edilir.
Ekonominin büyümesi, devletin vergi gelirlerindeki artış demektir. Bu, "devlet bütçesinde problem yok!", "bütçe disiplininden taviz vermiyoruz, çok sağlamız" şeklindeki böbürlenmeleri ve başka bir siyasal rantı beraberinde getirir!
Hatta, vergi gelirleri arttığı için, kamu borçlarının bir kısmı bile ödenmiştir! Bu başka bir siyasal rant ve şişinme vesilesi anlamına gelir!
Peki tüm bu gelir, yani vergiler en çok kimin tarafından ödenir? Eveet! Dolaylı vergileri bir tarafa koyarsanız, en büyük vergi bankacılık sektörü tarafından ödenir!
Maliye Bakanlığı'na ait bu resmi adresten (http://www.bmvdb.gov.tr/bulten/BMVDB_2011rekortmenler/basinbulteni2011.pdf) okuyabileceğiniz verilere göre, 2009 yılında, bankacılık sektörü, kendisini izleyen diğer 19 sektörün toplamından fazla vergi ödemiştir. Okurlarımdan rica ediyorum: Burada bir soluklanın, söz konusu dökümanı alıp bir okuyun ve şu verinin üzerinde bir on dakika kadar düşünün: 2009 yılında, bankacılık sektörü, kendisini izleyen diğer 19 sektörün toplamından fazla vergi ödemiştir ve dahası da var: 1.105.938.000 TL'lik Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi bu rakama dahil değil!
Peki bankacılık sektörü nasıl kar eder ve sonrasında bunca büyük borcu ödeyecektir? Para satarak!
"Para satmak" gibi aşağılayıcı bir ifade hiç yakışmıyor, bankaları aşağılamak mı istiyorsun?" diye soracak olursanız ... "Tefeci faizi bunların yanında gariban işi kalıyor" cevabını alırsınız! Bankalar temiz temiz, esnaf kredisi veriyorlar diye kızmıyoruz ki, bilakis, en ufak bir ekonomik krizde, "bankalar esnafa kredi vermiyor" diye bas bas bağıran ve bankaları tehdit eden bizzat Ak Parti'nin ekonomi kurmaylarıdır!
Bankaların asıl gelir kapısı, tefeci faizlerini devede kulak bırakacak gecikme zamları ile "kredi kartları" ve "tüketici kredileridir".
Hayret ki ne hayret! Cari açığı büyüten de aynı olgudur!
Peki tüm bunlardan sonra, tüm alınan bu dış borcu kim ödeyecektir? Sokaktaki gariban vatandaş! Üç kuruş maaşını yetiremediği, ya da işsiz kaldığı için o karttan bu karta hokkabazlık numaraları yapan, ama eninde sonunda devasa oranlardaki gecikme zamlarını ödeyecek olan gariban vatandaş!
"Almasın kardeşim! Ben mi zorla borç al diyorum" diye kendini avutabilir bazıları.
"Esrar da serbest olsun kardeşim? Ben mi zorla iç diyorum!" derler!
"Eroini de serbest bırakalım kardeşim? Zorla mı şırınga yapıyoruz?" derler!
"Kumar da serbest olsun kardeşim, neden yasaklandı kumarhaneler?" derler!
Bankacılık sektörü üzerine kurulu bu modelin yürümesinin tek şartı, sıradan insanların borçlandırılması ve tüketime teşvik edilmesidir. Bir iktidar, tüm ekonomik modelinin aslında, küçük insanların zaafları ve acıları üzerine oturduğunu bilerek, tüm suçu bireylere yükleyip, "ben mi borçlan dedim?" kolaycılığına indirgeme lüksüne sahip midir?
Daha da kötüsü, çıkar birisi, "Yahu felanca ülke Nataşalarla kalkındı! Bu ülkede de oradaki gibi ahlaki zaafları olan kadınlar var" derse hangi ahlaki temelle buna karşı çıkılacak? "O da zaaf bu da zaaf! Zaaflar kişileri bağlar" demenin sonu nedir? Zaten, O Merhum Hocaefendi'nin oğlu da, kendisi istemiştir, "illa da beni kumar oynatılan işletmelerin başına getirin" diye!
