selahattin_ay
12-08-2007, 11:45
Hangi gazeteyi açsanız değişik iddialarla karşılaşıyorsunuz; değişik olsa da hepsi akıl almaz iddialar bunlar... Malatya'da Zirve Kitabevi'nde işlenen ve 'misyoner katliamı' diye de bilinen cinayetlerle ilgili iddialar insanın kanını donduruyor, midesini ağzına getiriyor.
Konunun üzerinin örtülmek istendiğinin farkına varan kişiler, gerçeklerin herkes tarafından bilinmesini sağlamak için faaliyete geçmişler, bu besbelli. Yaptıkları da, soruşturma safhasında yapılan yanlışlıkları, görmezden gelinen ya da yok edilen kanıtları gözler önüne sermek... Gazeteler ve iddialar değişiyor, fakat o kişilerden derlenen bilgi ve belgelerin vahameti değişmiyor.
'Soruşturmanın gizliliği' gibi yasal bir zorunluğun çiğnenmesi herhalde bazılarını rahatsız ediyordur. Ancak, o zorunluğa sadık kalınsa ve olayın gerçek boyutlarını gözlerden saklamak ve yanlış yöne sevk etmek için gösterilen çabalar başarılı olsa ne olacak? 'Soruşturmanın gizliliği' ilkesiyle sağlanmak istenen adaletin yerini bulması hedefi engellenmeyecek mi? 'Soruşturmanın gizliliği' ilkesine aldırmadan bilgi ve belgeleri medyayla paylaşanlar 'adaletin yerine gelmesi' kutsal hedefine hizmet ediyorlar.
Bazen bu aşamada ortalığa salınan bilgi ve belgelerin kafa karışıklığı yoluyla gerçeklerin ortaya çıkmasını engelleme amacına hizmet ettiği de bilindiği için, yine de kuşkucu olmakta yarar var. Bu durumda da görev, elde ettikleri bilgileri okurları ve izleyicileriyle paylaşan medya organlarına düşüyor.
Ortalığa saçılan bilgilerin 'doğru' olduğu, bir çevrenin kanıtları karartarak cinayetlere farklı bir mahiyet kazandırmaya çalıştığı, buna karşılık bazılarının da gizlenmek istenenin üzerini açma çabasına girdiği kabul edilirse, bu durum, ne anlama gelir?
İletişim kanallarının çeşitlendiği, bilgiye ulaşımla ulaşılan bilginin yayılmasının kolaylaştığı günümüz ortamı, hemen her konuya geleneksel ve alışılmış biçimde yaklaşılmasının yanlışlığını iyice dışarıya vurmaya başladı. Eskiden kanıtların karartılması çok kolaydı. Uğur Mumcu'dan Necip Hablemitoğlu'na uzanan siyasi cinayetler çizgisinde kanıtların karartılması olayları çok yaşandı. Kiminde olay mahalli, hiç gereği yokken, hemen yıkanarak temizlendi, kiminde kanıtlar ilginç ilişkileri işaret ettiği halde onların üzerine gidilmedi.
Sonuç? Sonuçta 1990 başından itibaren işlenmiş çok sayıda siyasi cinayet ve kitle eylemi var elimizde, bir çoğunun 'sanıkları' yargılanıp mahkum da oldu bu cinayetlerin; ancak resmen kapanmış olsa bile dosyaları kamuoyu nezdinde kapanmadan duruyor...
Hrant Dink cinayeti ve Malatya katliamında da aynı yöntemlerin denendiğini hepimiz görebiliyoruz. Kanıtlar bu olaylarda da karartılmak isteniyor; çalışmayan kameralar, üzerine gidilmeyen tuhaf ilişkiler var. Yine de umutlanabiliyoruz: Gazeteler ve televizyonlar karartmanın üzerine gidiyor, ilişkileri bulmak için seferberlik ilân ediliyor. Bazı medya organları uzak durmaya çalışsa da derin bağlantıları ortaya çıkarmaya kararlı başka gazeteler ve televizyonlar var artık.
Konu bu noktada kalırsa yine de sonuç alınamayabilir; gerçeklerin bütünüyle ortaya çıkması için bundan daha fazlasına ihtiyacımız bulunuyor: Resmi makamların da 'gerçeği, bütün gerçeği' ortaya çıkarma konusunda kararlılık sergilemesi... İstanbul'da güpegündüz Hrant Dink'i öldürenler ve Malatya'da gündüz vakti bir grup insanı hunharca katledenler, bu eylemlerini, aslında devleti ve devleti temsil edenleri zayıf göstermek için yaptılar. Hedeflerinin 'demokratik rejim' olduğunu hiç unutmayalım.
Hrant, 'Ermeni' ve 'gazeteci' olduğu, Malatya'da katledilenler de 'yabancı' ve 'misyoner' oldukları için bu sıfatlardan nefret edenler tarafından öldürülmediler; evet o sıfatları öldürülmelerinde belirleyiciydi, ancak onlar aracılığıyla devleti yabancılar gözünde kötü duruma düşürmek ve demokrasiyi zaafa uğratmak için işlendi bu cinayetler...
