mehmetakif24
06-30-2011, 01:52
Türkiye'nin dış politikasında bugünlerde ilginç gelişmeler yaşanıyor. Sanki 1990'lı yıllara doğru bir dönüş var. Hatırlayın, 90 yıllar Türkiye'nin İsrail'le ilişkilerinin en doruk noktaya ulaştığı, İran ve Suriye'nin ise düşman ülkeler ilan edildiği yıllardı. Kuzey Irak'ta PKK'lılara eğitim ve silah veren İsrail, diğer yandan savunma sanayimizin de en başta gelen tedarikçisiydi, ki hala öyle. Buna karşı olarak Suriye ve İran, biri PKK lideri Apo'yu barındıran, diğeri de rejim ihraç eden iki düşman ülke olarak addediliyordu.
AK Parti hükümeti döneminde küresel dengeler de gözetilerek İran ve Suriye ile yakın ilişkiler kuruldu ancak İsrail'le de 90'lı yılların başında kurulan ittifak sürdürüldü. Bu durum İsrail'in Gazze'ye saldırdığı 2009 yılına kadar da sürdü.
Gazze saldırısı ve Erdoğan'ın 'one minute' çıkışı ile Mavi Marmara cinayetleriyle bozulduğu sanılan ittifak, siyasi olarak öyle görünse de, ticari ve askeri olarak devam etti. Bugünse siyasi olarak bozulduğu sanılan ya da söylenen ittifak yeniden onarılmaya çalışılıyor. Ve ilişkiler onarılırken, tıpkı 90'lı yıllarda olduğu gibi İran ve Suriye ile 'düşmanlık' tohumları atılıyor.
İsrail sempatizanı medya birkaç günden beri İsrail'in ne kadar Türkiye hayranı olduğunu öve öve bitiremiyor. Aynı şekilde İran ve Suriye'yi de Türkiye karşıtı göstermek için ellerinden geleni yapıyorlar. "NATO Suriye'yi vurursa, İran'ın Türkiye'yi vurabileceği' haberinden, 'Suriye'nin sınırda yığınak yaptığı ve Türkiye'yi vurabileceğine' dair haberlerin tek bir hedefi var: Türkiye, İran ve Suriye yeniden düşmanlık oluşturmak. İran ve Suriye'yi hedef gösteren bu haberlerin bir grup Türk gazetecinin İsrail'den İsrail'i Türkiye'ye pazarlayan yayınlarından sonra gelmesi sizce de dikkat çekici değil mi?
Aslında Türkiye'de her zaman İsrail'e sempatiyle bakan, hatta İsrail'in çıkarlarını Türkiye'nin çıkarlarından üstün gören medya ve gazeteciler olmuştur. Ancak son dönemde İsrail sempatizanı medya ve gazetecilerle aynı paralelde giden 'İslamcı yazar, düşünürler' de dikkat çekiyor. Onlara kalırsa, Türkiye, Suriyeli muhaliflere her türlü desteği vermeli. Bazıları ise daha da ileri giderek Suriye'ye askeri müdahale istiyor.
Bunlar Suriye'deki kardeş kavgasının son bulması için iyi niyetle ortaya konmuş ancak son derece naif görüşlerdir. Tam da İsrail ve ABD'nin bölgede İran'ı tek başına bırakmak için hazırladığı planın işlediğini gösteriyor. Eğer bu mantıksız mantıktan yola çıkarsak Türkiye'nin Azerbaycan'a da, Yemen'e de, Bahreyn'e de ve belki de en başta İsrail'e de askeri müdahalede bulunması gerekmez mi?
Bahreyn'den söz açılmışken, ne insan hakları örgütleri ne Batılı devletler ne de Türkiye'den hiçkimse bu ülkedeki olaylardan bahsetmiyor. Zira onlara göre Bahreyn'deki Şii muhalefet, ki çoğunluğu oluşturuyor, İran'ın güdümünde. Yani muhalefetin İran'ın güdümünde olması gerekçesi, başına gelebilecek her türlü beladan da sorumlu tutulmasına sebep olurken, muhalefetin Suudilerin, İsrail ya da ABD'nin güdümünde olması her türlü beladan muaf tutulmasını gerektiriyor.
Bundan birkaç hafta önce ve geçen hafta bölgede bir Şii ve Sünni çatışması çıkarılmak istendiğini ve Türkiye'nin de İran'a karşı kullanılacağını, ABD ve İsrail'in Suriye'de rejim değişikliğine giderek Hizbullah engelini ortadan kaldırmak istediğini yazmıştık. Nitekim olaylar bu yönde gelişiyor, ki temennimiz bu senaryonun gerçekleşmemesi.