Ak Parti iktidarı iyot gibi: Milletin ne kadar zaafı varsa, ortaya çıkartıyor. Hem de nasıl oluyorsa, sahiplerine zarar veren tüm bu zaaflar Ak Parti iktidarına yarıyor! Başarılı bir modeldir. Ama kesinlikle "bize ait bir model" değildir.
Şimdi, Fehmi Koru'nun cevaplaması için bir soru soralım -ki yazılarını gerçekten devamlı takip ederim ve Türkiye'deki en iyi gazetecilerden biridir-: Hayatınız boyunca, Bilderberg toplantılarından bahsettiniz, davet ettiler gittiniz! Sizi öylesine davet ettiklerini, Bilderberg'e Türkiye'den katılan hiçbir politikacının da bu ülkede bir yere gelemediğini, halkın buna izin vermediğini söyler durursunuz! Şimdi cevap verin bakalım: Bu yukardaki ekonomi modelinin mimarı "dahi çocuk" ve Bilderberg ilişkisi hakkında ne diyeceksiniz? O dahi çocuk "bilderberg toplantılarına" ve "Davos ekonomik zirvelerine" hangi finans kapital sahiplerinin himayesinde sarmaş dolaş katıldı? Özenle seçilmiş bir kaç "siyasal" konuda tiridine bandım şeklinde muhalefet iyi de ... Kalem namusu, herkesin gözü önünde gerçekleşen bu noktaları da aydınlatmayı gerektirmiyor mu?
Uzun yazmayayım diyorum, ama böyle bir konu da kısa tutulmuyor, tekrar izninizle burada ara verelim, bir kaç gün sonra devam edelim. Not:Vergi sıralamasında, bankacılık sektörünün hemen ardından gelen Telekom sektöründe uygulanan gecikme faiz oranlarının, kredi kartı gecikme zam oranlarının da 4-5 katı olduğunu söylemeden geçmek olmaz! Telekom, çakma bilişim sektörü, ekonomik ve yerli gibi gösterilen elektrikli otolarda pil oyunu ... Bu milletin iliğini kemiğini sömürerek haksız kazanç elde eden ve ettiren kim varsa ayrı yazı konusu olacak, hiç merak etmeyin. Hepsi zamanla bu sitede ele alınacak. Recep Tayyip Erdoğan'ı, uzaktan, hiç görmeden hala bir Ağabey gibi severim. Kalbime bakarım, samimiyetine inanırım. O da benim samimiyetime inansın: Tüm bu yazdıklarımdan sonra "Allah rızası için" soruyorum: Bu mudur Ağabey senin "adaletli kalkındırman"? Bu mudur "Halka hizmet Hak'ka hizmet" anlayışı? Çevrende çok fazla yalaka birikti Ağabey! Hud Suresi Peygamber Efendimiz(SAV) ne yaptığı zaman indi de saçını beyazlattı? Yalakalar, "eski vesayetçiler" ve "yeni vesayetçiler" arasında seçim yapmak zorunda bırakılıyorsun. Hiçbiri çözüm değil! Yapayalnız bırakılıyorsun Ağabey! Gidişat hiç iyi değil!

Arap Baharı Türkiye'de başlamıştır - ikinci bölüm(2 Ocak 2012)

Aşağıda bulabileceğiniz, daha önceki yazılarımızda, sırası ile, Bir ülke başka bir ülkeye neden savaş açar? Ya da yumuşak güç ve diplomasi kullanarak ne elde etmeyi amaçlar? sorusunu sormuş, cevaplarını vermiş, daha sonra, 28 Şubat "Yumuşak darbe"sine sebep olan üç artı bir temel faktörü belirlemiş ve Ak Parti iktidarı döneminde bu faktörlerin kimin lehine değiştinin analizine girişmiştik.
Kısa bir şekilde özetlemek gerekirse, Milli Ekonomi, Bütçe havuzu ve D8 hareketi uygulamalarının sonuçlarına baktığımızda:
Türkiye, ekonomisi başkalarının boyunduruğu altına girecek şekilde borçlandırılmış, kendi kaynakları ile üretmekten aciz, ithalat bağımlısı bir duruma getirilmiştir. Dahası, devlet harcamaları zaman geçtikçe artmaktadır. Ekonominin çarklarının dış kaynak akışının kesilmesine bağlı olarak kısa bir süre için bile durması, başlı başına bir milli güvenlik zaafıdır ve MGK'da ele alınması gerekir. Bir yıl öncesine kadar "sermayenin dini vatanı olmaz" anlayışını savunan Ak Parti iktidarı, ancak son bir yılda bu durumun farkına varmış ve "milli sanayii"den bahsedilmeye başlamıştır.
