Meftun
09-17-2007, 12:11
Tarihî ziyaretin ıskalanmış unsurları ve asıl manası
Geçen haftanın en önemli gelişmesi budur derseniz; eksik söylemiş olursunuz; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Güneydoğu'ya yaptığı ziyaret son yılların en önemli hadisesidir.
Yöre halkının Cumhurbaşkanı'na can u gönülden gösterdiği teveccüh de tarihî bir vak'adır. Özlenen bir tablodur, göz yaşartıcı bir süreçtir, umut veren bir sayfadır bu ziyaret. Ne var ki medyamızın önemli bir bölümü bu dönüm noktasının hâlâ farkında değil. Devlet-halk kucaklaşmasını birinci sayfadan görmeyenleri mi ararsınız, koskoca bir programı "orucu bozuldu mu?" sorusuna indirgeyeni mi? Kimine göre en esaslı konu Sayın Cumhurbaşkanı'nın çatalı hangi eliyle tutmuş olması, kimine göre atılan güllerin maliyeti. Vesaire, vesaire...
Türk medyası ne zaman öğrenecek haberin ayrıntısı ile ayrıntının haberi arasında çok önemli farklar bulunduğunu? Gazeteci, önce haberdeki asıl manzarayı ortaya çıkarmakla yükümlüdür. Esas fotoğraf, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'nın Güneydoğu'yu ziyaret etmesi ve yöre halkının muhteşem bir sevgiyle devletin zirvesindeki kişiyi kucaklamasıdır. Bu tarihî tablonun ne manaya geldiğini vermeden ve bu konuda derinlikli haber/nitelikli yorum yapmadan söylenen her söz abesle iştigaldir; başka bir şey değil.
Medya haberin ayrıntısını, ayrıntının haberine dönüştürüyor ve komik duruma düşüyor. Kadim bir hastalıktır bu. Ahmet Necdet Bey cumhurbaşkanıyken de benzer şeyler yapıldı. Onun kırmızı ışıkta durduğuna muazzam (!) mana yükleyenler, icraatıyla pek de meşgul olmadı. Siyasi liderler için de benzer durum söz konusu. Bu haliyle medya, körlerin fili tarif etmesine benziyor. Yakaladığı bir parçayı filin kendisi sanan herkes, kendine göre bir tasvirde bulunuyor. Dolayısıyla gerçeğin sadece bir parçası söyleniyor ve üstelik bunu yapanlar o parçayı her şeyi kuşatacak bir hakikat gibi resmediyor...
Güneydoğu ziyaretinin aslî fotoğrafı şudur: Uzun senelerdir PKK terör örgütü ile özdeşleştirilmek istenen Güneydoğu bölgesine Cumhurbaşkanımız bir ziyarette bulunmuş ve yöre halkı terörist örgütü çatlatırcasına Gül'e sahip çıkmıştır. Bu tablo alkışı hak ediyor! Bu ülkenin düşmanlarını üzecek, dostlarını inşiraha sevk edecek bu tablo, Güneydoğu meselesinin çözüm yollarını da kendi bünyesinde barındırıyor. Bunun üzerine kafa yormak, "Kürt sorunu" ile daha yakından ilgilenmek gerekiyor...
Tarihî fırsatı kaçırmamak için...
22 Temmuz seçim sonuçları ispat etmiştir ki artık Kürtler, PKK terör örgütünün işaret ettiği bir partiye (ve onun beceriksiz tavırlarına) boyun eğmek istemiyor. Etnik milliyetçilik yapmayan, yöre halkını anlamaya ve ona hizmet götürmeye çalışan siyasi partilere oy vermek istiyor vatandaş. Kitle partilerinin hizmet yarışıyla bölgeye sahip çıkması vahdet-i ruhiyeyi besleyecek bir gelişme. AK Parti'nin 22 Temmuz'da Doğu ve Güneydoğu'da elde ettiği başarı, Kürt sorununun çözüm yolları için önemli bir başlangıçtı. Şimdi başka bir adım atıldı ve Abdullah Gül'ün ziyareti vesilesiyle halk, devletle barıştırıldı. Bundan hoşlanmayanlar olacak kuşkusuz. Varlığını Türk-Kürt çatışmasına bağlayanlar yeni arayışlar içine girecek; fitne çıkaracaklar, eylem yapacaklar, nefreti körükleyecekler... Beyhude! Şayet Sayın Cumhurbaşkanı'nın gezisi doğru okunabiliyorsa, artık yeni bir sayfanın açıldığı aşikardır. İster 22 Temmuz'da Güneydoğu'da AK Parti'ye verilen oylar, isterse yöre halkının Gül'e sahip çıkması gösteriyor ki Kürt halkının bölünme, parçalanma, başka bir ülkeye yamanma gibi arzusu yok. Şu ana kadar büyük hatalar yapıldı Güneydoğu sorunuyla ilgili. Halkı kazanmak, onların en temel hak ve özgürlüklerine yardımcı olmaktan geçiyordu; bu gerçek bazı dönemlerde ihmal edildi; hatta ifsat edildi. Terör örgütünün suiistimaline uygun bir zemin oluşunca, halk derin bir sessizliğe bürünmek zorunda kaldı.
