Necip Fazıl
04-15-2009, 07:54
Ayşe Arman'ın, ressam kocasını Fethullah Gülen cemaatine "kaptıran" -ne demekse- Leyla T. ile yaptığı röportajı okuduğumda şaşırdım. Kadını ya da adamı değil, o "tebliğciyi", o becerikli bay 'messenger'ı merak ettim. Öyle ya, New York'da yaşayan bir ressam ile yakınlaşabilmek için kıyısından köşesinden bir miktar sanat tarihi bilmek, olmadı en azından "aman empresyonistler çok banal" gibi muhabbetlerin altını doldurabilmek, "Art Nouveau'dan geçmem, Gustav Klimt'ten şaşmam" dünyalarında derinleşebilmek gerekir; "vaay" dedim; "bizim arkadaşlar aşmış".
Latife bir yana. Leyla T. nin "freak" muamelesi yapıp "Fethullahçılar" dediği grup, kimi çevrelerce öteden beri "taraftar kazanmak için sinsi sinsi planlar yapan bir grup" muamelesi görür. Oysa yapılan zor olsa da ilginç değildir. Hemen her dinde, mensup olduğu dini anlatması gibi bir yükümlülük vardır inanmış kişinin üzerinde.
Özellikle Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta "nihai kurtuluşa" ermiş olman yetmez, bulduğun "hakikati" başkalarına da anlatman gerekir. Ama karşı tarafın dinleyesi yoksa, ruhsal bir aydınlanma filan istemiyorsa, kendini ' • yırtmazsım "Nasip meselesi" denilir böyle durumlarda ve "henüz vakti gelmemiş" anlayışıyla, saygılı bir mesafeye çekilmek lüzum eder. Aslolan sadece anlatmaktır, o kadar.
Peki dinen son derece basit bir yükümlülük olan bu faaliyeti neden herkes yapmaz, yapabilemez? Elbette öncelikle, laiklik ilkesi ya da seküler anlayış dini olan söylemlere karşı aşırı denetleyici olduğu için. İkincisi, senden benden tebliğci olamayacağı için.
Tebliğci, anlattığı şeye vakıf olandır; vakıf olması yetmez, anlattığı şeyi sadece "zihninde" değil, gündelik pratiğinde de yaşatması gerekir; sadece zihninde ya da pratiğinde yaşatması yetmez, inandığı şeyin duygusunu da yaşayabiliyor/ aktarabiliyor olması gerekir. Lars von Trier'in üç saatlik filmini izleyeceğim diye iki vakit namaz kaçıran sevgi dolu eklektik insan, belki Allah'ın sevgili kuludur ama, tebliğ yapmaya kalktığı vakit Allah'ın 'Neden yapmadığınız şeyi söylüyorsunuz?' sözüne maruz kalır. Daha da önemlisi, Müslüman olsun olmasın, her insan refüze edilmekten, 'bana vaaz verme tamam mı?' cümlesini duymaktan çekinir. Tebliğci ise hakarete uğrama pahasına yola çıkar.
LEYLA T.'NİN DRAMI
Yani Leyla T. nin "o kadar yüzsüzler ki..." diye tanımlamayı seçtiği insan grubunun en önemli kusuru, bir şeye adanmış olmaktır. "Adanmak" modern insana "akıl dışı" geldiği için "tehlikeli" de görünür. Dünyevi getirişi yoktur.
Bırak tebliğci olmayı, o tebliği almanda bile bir "fayda" olmadığı noktasında İsrar eder modern düşünce ve hayat sistemi. Ne verecektir ki sana? En fazla "huzur". Ama ne gereği var, paketlenmişi var bak; "huzur" da tüketilebilir, satın alınabilir bir meta haline getirilmiştir çoktan. Huzur adına o kadar kuşatıcı bir değişiklik yapman hoş görülmez, saati için bilmem ne kadar para ödeyeceğin NLP seminerlerine katıl, yoga yap, olmadı psikiyatra git! Bir an önce iyi hisset kendini!..
Modern düşünce sistemi ve hayatı insana kendisini "iyi hissettirecek" yolları söyler, ama dinler, insanları aynı zamanda neyin iyi olduğu, o iyiye nasıl ulaşılacağı, o iyilik halinin nasıl muhafaza edileceği konusunda da düşündürerek inanma melekesine bir bağlam tayin ederler. Leyla T.'nin asıl sıkıntısı bu "bağlam"-dır. Adamın dünyayla ilişki kurma şekli, dahası dünyaya yüklediği anlam değişmiştir.
*
Müslüman olmakla beraber dindarlığı sonradan keşfeden bir sanatçı arkadaşım, abdest alırken daha önce kollarına hiç o şekilde dokunmadığını fark ettiğini, sadece abdest almanın bile bedeniyle ilişkisini değiştirdiğini söylemişti. Çok ama çok mutluydu.
Ancak Leyla T.'yi anlamak da zor değil; muhtemeldir ki kollarından şıpır şıpır sular damlayan ve banyo halısını ıslatan adam tipi ona hiç "çekici" gelmiyor. Kadın erkek ilişkisi dediğin, tam o noktada yara alıyor.