Savunma sanaayindeki dışa bağımlılığın had safhada olması, ayrı bir milli güvenlik zaafı oluşturduğundan dolayı, Ak Parti iktidarı döneminde bu konuya el atılmış, henüz emekleme safhasında olsa da, bu konuda adımlar atılmıştır.
Ak Parti iktidarı yetkilileri ve medyadaki uzantıları devamlı olarak, "şu kadar çok sayıda otomobil ve beyaz eşya satıldı. Apaçık görüldüğü üzre, bu orta sınıfın refahının artmasıdır. Fakirleşen bir ülkede bu oranda tüketim olur mu?" şeklinde propaganda yapmaktadırlar.
Fakat, sorulması gereken temel soru esgeçilmektedir: Ödenen bedel nedir?. "Orta sınıfın refahının artırılması", tam da Arap Baharı denilen olayların temel sacayaklarından biridir.
Daha önce, savaşla demokrasi getirme iddiası Irak ve Afganistan örneklerinde açık bir başarısızlığa uğrayan Batı Dünyası, özellikle de Avrupa'nın bu iki ülke örneğinde istediği parsayı toplayamamasının da etkisi ile, "Arap Baharı konsepti"ni, ortaya atmıştır. Bu konseptte, demokrasiye ek olarak, "orta sınıfları refaha kavuşturmak" iddiası vardır, ki, bu aynı zamanda, "Gelişmiş ülkeler için yeni pazarlar" anlamını taşımaktadır!
Ak Parti İktidarı'nın medyadaki uzantılarının, ya da "yalakalarının" dillerine doladıkları bir başka olgu ise, "Küresel krizin gelişmiş ülkeleri etkilediği, gelişmekte olan ülkeleri vurmadığı"dır.
Tam propagandist bu söylemin aslında doğru bir tarafı var: An itibarı ile, likidite, gelişmiş ülkelerden, gelişmekte olan ülkelere doğru, aynen Türkiye örneğindeki gibi, kaymıştır.
Fakat, Avrupa'nın şu anda yaşadığı, sadece geçici bir likidite problemidir.
Şu anda problem olan likidite, Türkiye ve Arap Baharı'nın diğer mazlumu ülkelerde "orta sınıfın refahına dönüşecektir".
Bunun anlamı ise, söz konusu paranın, gelişmiş ülkelerden bu ülkelere borç olarak gelmesi, bu para ile gelişmiş ülkelerden mal satın alınması ve daha sonra bu paranın yüklü bir faiz ile birlikte çıktığı yere dönecek olmasıdır!
Yani, Ak Parti propagandistleri gerçeğin sadece bir kısmını söylemekte, "Tatlı tatlı yemenin bir de sonucu olacağı gerçeğini" kendi akıllarınca gizlemektedirler.
Dahası, dışardan gelen bu likidite, sadece borçlanma yolu ile de gelmemektedir. Türkiye örneğinde acı bir şekilde görüldüğü gibi, özelleştirme yolu ile bu milletin seksen sene boyunca ortaya çıkardığı tüm değerler "özelleştirme" adı altında haraç mezat satılmaktadır.
Libya'da Kaddafi'nin ölümünün hemen ardından apar topar petrollerin %30'u Fransa'ya devredilmiştir. Ve bu sadece başlangıç!
Görüldüğü üzre, 28 Şubat'ın temel bir amaçlarından bir kaçı, Ak Parti iktidarı döneminde, aynen hedeflendiği gibi gerçekleşmiştir:
Temel iddialarından vazgeçirilmiş Türkiye, dışardan kurgulanmış global bir senaryonun gerçekleşmesi için canla başla başla çalışan bir figüran haline getirilmiştir.
Global ağabeylerine eklemlenmiş içerdeki finans burjuvazisi, Ak Parti iktidarı döneminde, ekonominin motoru olarak iş görmüş, hayal edemeyecekleri karlar elde etmektedirler.
Fakat, bu noktada haksızlık etmek istemiyorum. Yukarda yazdığım, yadsınamaz, belgeli gerçeklerin hemen tümü Türkiye'nin aleyhine işlemektedir ... Ama ...
