Akbursa
12-28-2013, 15:09
“Yedirmeyiz”, “dünya lideri”, “istiklal mücadelesi”, “faiz lobisi”, “İsrail operasyonu” gibi söylemlerle problemler sürekli örtbas edildi; ötelendi, görmezden gelindi. 12. yılına girmiş bir iktidar özellikle Ustalık döneminde hiç oto-kritik yapmaya yanaşmadı, İslami literatürde var olan “hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz” kaidesine uymadı. Başkalarının sorgulamalarını, eleştirilerini, hatta katkılarını “düşmanlıkla”, “taraf” olmakla, “hükümeti ve Erdoğan’ı yıpratmakla” itham etti.
Özellikle son dönemde bütün eleştirilere kapılarını sıkı sıkıya kapattılar. Biraz da paranoya şekline gelen savunmalara sığındılar. Hoşlarına gitmeyen, aleyhlerine görünen her olay ve harekette düşman, dış güç aradılar. Problemlerin üzerine gitmek yerine Erdoğan’ı daha bir yücelttiler. Politikalar, yönetim tarzı, yöntemler sorgulanması gerekirken her defasında hatalara değil başka yerlere bakıldı. Kusur hiç AK Partide, Erdoğan’da aranmadı. Aksine Erdoğan her aşamada sorgulan-a-maz, eleştiril-e-mez, hatta söz söylenemez hale getirildi. İç istişare mekanizmaları tıkandı, çalıştırılmadı. Hükümette Erdoğan’a bir yanlışı ifade edebilecek, tavsiyede bulunabilecek kimse kalmadı. Erdoğan hükümetin tepesinde bir avuç danışmanla yapayalnız kaldı.
367 Krizinde, E-Muhtırada, Kapatma Davasında Erdoğan haklıydı ve başta Camia olmak üzere halk desteği hep arkasında oldu. Ama Ustalık döneminde mağduriyet kartı artık Erdoğan’ın elinden çıktı. Dolayısıyla da yaptıklarına mağdur Erdoğan’a bakıldığı gibi toleransla bakılmadı. Aksine güçlü ve “Tek Adam” olarak görüldü ve eleştiriler ona göre yapıldı.
Ustalık dönemindeki ilk kırılma Gezi olayı ile geldi. Gezi’de Erdoğan yine mağduru oynadı, dış güçleri hedef haline getirdi, faiz lobisini gündeme getirdi, kendisinin hedeflendiğini, hükümete ve kendisine bir operasyon olduğunu söyledi. (MİT krizinde de, hukuki-mantıki bir zemine oturmasa da kendi beyanıyla şahsının hedef olduğunu söylemesi yine mağduriyetin gücüne sığınma şeklinde yorumlanabilir). AK Partizanlar havaalanlarında karşıladı, karşı mitingler yapıldı, “yedirmeyiz” sloganları atıldı. Ama bu defa muktedir bir Erdoğan vardı ve bu söylem kemikleşmiş kendi kitlesi ve bazı muhafazakârlar dışında alıcı bulmadı. Gezi’de AK Partinin karşısında CHP’liler, laik-Alevi, seküler kesimler vardı. Bu nedenle muhafazakâr kesimler hükümete yakın durdu. Toplumun önemli bir kısmı gerilim stratejisini tasvip etmedi; ama eylemcilerin yaptıklarını da tasvip etmedi. Ayrıca konu yakıcı değildi.
Son olaylarda ise argümanlar, konular çok farklı. Bu defa “karşı taraf” muhafazakârların, AK Partinin uzak olduğu bir kesim değil. Ak Partiye hep destek vermiş ve İslami hizmetleriyle anılan, pek çok AK Partilinin çocuklarının da okullarında okuduğu Hizmet hareketi. Ayrıca tartışmanın odağı darbe değil, parti kapatma değil, E-muhtıra değil. Konu yolsuzluk! Tartışma dudak uçuklatan bir soruşturma üzerinden yürüyor. Yetkili savcıların müdahalesiyle ortalığa saçılan kasalar, kutular, paralar, konuşmalar var. Mücadele Gezi’deki gibi sokaklara taşmıyor, şiddet içermiyor. Kimse cam çerçeve indirmiyor. Medyada ve sosyal medyada sürdürülen bir mücadele var.