Tüm bunlar bir yana Suriye'deki olayların bir başka boyutu ise İsrail'in Filistinlilere uyguladığı insanlık dışı muamelenin unutturulması... İHH ve Mavi Marmara, Batılı barış gönüllülerinin katılacağı Gazze filosuna katılmaktan vazgeçince Filistin'i de Gazze'yi de unuttuk sanki. Algılarımızın tamamen Suriye üzerinde toplanması isteniyor. Bu şekilde Türk dış politikası yeniden İsraillileştirilmeye çalışılıyor. Dış politikanın başında isim olan Ahmet Davutoğlu, hepimizi heyecanlandıran 'Stratejik Derinlik' kitabına karşı kimbilir belki
AK Parti hükümeti döneminde küresel dengeler de gözetilerek İran ve Suriye ile yakın ilişkiler kuruldu ancak İsrail'le de 90'lı yılların başında kurulan ittifak sürdürüldü. Bu durum İsrail'in Gazze'ye saldırdığı 2009 yılına kadar da sürdü.
Gazze saldırısı ve Erdoğan'ın 'one minute' çıkışı ile Mavi Marmara cinayetleriyle bozulduğu sanılan ittifak, siyasi olarak öyle görünse de, ticari ve askeri olarak devam etti. Bugünse siyasi olarak bozulduğu sanılan ya da söylenen ittifak yeniden onarılmaya çalışılıyor. Ve ilişkiler onarılırken, tıpkı 90'lı yıllarda olduğu gibi İran ve Suriye ile 'düşmanlık' tohumları atılıyor.
İsrail sempatizanı medya birkaç günden beri İsrail'in ne kadar Türkiye hayranı olduğunu öve öve bitiremiyor. Aynı şekilde İran ve Suriye'yi de Türkiye karşıtı göstermek için ellerinden geleni yapıyorlar. "NATO Suriye'yi vurursa, İran'ın Türkiye'yi vurabileceği' haberinden, 'Suriye'nin sınırda yığınak yaptığı ve Türkiye'yi vurabileceğine' dair haberlerin tek bir hedefi var: Türkiye, İran ve Suriye yeniden düşmanlık oluşturmak. İran ve Suriye'yi hedef gösteren bu haberlerin bir grup Türk gazetecinin İsrail'den İsrail'i Türkiye'ye pazarlayan yayınlarından sonra gelmesi sizce de dikkat çekici değil mi?
Aslında Türkiye'de her zaman İsrail'e sempatiyle bakan, hatta İsrail'in çıkarlarını Türkiye'nin çıkarlarından üstün gören medya ve gazeteciler olmuştur. Ancak son dönemde İsrail sempatizanı medya ve gazetecilerle aynı paralelde giden 'İslamcı yazar, düşünürler' de dikkat çekiyor. Onlara kalırsa, Türkiye, Suriyeli muhaliflere her türlü desteği vermeli. Bazıları ise daha da ileri giderek Suriye'ye askeri müdahale istiyor.
Bunlar Suriye'deki kardeş kavgasının son bulması için iyi niyetle ortaya konmuş ancak son derece naif görüşlerdir. Tam da İsrail ve ABD'nin bölgede İran'ı tek başına bırakmak için hazırladığı planın işlediğini gösteriyor. Eğer bu mantıksız mantıktan yola çıkarsak Türkiye'nin Azerbaycan'a da, Yemen'e de, Bahreyn'e de ve belki de en başta İsrail'e de askeri müdahalede bulunması gerekmez mi?
Bahreyn'den söz açılmışken, ne insan hakları örgütleri ne Batılı devletler ne de Türkiye'den hiçkimse bu ülkedeki olaylardan bahsetmiyor. Zira onlara göre Bahreyn'deki Şii muhalefet, ki çoğunluğu oluşturuyor, İran'ın güdümünde. Yani muhalefetin İran'ın güdümünde olması gerekçesi, başına gelebilecek her türlü beladan da sorumlu tutulmasına sebep olurken, muhalefetin Suudilerin, İsrail ya da ABD'nin güdümünde olması her türlü beladan muaf tutulmasını gerektiriyor.
Bundan birkaç hafta önce ve geçen hafta bölgede bir Şii ve Sünni çatışması çıkarılmak istendiğini ve Türkiye'nin de İran'a karşı kullanılacağını, ABD ve İsrail'in Suriye'de rejim değişikliğine giderek Hizbullah engelini ortadan kaldırmak istediğini yazmıştık. Nitekim olaylar bu yönde gelişiyor, ki temennimiz bu senaryonun gerçekleşmemesi.
Tüm bunlar bir yana Suriye'deki olayların bir başka boyutu ise İsrail'in Filistinlilere uyguladığı insanlık dışı muamelenin unutturulması... İHH ve Mavi Marmara, Batılı barış gönüllülerinin katılacağı Gazze filosuna katılmaktan vazgeçince Filistin'i de Gazze'yi de unuttuk sanki. Algılarımızın tamamen Suriye üzerinde toplanması isteniyor. Bu şekilde Türk dış politikası yeniden İsraillileştirilmeye çalışılıyor. Dış politikanın başında isim olan Ahmet Davutoğlu, hepimizi heyecanlandıran 'Stratejik Derinlik' kitabına karşı kimbilir belki