Güneydoğu meselesinin ülke içi ve sınır ötesi güvenlikle ilgili kısmı tabii ki önemli; ancak devlet bu bölgeye sadece güvenlik açısından bakmamalı. Hizmet götürmek, yöre halkına hakkaniyetle, adaletle muamele etmek Türkiye Cumhuriyeti'nin aslî görevidir. Bu ülkede yaşayan herkes bu ülkenin birinci sınıf vatandaşıdır. Abdullah Gül, Güneydoğu ziyaretiyle bu hakikati perçinledi. Bundan sonrası da çok önemli. Devlet, bir hizmet yarışı şuuruyla yöre halkına yaklaşmalı. İnanın işsizliğin beli kırıldıkça terör örgütünün de beli kırılacak, kültürel kaynaşmanın seviyesi yükseldikçe terör odaklarının merkez üssü çatırdayacak, maddi-manevi bütünleşme geliştikçe ayrılıkçı güçlerin önü kesilecek. Otuz yılı aşkın bir zamandır devam edegelen Kürt sorunu için yeni bir çıkış yoluna girilmiştir. Tüm siyasi partilerimizin, iş dünyamızın, sivil toplum kuruluşlarımızın, Türkiye'nin meselelerine kafa yoran aydınlarımızın ve tabii ki derede boğulma riskinden dolayı okyanusa ulaşmakta zorluk çeken medyamızın bu yeni fotoğrafı doğru okuması gerekiyor; yoksa tarihî bir fırsat daha basiretsizliğin kör inadına kurban edilmiş olacak.
--------------------------------------------------------------------------------
Medyanın öbür yüzündeki Ramazan
Geçen hafta "Eyvah Ramazan geldi" başlığıyla bir yazı kaleme almış, on bir ayın sultanında yapılması muhtemel irtica haberlerinden bahsetmiştim. Dokuz ana başlık altında toplamaya gayret ettiğim tipik irtica haberlerinin takipçisi olacağız. Uydurulan bir bilgi varsa, çarpıtılan bir gerçek ortaya çıkarsa, oruçla ilgisi olmadığı halde "habere takla attırılmışsa", haber kadromuz orada olacak ve gerçek neyse size onu intikal ettirecek.
Geçen haftaki yazımın önemli bir eksikliğini hafta içinde daha çok fark ettim. Çünkü Ramazan'ın gazetelere, televizyonlara, radyolara akseden aydınlık bir yüzü de var. Her haneye ayrı bir huzur veren Şehr-i Ramazan, medyamız için de başka bir kapı aralamış. Televizyonda çok güzel ve seviyeli programlar var. Bilgili ve donanımlı misafirler çağrılıyor, insan kalbine hitap eden Kur'an tilavetinin yanında, kaliteli ilahiler söyleniyor. Ramazan sayfalarında ayrı bir neşe, radyo programlarında ayrı bir heyecan... Televizyonlar son birkaç yıldır sahur programlarını da keşfetti. Daha önce birbirine benzeyen iftar programları vardı; şimdi onlar çeşitlendi, zenginleşti. Oruç tutan insanımız için sahurun da büyük önem taşıdığını gören televizyonlar, her sene kaliteyi biraz daha yükseltiyor.
İftar, teravih, sahur, bayram... Bunlar bizim değerlerimiz. Sadece kıyıda köşede sakladığımız emanetler değil, aynı zamanda hayatın içinde anbean kendini hissettiren varlık sebeplerimizden bunlar. Kurban bayramları da öyledir, kandiller de öyle. Mukaddes zaman dilimlerinde her bir fert, Allah'a direkt muhatap olmanın hazzını yaşar. Toplumca bir olmanın, birlik olmanın, dirlik olmanın sevincini yaşar herkes. Durum böyle olunca yani inanç ve gelenek gücünü hayattan alınca medyanın ilgisi ve bilgisi de artar, artacaktır. Bugün yaşanan budur ve doğrudur.