Şartlar, konular, karşı taraf çok farklı olmasına rağmen Erdoğan alışkanlık gereği olsa gerek, sorulara cevap vermek yerine her zamanki refleksi gösteriyor ve: “dış güçler, İsrail, faiz lobisi, hükümeti hedefliyorlar” gibi argümanlara sığınıyor. “Yedirmeyiz” cemaati yine alana iniyor, yine tantanalı, alkışlı karşılamalar oluyor; heyecanlı nutuklar atılıyor. Fakat şartlar artık çok farklı ve sürekli hatalar yapılıyor. AK Partizanlar yine pür heyecan alanlarda. Ne var ki geniş kitleler sorgulayıcı, endişeli ve mesafeli.
İddialar çok ciddi olmasına rağmen Erdoğan üst üste hatalar yapıyor; yine toplumu kutuplaştırıp geriyor ve bu defa sanki kendisini tüketiyor, itibarını eritiyor.
Erdoğan bu süreçte, beş polis şefini almakla başlayan furyanın büyük bir kıyıma dönüp 500 polise ulaşıp hala artmasının bir izahı yok. Bunun, birinci dereceden yakını hakkında soruşturma bulunan bir bakan eliyle yapılması ise görülmüş şey değil. Konu soruşturmadan uzaklaşıp bir kesimin hukuksuzca linç edilmesine kaydı. Savcılara 2 yeni savcının eklenmesi, Adalet Bakanının savcılarla görüşmesi, anayasaya ve temel hukuka, kuvvetler ayrılığına aykırı şekilde adli kolluk yönetmeliğinin bir gecede değiştirilmesi büyük hatalardı. Tabii olarak Danıştay yürütmeyi durdurma kararı verdi. Ama bir kanun çıkarılmaya hazırlandığı ifade ediliyor. O da Anayasa Mahkemesi’nden dönecektir. Hükümetin polisi ve yargıyı ısrarla çalıştırmaması, açıkça hukuk ihlallerinin yapılması HSYK’nın açıklama yapmasına neden oldu.
Erdoğan bu süreçte üslubundaki dengeyi de koruyamadı ve “yetkim olsa HSYK’yı da yargılardım” dedi. Savcılarla, taraflarla seviyesiz polemiklere girdi. Bir kesime her gün TV’lerden, kürsülerden ağır hakaretler etti; “çete”, “casus”, “alçaklar”, “indekiler”, “kirli örgüt”, “ellerini kıracağız” dedi. Aynen Gezi’de olduğu gibi kasti ve iradi olarak gerilimi sürekli yükseltti; tehditlerin dozajını artırdı. Parti tabanına bu kesimi hedef haline getirdi; dış güçlerle irtibatlı, ülkeye ihanet eden kesimler şeklinde sundu. Milletin bir bölümüne karşı “istiklal savaşı” vermekten bahsetti.
Erdoğan’ı ne İsrail ne ABD ne de cemaat yıkamaz; yıkmıyor; ama Erdoğan’ı telafi edilmez gerilimler çıkararak ve seviyeyi tutturamamış bir üslupla yine Erdoğan yıkıyor; eritiyor; tüketiyor. Hiç kimse de ne içten ne dıştan Erdoğan’a makuliyet, sükûnet tavsiyesinde bulun-a-mıyor. Erdoğan’ın sürekli ateşlediği, gergin tuttuğu Ak Parti cenahında intikam tamtamları çalınıyor. Hizmet hareketi için Silivrilerden bahsediliyor.