Ama, yine de kalbime baktığımda, özellikle Recep Tayyip Erdoğan'ın samimiyetine inanıyorum.
Neden diye sormayın, samimi olarak söylüyorum, samimiyetine inanıyorum. Ya da bana "aptal! sen öyle inanmak istiyorsun" da diyebilirsiniz, fakat ben hala bir mümin'deki nuru hissedebildiğime inanıyorum. Diğerleri için bir şey söyleyemem, fakat, örneğin Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu, Mehmet Şimşek ve Durmuş Yılmaz'ın yüzlerine baktığımda samimiyet hissediyorum. Vallahi bunları söylerken herhangi bir politik angajmandan hareket etmiyorum, hiçbirisini tanımıyorum. Sadece ne hissediyorsam sizlerle paylaşıyorum. Unutmayın: Burası artık bir haber sitesi değil. İsmail Kizir'in düşüncelerini okuduğunuz bir site sadece!
Lafı getireceğim yer şu: Durum gerçekten rezalet ve global bir oyun kurgulanmış. Ak Parti iktidarı isteyerek ya da istemeyerek bu oyunun figüranı yapılmış.
Şunu da eklemeden edemeyeceğim: Bu millet henüz farkında değil. Zira, asıl çocukları bunların etkilerini tam olarak hissedecek. Fakat, Ak Parti İktidarı'nın yaptığı, bu milletin çocuklarının geleceğini ipotek etmektir. Kimse kusura bakmasın! Bu milletin evlatlarını, en iyi şartlarda, hayatlarını ayda asgari ücret veya biraz üstü mukabilinde yabancı sermayeye sunmuşlardır, ki bu durum, benim açımdan kabul edilebilir birşey değil.
Temel mesele şu: Ak Parti iktidarı, "D8 iddianı alalım, gel sana küçük bir ortadoğu verelim, bir de federasyon kurarsın, oh gel keyfim gel!" kandırmacasını yedi mi?
Yoksa, bugüne kadar bu işlerde bizim payımıza hep kaos ve mülteci düştüğünü bilerek, buna karşı geliştirdikleri ciddi bir oyun planı var mı? Yazının bundan sonrası biraz spekülatif. Sadece zihin cimnastiği.
Bir oyun planları olduğundan eminim! Fakat, eğer bazı parçaları doğru okuyorsam, bu pek yürümeyecek gibi geliyor bana.
Okuduğum oyun planlarının neredeyse her yerinde "Cemaat"i görüyorum. Daha doğrusu, "Cemaat"in devlet ile bu kadar eklemlenmiş olması herşeyi allak bullak ediyor. Kuzey Irak'da "diyalog toplantıları" yapan ya da yapmaya çalışan bir yapıyı nereye koyayım? Devlet misin, kendin politika mı güdeceksin, uygulayacaksın? Devlet değilsen, bir yanlış. Devlet olacam diyorsan bambaşka bir yanlış. Devlete eklemlendim diyorsan apayrı bir yanlış.
Bu noktada samimi olarak şunu söylemek istiyorum: Hem devleti, hem de "Cemaat"i nesnel bir şekilde, adice iftiralar atmadan eleştirebilmek gerekiyor Türkiye'nin bugünki politikasını anlamlandırabilmek için. Ama ortam öyle bir halde ki ... Mümkün değil!
Ama bir acaip yapı bu! İçinde nur yüzlü insanlar da var! İğreneceğiniz yöntemler kullanan da var. Yaptıkları, belgelenmiş bazı işler var ki, "iyilik yalan üzerine bina edilmez" diye hatırlatmak gerekiyor bu insanlara. Bundan dolayı, açık konuşayım, korkuyorum, cemaate bulaşmak istemem! Fakat, Türkiye'deki her "politik" analizde olmazsa olmaz şekilde, bir yerlerden fırladıklarından dolayı, denklemin parametrelerinden biri olarak değerlendirmek zorundayım.