Geçen haftanın en önemli gelişmesi budur derseniz; eksik söylemiş olursunuz; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Güneydoğu'ya yaptığı ziyaret son yılların en önemli hadisesidir.
Yöre halkının Cumhurbaşkanı'na can u gönülden gösterdiği teveccüh de tarihî bir vak'adır. Özlenen bir tablodur, göz yaşartıcı bir süreçtir, umut veren bir sayfadır bu ziyaret. Ne var ki medyamızın önemli bir bölümü bu dönüm noktasının hâlâ farkında değil. Devlet-halk kucaklaşmasını birinci sayfadan görmeyenleri mi ararsınız, koskoca bir programı "orucu bozuldu mu?" sorusuna indirgeyeni mi? Kimine göre en esaslı konu Sayın Cumhurbaşkanı'nın çatalı hangi eliyle tutmuş olması, kimine göre atılan güllerin maliyeti. Vesaire, vesaire...
Türk medyası ne zaman öğrenecek haberin ayrıntısı ile ayrıntının haberi arasında çok önemli farklar bulunduğunu? Gazeteci, önce haberdeki asıl manzarayı ortaya çıkarmakla yükümlüdür. Esas fotoğraf, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'nın Güneydoğu'yu ziyaret etmesi ve yöre halkının muhteşem bir sevgiyle devletin zirvesindeki kişiyi kucaklamasıdır. Bu tarihî tablonun ne manaya geldiğini vermeden ve bu konuda derinlikli haber/nitelikli yorum yapmadan söylenen her söz abesle iştigaldir; başka bir şey değil.
Medya haberin ayrıntısını, ayrıntının haberine dönüştürüyor ve komik duruma düşüyor. Kadim bir hastalıktır bu. Ahmet Necdet Bey cumhurbaşkanıyken de benzer şeyler yapıldı. Onun kırmızı ışıkta durduğuna muazzam (!) mana yükleyenler, icraatıyla pek de meşgul olmadı. Siyasi liderler için de benzer durum söz konusu. Bu haliyle medya, körlerin fili tarif etmesine benziyor. Yakaladığı bir parçayı filin kendisi sanan herkes, kendine göre bir tasvirde bulunuyor. Dolayısıyla gerçeğin sadece bir parçası söyleniyor ve üstelik bunu yapanlar o parçayı her şeyi kuşatacak bir hakikat gibi resmediyor...
Güneydoğu ziyaretinin aslî fotoğrafı şudur: Uzun senelerdir PKK terör örgütü ile özdeşleştirilmek istenen Güneydoğu bölgesine Cumhurbaşkanımız bir ziyarette bulunmuş ve yöre halkı terörist örgütü çatlatırcasına Gül'e sahip çıkmıştır. Bu tablo alkışı hak ediyor! Bu ülkenin düşmanlarını üzecek, dostlarını inşiraha sevk edecek bu tablo, Güneydoğu meselesinin çözüm yollarını da kendi bünyesinde barındırıyor. Bunun üzerine kafa yormak, "Kürt sorunu" ile daha yakından ilgilenmek gerekiyor...
Tarihî fırsatı kaçırmamak için...
22 Temmuz seçim sonuçları ispat etmiştir ki artık Kürtler, PKK terör örgütünün işaret ettiği bir partiye (ve onun beceriksiz tavırlarına) boyun eğmek istemiyor. Etnik milliyetçilik yapmayan, yöre halkını anlamaya ve ona hizmet götürmeye çalışan siyasi partilere oy vermek istiyor vatandaş. Kitle partilerinin hizmet yarışıyla bölgeye sahip çıkması vahdet-i ruhiyeyi besleyecek bir gelişme. AK Parti'nin 22 Temmuz'da Doğu ve Güneydoğu'da elde ettiği başarı, Kürt sorununun çözüm yolları için önemli bir başlangıçtı. Şimdi başka bir adım atıldı ve Abdullah Gül'ün ziyareti vesilesiyle halk, devletle barıştırıldı. Bundan hoşlanmayanlar olacak kuşkusuz. Varlığını Türk-Kürt çatışmasına bağlayanlar yeni arayışlar içine girecek; fitne çıkaracaklar, eylem yapacaklar, nefreti körükleyecekler... Beyhude! Şayet Sayın Cumhurbaşkanı'nın gezisi doğru okunabiliyorsa, artık yeni bir sayfanın açıldığı aşikardır. İster 22 Temmuz'da Güneydoğu'da AK Parti'ye verilen oylar, isterse yöre halkının Gül'e sahip çıkması gösteriyor ki Kürt halkının bölünme, parçalanma, başka bir ülkeye yamanma gibi arzusu yok. Şu ana kadar büyük hatalar yapıldı Güneydoğu sorunuyla ilgili. Halkı kazanmak, onların en temel hak ve özgürlüklerine yardımcı olmaktan geçiyordu; bu gerçek bazı dönemlerde ihmal edildi; hatta ifsat edildi. Terör örgütünün suiistimaline uygun bir zemin oluşunca, halk derin bir sessizliğe bürünmek zorunda kaldı.