Erdoğan’ın konuşmaları ve AK Partililerin tehditleri süzüldüğünde Erdoğan cenahının Camiaya karşı dış bağlantıları oluşturulmuş, casusluk zarfına sokulmuş, ihtimal MİT üzerinden yürütülecek bir operasyon düşündükleri ortaya çıkıyor. MİT böylesi bir işte ne kadar yetkili bilemiyoruz. Başka hangi araçları kullanacakları meçhul. Ama taraftarları Erdoğan’ın bir hareket çekeceğini, çekmesini umuyor ve bekliyorlar. AK Parti cenahında ve Erdoğan’ın söylemlerinde “dış etki”, “dış güç” söyleminin yükseltilmesi böylesi bir hedefin-projenin altyapısını hazırlamak için olabilir.
Ortalık çok karışık, tansiyon yüksek, gerilim hızla ekonomik dengelere de yansıyor. Erdoğan cenahında intikam yeminleri var. Yolsuzluk soruşturması ile hükümet ciddi yara aldı. Bunun en kısa yolu yargıya güvenmek ve bu olayı tribünlere taşımaktan vazgeçmek. Ama Başbakan çok öyle düşünmüyor. İnlerine kadar gireceğini, ellerini kıracağını ve savaşı sürdüreceğini söylüyor.
Ak Partinin epeyce bir kirlendiği, arınması gerektiği, otoriterleşmenin olduğu noktasında hükümetin merkezinde de yaygın bir kanaat var. Sıkıntılı bir süreç yaşanıyor. Erdoğan’ın argümanları zayıf, ama yüksek volümle konuşarak ve tehditlerle, tabanın heyecanını diri tutarak işi götürmeye çalışıyor. Korkarız ki bu üslup, çatışmacı yaklaşım, tehditler Erdoğan cephesinde, AK partide yeni çözülmelere neden olur.
On gündür sürekli ve fahiş hatalar yapılıyor. Erdoğan’ı başkası değil, yine Erdoğan, Erdoğan’ın hataları bitiriyor.
Belki de bir dönem tedavüle sokulmuş ama başarılamamış “AK PARTİ VE CEMAATİ BİTİRME PLANI” farklı bir yöntemle işliyor?
Doç . Dr. Mahmut Akpınar - Siyaset Bilimci
Özellikle son dönemde bütün eleştirilere kapılarını sıkı sıkıya kapattılar. Biraz da paranoya şekline gelen savunmalara sığındılar. Hoşlarına gitmeyen, aleyhlerine görünen her olay ve harekette düşman, dış güç aradılar. Problemlerin üzerine gitmek yerine Erdoğan’ı daha bir yücelttiler. Politikalar, yönetim tarzı, yöntemler sorgulanması gerekirken her defasında hatalara değil başka yerlere bakıldı. Kusur hiç AK Partide, Erdoğan’da aranmadı. Aksine Erdoğan her aşamada sorgulan-a-maz, eleştiril-e-mez, hatta söz söylenemez hale getirildi. İç istişare mekanizmaları tıkandı, çalıştırılmadı. Hükümette Erdoğan’a bir yanlışı ifade edebilecek, tavsiyede bulunabilecek kimse kalmadı. Erdoğan hükümetin tepesinde bir avuç danışmanla yapayalnız kaldı.
367 Krizinde, E-Muhtırada, Kapatma Davasında Erdoğan haklıydı ve başta Camia olmak üzere halk desteği hep arkasında oldu. Ama Ustalık döneminde mağduriyet kartı artık Erdoğan’ın elinden çıktı. Dolayısıyla da yaptıklarına mağdur Erdoğan’a bakıldığı gibi toleransla bakılmadı. Aksine güçlü ve “Tek Adam” olarak görüldü ve eleştiriler ona göre yapıldı.