Dolayısı ile, elimde kesin kanıtlar olmadığından ve hakkımda bin türlü çirkinlik başlamaması için "cemaat"in somut bir eleştirisine girmeyeceğim! Ve tekrar edeyim: Bu yapının içinde yüz binlerce nur yüzlü insan var. Büyük çoğunluğu, dinini yaşamak isteyen saf Anadolu insanıdır. Kuruluş amaçları da tamamen sahihtir bence. Ve ben, hiçbirisinin ehl-i sünnet vel cemaat anlayışına ters bir hareketlerine ya da söylemlerine rastlamadım. Rastlamadığım şeye var da demem! Böyle söyleyenlere de pek inanamadığımı belirteyim.
Benim cemaate güvensizliğim, çok açık bir şekilde, yıllardan beri "politika şöyle kötüdür böyle kötüdür" diye diye devleti saran bir yapının gün geçtikçe gırtlağına kadar politikaya batması, battıkça yozlaşmasıdır.
Devlet cemaati ya da cemaat devleti olmaz. Bu, en azından Ehl-i Sünnet vel Cemaat anlayışına aykırıdır. Kimse kusura bakmasın. Daha önce, İslam Tarihi'nde bir Cemaatin devleti ele geçirdiği tek ama tek bir örnek bile yok. Ama düşünülenin aksine, modern dünyaya hiç de aykırı değildir. Aşk-nefret ilişkisi yaşadıkları masonlar bilmemneler tüm dünyada ne yapıyorlarsa, tam da aynı yöntemlerle aynısı yapıyorlar, "aynısı oluyorlar!". Aslında, tam oturmasa bile, bir örnek var, ama Allah sonlarını benzeşmekten esirgesin: Mutezile! İbn-i Sina'nın da müritlerinden olduğu bu hareket, Erken İslam döneminde devleti ele geçirmiş, kendi düşüncesini diğer islam ulemasına kabul ettirebilmek için tüm Mezhep imamlarımızı işkenceden geçirmiş, Mezhep İmamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife(RA) Hazretleri'nin son yılları hapislerde geçmiştir!
Siyaset amacıyla bir cemaati kullanmaya başlamanın sonu yok.
Görünen o ki, "Cemaat", Arap Baharı'nda pek kullanılmak istenmese bile, Türkiye Cumhuriyeti'nin dış politikasında "yumuşak güç" parametrelerinden biri!
Asıl soru şu: Kah Vatikan'da Papa ile görüşen, kah CIA-FBI referansları ile Amerika'da görünen, kah Jirinovski ile Duma'da flört eden bir "politik" yapının "bizim yumuşak gücümüz" olarak kalmaya devam edeceğinin bir kanıtı var mı?
Bu Arap Baharı denkleminde "Cemaat"in nerde durduğu çok önemli! Hatta hayati! Bana öyle geliyor ki, Arap Baharı'nda devlet oyun planında cemaatten başka enstrümanlar kullanmak istiyor ve cemaatten tepki alıyor olabilir! Yine tekrar ediyorum, elimde kanıt yok, fakat, acaba devlet bir şekilde, "Cemaat bir başka gücün yumuşak gücü, bu oyunu da onlar kurdu. Burada bize başka bir enstrüman gerekli diyor olabilir mi?". Dediğim gibi, yetersiz bilgi spekülasyon yapıyorum bu noktada ve pek hoşuma gitmiyor!
Bakın: Cemaat ve Arap Baharı hakkında burada yazdıklarım tamamen kendi görüşlerimdir! Kimseyi suçluyor değilim. Burada, bir zihin egzersizi ile, Türkiye'nin oyun planının ne olabileceğini anlamaya çalışıyorum. Cemaat hakkındaki diğer eleştirilerime gelince, sonuna kadar arkasındayım. "İslam'ı temsil" noktasında durma iddianız varsa, politikaya bulaşmayacaksınız!
Meraklsına, eninde sonunda, ama kesin olarak olacağı söyleyeyim: Google'da "Hacı Bayram-ı Veli hazretleri ve Sultan II. Murad, kaç mürid" diye aratın, anlayacaksınız! Fakat, cemaatin devlet ile bütünleşmesi, bu durumun da gerçekleştirilmesini imkansızlaştırıyor, "tuzu kokutuyor"! Arap baharı daha çok su kaldırır. Ara ara bu konuya döneriz ama, şimdiye kadar yazdıklarımdan temel düşüncelerim anlaşılmıştır diye düşünüyorum. Bir süre, başka konulardan devam edebilirim ...

İsmail Kizir
http://www.tumgazeteler.com/