ceyhanli
01-10-2008, 00:49
Dün gibi...
80’li yıllardı; Yeni Düşünce Gazetesi’nde çalışırken, merhum Ahmet Kabaklı hocayı ziyaret için Cağaloğlu’ndaki Yeşilay İş Merkezi’ndeki Türk Edebiyatı Dergisi’ne gittiğimi daha dün gibi hatırlıyorum...
Vardığımda, “Taşındık” yazısı ve altında yeni adresi vardı... Merdivenlerden inerken, bir alt katta gözüme ilişen tabeladaki yazı dikkatimi çekti...
Tabelada, Avukat Rahim Er, Avukat Mehmet Okyay yazıyordu... Çünkü memleketim Elazığ’da ortaokul ve lise yıllarımda Türkiye Gazetesi ve Türkiye Çocuk Dergisi’ne yazılar gönderiyordum. Bir gün postacı kapıyı çaldığında elime tutuşturduğu zarfı heyecanla açıp, içinden ‘fahri muhabir’ kimlik kartını alınca, o günkü sevincimi de dün gibi hatırlıyorum...
*
Kapıyı çalıp içeri girdim ve Rahim Ağabey ile tanıştım... Uzunca sohbet ettik... Kimlik kartım hâlâ yanımdaydı ve o karttaki imzanın Rahim Beye ait olduğunu öğrendim. Telefonu kaldırdı ve Avukat Mehmet Okyay ağabey ile konuştu ve daha sonra bana; “Yarın 16.00’da gel, seni Enver Ağabeye götüreceğim” dedi.
Ertesi gün kendimi Enver Ağabeyin odasında bulmuştum... İçeride merhum Doç. Dr. İsmet Miroğlu ile İbrahim Aydın Şahin ağabey oturuyorlardı...
Enver Ağabey, benimle kısa bir süre sohbet etti ve masadaki not kâğıdına birkaç satır yazdı ve bana uzattıktan sonra;
“Karşı binaya gideceksin, orada Cem Beyi bulacaksın ve bu kâğıdı ona vereceksin, haydi hayırlı olsun... Sen bize çok hizmet edeceksin Mehmedim!” dediğini de dün gibi hatırlıyorum...
*
Merdivenlerin basamaklarını hızla aşağı doğru inerken bir yandan da kâğıttaki yazıyı okumaya çalışıyordum... Enver Ağabey;
“Cem, eti senin kemiği benim!” diye yazmıştı.
Karşı binada bulunan Türkiye Gazetesi Yazıişleri Müdürü Cemalettin Cem Ertürk’ün odasına elimdeki kâğıtla girdim. Cem Ağabey kâğıdı okudu ve bana geri verdikten sonra; “Sen git yazıişlerine orada otur, ben sana bir iş vereceğim” dediğini de dün gibi hatırlıyorum...
*
Aradan yirmi beş yıl gibi bir zaman gelip geçti...
İki gün önce hem Hattat Cemil Bilgiç, hem de Cem Ağabeyin vefat haberleriyle güne başlayınca, yüreğimin derinliklerinde düne ait yaşanmış hatıralar bir film gibi hızla gelip geçti...
Ölümler buluşturuyordu bizi. Bir gün hepimizi buluşturacağı yere doğru her dost bir bir gidiyordu. Düne ait hatıralar avuçlarımızda ıslanıyordu...
Geride kalan dostların varlığını, yüzünü görebilmek ise tek teselli. Tabutuna bakarken içimden; “Et gitti, geriye kemikler kaldı...” diyebildim.
Üstad Necip Fazıl’ın;
“Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtırevan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!” dediği gibi başlıyor ve bitiyordu hayat... Mesele; ‘başı bir gayeye satan kahraman’ olarak Yaradanın huzuruna gidebilmekti...
Gerisi geçip giden ve unutulan düne aitti...
Merhum Cemil Bilgiç ağabeyi ise Pazar günkü yazımda yazmaya gayret edeceğim...