Ustalık dönemindeki ilk kırılma Gezi olayı ile geldi. Gezi’de Erdoğan yine mağduru oynadı, dış güçleri hedef haline getirdi, faiz lobisini gündeme getirdi, kendisinin hedeflendiğini, hükümete ve kendisine bir operasyon olduğunu söyledi. (MİT krizinde de, hukuki-mantıki bir zemine oturmasa da kendi beyanıyla şahsının hedef olduğunu söylemesi yine mağduriyetin gücüne sığınma şeklinde yorumlanabilir). AK Partizanlar havaalanlarında karşıladı, karşı mitingler yapıldı, “yedirmeyiz” sloganları atıldı. Ama bu defa muktedir bir Erdoğan vardı ve bu söylem kemikleşmiş kendi kitlesi ve bazı muhafazakârlar dışında alıcı bulmadı. Gezi’de AK Partinin karşısında CHP’liler, laik-Alevi, seküler kesimler vardı. Bu nedenle muhafazakâr kesimler hükümete yakın durdu. Toplumun önemli bir kısmı gerilim stratejisini tasvip etmedi; ama eylemcilerin yaptıklarını da tasvip etmedi. Ayrıca konu yakıcı değildi.
Son olaylarda ise argümanlar, konular çok farklı. Bu defa “karşı taraf” muhafazakârların, AK Partinin uzak olduğu bir kesim değil. Ak Partiye hep destek vermiş ve İslami hizmetleriyle anılan, pek çok AK Partilinin çocuklarının da okullarında okuduğu Hizmet hareketi. Ayrıca tartışmanın odağı darbe değil, parti kapatma değil, E-muhtıra değil. Konu yolsuzluk! Tartışma dudak uçuklatan bir soruşturma üzerinden yürüyor. Yetkili savcıların müdahalesiyle ortalığa saçılan kasalar, kutular, paralar, konuşmalar var. Mücadele Gezi’deki gibi sokaklara taşmıyor, şiddet içermiyor. Kimse cam çerçeve indirmiyor. Medyada ve sosyal medyada sürdürülen bir mücadele var.
Şartlar, konular, karşı taraf çok farklı olmasına rağmen Erdoğan alışkanlık gereği olsa gerek, sorulara cevap vermek yerine her zamanki refleksi gösteriyor ve: “dış güçler, İsrail, faiz lobisi, hükümeti hedefliyorlar” gibi argümanlara sığınıyor. “Yedirmeyiz” cemaati yine alana iniyor, yine tantanalı, alkışlı karşılamalar oluyor; heyecanlı nutuklar atılıyor. Fakat şartlar artık çok farklı ve sürekli hatalar yapılıyor. AK Partizanlar yine pür heyecan alanlarda. Ne var ki geniş kitleler sorgulayıcı, endişeli ve mesafeli.
İddialar çok ciddi olmasına rağmen Erdoğan üst üste hatalar yapıyor; yine toplumu kutuplaştırıp geriyor ve bu defa sanki kendisini tüketiyor, itibarını eritiyor.
Erdoğan bu süreçte, beş polis şefini almakla başlayan furyanın büyük bir kıyıma dönüp 500 polise ulaşıp hala artmasının bir izahı yok. Bunun, birinci dereceden yakını hakkında soruşturma bulunan bir bakan eliyle yapılması ise görülmüş şey değil. Konu soruşturmadan uzaklaşıp bir kesimin hukuksuzca linç edilmesine kaydı. Savcılara 2 yeni savcının eklenmesi, Adalet Bakanının savcılarla görüşmesi, anayasaya ve temel hukuka, kuvvetler ayrılığına aykırı şekilde adli kolluk yönetmeliğinin bir gecede değiştirilmesi büyük hatalardı. Tabii olarak Danıştay yürütmeyi durdurma kararı verdi. Ama bir kanun çıkarılmaya hazırlandığı ifade ediliyor. O da Anayasa Mahkemesi’nden dönecektir. Hükümetin polisi ve yargıyı ısrarla çalıştırmaması, açıkça hukuk ihlallerinin yapılması HSYK’nın açıklama yapmasına neden oldu.