Hiç kimse zihninde oluşmuş kodlardan dolayı suçlanamaz. Hiç kimse dini yaşamak istediği için suçlanamaz. Hiçbir tebliğci inanma ihtiyacı içinde olmayan birine bir şey öğretemez.
Bu dramatik kopuş hikayesi, hiç kimseyi suçlayamayacağımız bir hikayedir sonuçta..
Latife bir yana. Leyla T. nin "freak" muamelesi yapıp "Fethullahçılar" dediği grup, kimi çevrelerce öteden beri "taraftar kazanmak için sinsi sinsi planlar yapan bir grup" muamelesi görür. Oysa yapılan zor olsa da ilginç değildir. Hemen her dinde, mensup olduğu dini anlatması gibi bir yükümlülük vardır inanmış kişinin üzerinde.
Özellikle Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta "nihai kurtuluşa" ermiş olman yetmez, bulduğun "hakikati" başkalarına da anlatman gerekir. Ama karşı tarafın dinleyesi yoksa, ruhsal bir aydınlanma filan istemiyorsa, kendini ' • yırtmazsım "Nasip meselesi" denilir böyle durumlarda ve "henüz vakti gelmemiş" anlayışıyla, saygılı bir mesafeye çekilmek lüzum eder. Aslolan sadece anlatmaktır, o kadar.
Peki dinen son derece basit bir yükümlülük olan bu faaliyeti neden herkes yapmaz, yapabilemez? Elbette öncelikle, laiklik ilkesi ya da seküler anlayış dini olan söylemlere karşı aşırı denetleyici olduğu için. İkincisi, senden benden tebliğci olamayacağı için.
Tebliğci, anlattığı şeye vakıf olandır; vakıf olması yetmez, anlattığı şeyi sadece "zihninde" değil, gündelik pratiğinde de yaşatması gerekir; sadece zihninde ya da pratiğinde yaşatması yetmez, inandığı şeyin duygusunu da yaşayabiliyor/ aktarabiliyor olması gerekir. Lars von Trier'in üç saatlik filmini izleyeceğim diye iki vakit namaz kaçıran sevgi dolu eklektik insan, belki Allah'ın sevgili kuludur ama, tebliğ yapmaya kalktığı vakit Allah'ın 'Neden yapmadığınız şeyi söylüyorsunuz?' sözüne maruz kalır. Daha da önemlisi, Müslüman olsun olmasın, her insan refüze edilmekten, 'bana vaaz verme tamam mı?' cümlesini duymaktan çekinir. Tebliğci ise hakarete uğrama pahasına yola çıkar.
LEYLA T.'NİN DRAMI
Yani Leyla T. nin "o kadar yüzsüzler ki..." diye tanımlamayı seçtiği insan grubunun en önemli kusuru, bir şeye adanmış olmaktır. "Adanmak" modern insana "akıl dışı" geldiği için "tehlikeli" de görünür. Dünyevi getirişi yoktur.
Bırak tebliğci olmayı, o tebliği almanda bile bir "fayda" olmadığı noktasında İsrar eder modern düşünce ve hayat sistemi. Ne verecektir ki sana? En fazla "huzur". Ama ne gereği var, paketlenmişi var bak; "huzur" da tüketilebilir, satın alınabilir bir meta haline getirilmiştir çoktan. Huzur adına o kadar kuşatıcı bir değişiklik yapman hoş görülmez, saati için bilmem ne kadar para ödeyeceğin NLP seminerlerine katıl, yoga yap, olmadı psikiyatra git! Bir an önce iyi hisset kendini!..
Modern düşünce sistemi ve hayatı insana kendisini "iyi hissettirecek" yolları söyler, ama dinler, insanları aynı zamanda neyin iyi olduğu, o iyiye nasıl ulaşılacağı, o iyilik halinin nasıl muhafaza edileceği konusunda da düşündürerek inanma melekesine bir bağlam tayin ederler. Leyla T.'nin asıl sıkıntısı bu "bağlam"-dır. Adamın dünyayla ilişki kurma şekli, dahası dünyaya yüklediği anlam değişmiştir.
*
Müslüman olmakla beraber dindarlığı sonradan keşfeden bir sanatçı arkadaşım, abdest alırken daha önce kollarına hiç o şekilde dokunmadığını fark ettiğini, sadece abdest almanın bile bedeniyle ilişkisini değiştirdiğini söylemişti. Çok ama çok mutluydu.
Ancak Leyla T.'yi anlamak da zor değil; muhtemeldir ki kollarından şıpır şıpır sular damlayan ve banyo halısını ıslatan adam tipi ona hiç "çekici" gelmiyor. Kadın erkek ilişkisi dediğin, tam o noktada yara alıyor.
Hiç kimse zihninde oluşmuş kodlardan dolayı suçlanamaz. Hiç kimse dini yaşamak istediği için suçlanamaz. Hiçbir tebliğci inanma ihtiyacı içinde olmayan birine bir şey öğretemez.
Bu dramatik kopuş hikayesi, hiç kimseyi suçlayamayacağımız bir hikayedir sonuçta..