KIRK KAPI
Mehmet Soysal
80’li yıllardı; Yeni Düşünce Gazetesi’nde çalışırken, merhum Ahmet Kabaklı hocayı ziyaret için Cağaloğlu’ndaki Yeşilay İş Merkezi’ndeki Türk Edebiyatı Dergisi’ne gittiğimi daha dün gibi hatırlıyorum...
Vardığımda, “Taşındık” yazısı ve altında yeni adresi vardı... Merdivenlerden inerken, bir alt katta gözüme ilişen tabeladaki yazı dikkatimi çekti...
Tabelada, Avukat Rahim Er, Avukat Mehmet Okyay yazıyordu... Çünkü memleketim Elazığ’da ortaokul ve lise yıllarımda Türkiye Gazetesi ve Türkiye Çocuk Dergisi’ne yazılar gönderiyordum. Bir gün postacı kapıyı çaldığında elime tutuşturduğu zarfı heyecanla açıp, içinden ‘fahri muhabir’ kimlik kartını alınca, o günkü sevincimi de dün gibi hatırlıyorum...
*
Kapıyı çalıp içeri girdim ve Rahim Ağabey ile tanıştım... Uzunca sohbet ettik... Kimlik kartım hâlâ yanımdaydı ve o karttaki imzanın Rahim Beye ait olduğunu öğrendim. Telefonu kaldırdı ve Avukat Mehmet Okyay ağabey ile konuştu ve daha sonra bana; “Yarın 16.00’da gel, seni Enver Ağabeye götüreceğim” dedi.
Ertesi gün kendimi Enver Ağabeyin odasında bulmuştum... İçeride merhum Doç. Dr. İsmet Miroğlu ile İbrahim Aydın Şahin ağabey oturuyorlardı...
Enver Ağabey, benimle kısa bir süre sohbet etti ve masadaki not kâğıdına birkaç satır yazdı ve bana uzattıktan sonra;
“Karşı binaya gideceksin, orada Cem Beyi bulacaksın ve bu kâğıdı ona vereceksin, haydi hayırlı olsun... Sen bize çok hizmet edeceksin Mehmedim!” dediğini de dün gibi hatırlıyorum...
*
Merdivenlerin basamaklarını hızla aşağı doğru inerken bir yandan da kâğıttaki yazıyı okumaya çalışıyordum... Enver Ağabey;
“Cem, eti senin kemiği benim!” diye yazmıştı.
Karşı binada bulunan Türkiye Gazetesi Yazıişleri Müdürü Cemalettin Cem Ertürk’ün odasına elimdeki kâğıtla girdim. Cem Ağabey kâğıdı okudu ve bana geri verdikten sonra; “Sen git yazıişlerine orada otur, ben sana bir iş vereceğim” dediğini de dün gibi hatırlıyorum...
*
Aradan yirmi beş yıl gibi bir zaman gelip geçti...
İki gün önce hem Hattat Cemil Bilgiç, hem de Cem Ağabeyin vefat haberleriyle güne başlayınca, yüreğimin derinliklerinde düne ait yaşanmış hatıralar bir film gibi hızla gelip geçti...
Ölümler buluşturuyordu bizi. Bir gün hepimizi buluşturacağı yere doğru her dost bir bir gidiyordu. Düne ait hatıralar avuçlarımızda ıslanıyordu...
Geride kalan dostların varlığını, yüzünü görebilmek ise tek teselli. Tabutuna bakarken içimden; “Et gitti, geriye kemikler kaldı...” diyebildim.
Üstad Necip Fazıl’ın;
“Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtırevan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!” dediği gibi başlıyor ve bitiyordu hayat... Mesele; ‘başı bir gayeye satan kahraman’ olarak Yaradanın huzuruna gidebilmekti...
Gerisi geçip giden ve unutulan düne aitti...
Merhum Cemil Bilgiç ağabeyi ise Pazar günkü yazımda yazmaya gayret edeceğim...
KIRK KAPI
Mehmet Soysal