Erdoğan bu süreçte üslubundaki dengeyi de koruyamadı ve “yetkim olsa HSYK’yı da yargılardım” dedi. Savcılarla, taraflarla seviyesiz polemiklere girdi. Bir kesime her gün TV’lerden, kürsülerden ağır hakaretler etti; “çete”, “casus”, “alçaklar”, “indekiler”, “kirli örgüt”, “ellerini kıracağız” dedi. Aynen Gezi’de olduğu gibi kasti ve iradi olarak gerilimi sürekli yükseltti; tehditlerin dozajını artırdı. Parti tabanına bu kesimi hedef haline getirdi; dış güçlerle irtibatlı, ülkeye ihanet eden kesimler şeklinde sundu. Milletin bir bölümüne karşı “istiklal savaşı” vermekten bahsetti.
Erdoğan’ı ne İsrail ne ABD ne de cemaat yıkamaz; yıkmıyor; ama Erdoğan’ı telafi edilmez gerilimler çıkararak ve seviyeyi tutturamamış bir üslupla yine Erdoğan yıkıyor; eritiyor; tüketiyor. Hiç kimse de ne içten ne dıştan Erdoğan’a makuliyet, sükûnet tavsiyesinde bulun-a-mıyor. Erdoğan’ın sürekli ateşlediği, gergin tuttuğu Ak Parti cenahında intikam tamtamları çalınıyor. Hizmet hareketi için Silivrilerden bahsediliyor.
Erdoğan’ın konuşmaları ve AK Partililerin tehditleri süzüldüğünde Erdoğan cenahının Camiaya karşı dış bağlantıları oluşturulmuş, casusluk zarfına sokulmuş, ihtimal MİT üzerinden yürütülecek bir operasyon düşündükleri ortaya çıkıyor. MİT böylesi bir işte ne kadar yetkili bilemiyoruz. Başka hangi araçları kullanacakları meçhul. Ama taraftarları Erdoğan’ın bir hareket çekeceğini, çekmesini umuyor ve bekliyorlar. AK Parti cenahında ve Erdoğan’ın söylemlerinde “dış etki”, “dış güç” söyleminin yükseltilmesi böylesi bir hedefin-projenin altyapısını hazırlamak için olabilir.
Ortalık çok karışık, tansiyon yüksek, gerilim hızla ekonomik dengelere de yansıyor. Erdoğan cenahında intikam yeminleri var. Yolsuzluk soruşturması ile hükümet ciddi yara aldı. Bunun en kısa yolu yargıya güvenmek ve bu olayı tribünlere taşımaktan vazgeçmek. Ama Başbakan çok öyle düşünmüyor. İnlerine kadar gireceğini, ellerini kıracağını ve savaşı sürdüreceğini söylüyor.
Ak Partinin epeyce bir kirlendiği, arınması gerektiği, otoriterleşmenin olduğu noktasında hükümetin merkezinde de yaygın bir kanaat var. Sıkıntılı bir süreç yaşanıyor. Erdoğan’ın argümanları zayıf, ama yüksek volümle konuşarak ve tehditlerle, tabanın heyecanını diri tutarak işi götürmeye çalışıyor. Korkarız ki bu üslup, çatışmacı yaklaşım, tehditler Erdoğan cephesinde, AK partide yeni çözülmelere neden olur.
On gündür sürekli ve fahiş hatalar yapılıyor. Erdoğan’ı başkası değil, yine Erdoğan, Erdoğan’ın hataları bitiriyor.
Belki de bir dönem tedavüle sokulmuş ama başarılamamış “AK PARTİ VE CEMAATİ BİTİRME PLANI” farklı bir yöntemle işliyor?
Doç . Dr. Mahmut Akpınar - Siyaset Bilimci