Cinayetlerin üzerinin örtülmesi kâtillerin amaçlarını gerçekleştirmesi anlamına gelecektir.
Konunun üzerinin örtülmek istendiğinin farkına varan kişiler, gerçeklerin herkes tarafından bilinmesini sağlamak için faaliyete geçmişler, bu besbelli. Yaptıkları da, soruşturma safhasında yapılan yanlışlıkları, görmezden gelinen ya da yok edilen kanıtları gözler önüne sermek... Gazeteler ve iddialar değişiyor, fakat o kişilerden derlenen bilgi ve belgelerin vahameti değişmiyor.
'Soruşturmanın gizliliği' gibi yasal bir zorunluğun çiğnenmesi herhalde bazılarını rahatsız ediyordur. Ancak, o zorunluğa sadık kalınsa ve olayın gerçek boyutlarını gözlerden saklamak ve yanlış yöne sevk etmek için gösterilen çabalar başarılı olsa ne olacak? 'Soruşturmanın gizliliği' ilkesiyle sağlanmak istenen adaletin yerini bulması hedefi engellenmeyecek mi? 'Soruşturmanın gizliliği' ilkesine aldırmadan bilgi ve belgeleri medyayla paylaşanlar 'adaletin yerine gelmesi' kutsal hedefine hizmet ediyorlar.
Bazen bu aşamada ortalığa salınan bilgi ve belgelerin kafa karışıklığı yoluyla gerçeklerin ortaya çıkmasını engelleme amacına hizmet ettiği de bilindiği için, yine de kuşkucu olmakta yarar var. Bu durumda da görev, elde ettikleri bilgileri okurları ve izleyicileriyle paylaşan medya organlarına düşüyor.
Ortalığa saçılan bilgilerin 'doğru' olduğu, bir çevrenin kanıtları karartarak cinayetlere farklı bir mahiyet kazandırmaya çalıştığı, buna karşılık bazılarının da gizlenmek istenenin üzerini açma çabasına girdiği kabul edilirse, bu durum, ne anlama gelir?
İletişim kanallarının çeşitlendiği, bilgiye ulaşımla ulaşılan bilginin yayılmasının kolaylaştığı günümüz ortamı, hemen her konuya geleneksel ve alışılmış biçimde yaklaşılmasının yanlışlığını iyice dışarıya vurmaya başladı. Eskiden kanıtların karartılması çok kolaydı. Uğur Mumcu'dan Necip Hablemitoğlu'na uzanan siyasi cinayetler çizgisinde kanıtların karartılması olayları çok yaşandı. Kiminde olay mahalli, hiç gereği yokken, hemen yıkanarak temizlendi, kiminde kanıtlar ilginç ilişkileri işaret ettiği halde onların üzerine gidilmedi.
Sonuç? Sonuçta 1990 başından itibaren işlenmiş çok sayıda siyasi cinayet ve kitle eylemi var elimizde, bir çoğunun 'sanıkları' yargılanıp mahkum da oldu bu cinayetlerin; ancak resmen kapanmış olsa bile dosyaları kamuoyu nezdinde kapanmadan duruyor...
Hrant Dink cinayeti ve Malatya katliamında da aynı yöntemlerin denendiğini hepimiz görebiliyoruz. Kanıtlar bu olaylarda da karartılmak isteniyor; çalışmayan kameralar, üzerine gidilmeyen tuhaf ilişkiler var. Yine de umutlanabiliyoruz: Gazeteler ve televizyonlar karartmanın üzerine gidiyor, ilişkileri bulmak için seferberlik ilân ediliyor. Bazı medya organları uzak durmaya çalışsa da derin bağlantıları ortaya çıkarmaya kararlı başka gazeteler ve televizyonlar var artık.
Konu bu noktada kalırsa yine de sonuç alınamayabilir; gerçeklerin bütünüyle ortaya çıkması için bundan daha fazlasına ihtiyacımız bulunuyor: Resmi makamların da 'gerçeği, bütün gerçeği' ortaya çıkarma konusunda kararlılık sergilemesi... İstanbul'da güpegündüz Hrant Dink'i öldürenler ve Malatya'da gündüz vakti bir grup insanı hunharca katledenler, bu eylemlerini, aslında devleti ve devleti temsil edenleri zayıf göstermek için yaptılar. Hedeflerinin 'demokratik rejim' olduğunu hiç unutmayalım.
Hrant, 'Ermeni' ve 'gazeteci' olduğu, Malatya'da katledilenler de 'yabancı' ve 'misyoner' oldukları için bu sıfatlardan nefret edenler tarafından öldürülmediler; evet o sıfatları öldürülmelerinde belirleyiciydi, ancak onlar aracılığıyla devleti yabancılar gözünde kötü duruma düşürmek ve demokrasiyi zaafa uğratmak için işlendi bu cinayetler...
Cinayetlerin üzerinin örtülmesi kâtillerin amaçlarını gerçekleştirmesi anlamına gelecektir.