Güneydoğu meselesinin ülke içi ve sınır ötesi güvenlikle ilgili kısmı tabii ki önemli; ancak devlet bu bölgeye sadece güvenlik açısından bakmamalı. Hizmet götürmek, yöre halkına hakkaniyetle, adaletle muamele etmek Türkiye Cumhuriyeti'nin aslî görevidir. Bu ülkede yaşayan herkes bu ülkenin birinci sınıf vatandaşıdır. Abdullah Gül, Güneydoğu ziyaretiyle bu hakikati perçinledi. Bundan sonrası da çok önemli. Devlet, bir hizmet yarışı şuuruyla yöre halkına yaklaşmalı. İnanın işsizliğin beli kırıldıkça terör örgütünün de beli kırılacak, kültürel kaynaşmanın seviyesi yükseldikçe terör odaklarının merkez üssü çatırdayacak, maddi-manevi bütünleşme geliştikçe ayrılıkçı güçlerin önü kesilecek. Otuz yılı aşkın bir zamandır devam edegelen Kürt sorunu için yeni bir çıkış yoluna girilmiştir. Tüm siyasi partilerimizin, iş dünyamızın, sivil toplum kuruluşlarımızın, Türkiye'nin meselelerine kafa yoran aydınlarımızın ve tabii ki derede boğulma riskinden dolayı okyanusa ulaşmakta zorluk çeken medyamızın bu yeni fotoğrafı doğru okuması gerekiyor; yoksa tarihî bir fırsat daha basiretsizliğin kör inadına kurban edilmiş olacak.
--------------------------------------------------------------------------------
Medyanın öbür yüzündeki Ramazan
Geçen hafta "Eyvah Ramazan geldi" başlığıyla bir yazı kaleme almış, on bir ayın sultanında yapılması muhtemel irtica haberlerinden bahsetmiştim. Dokuz ana başlık altında toplamaya gayret ettiğim tipik irtica haberlerinin takipçisi olacağız. Uydurulan bir bilgi varsa, çarpıtılan bir gerçek ortaya çıkarsa, oruçla ilgisi olmadığı halde "habere takla attırılmışsa", haber kadromuz orada olacak ve gerçek neyse size onu intikal ettirecek.
Geçen haftaki yazımın önemli bir eksikliğini hafta içinde daha çok fark ettim. Çünkü Ramazan'ın gazetelere, televizyonlara, radyolara akseden aydınlık bir yüzü de var. Her haneye ayrı bir huzur veren Şehr-i Ramazan, medyamız için de başka bir kapı aralamış. Televizyonda çok güzel ve seviyeli programlar var. Bilgili ve donanımlı misafirler çağrılıyor, insan kalbine hitap eden Kur'an tilavetinin yanında, kaliteli ilahiler söyleniyor. Ramazan sayfalarında ayrı bir neşe, radyo programlarında ayrı bir heyecan... Televizyonlar son birkaç yıldır sahur programlarını da keşfetti. Daha önce birbirine benzeyen iftar programları vardı; şimdi onlar çeşitlendi, zenginleşti. Oruç tutan insanımız için sahurun da büyük önem taşıdığını gören televizyonlar, her sene kaliteyi biraz daha yükseltiyor.
İftar, teravih, sahur, bayram... Bunlar bizim değerlerimiz. Sadece kıyıda köşede sakladığımız emanetler değil, aynı zamanda hayatın içinde anbean kendini hissettiren varlık sebeplerimizden bunlar. Kurban bayramları da öyledir, kandiller de öyle. Mukaddes zaman dilimlerinde her bir fert, Allah'a direkt muhatap olmanın hazzını yaşar. Toplumca bir olmanın, birlik olmanın, dirlik olmanın sevincini yaşar herkes. Durum böyle olunca yani inanç ve gelenek gücünü hayattan alınca medyanın ilgisi ve bilgisi de artar, artacaktır. Bugün yaşanan budur ve doğrudur.