erenon
12-03-2007, 17:36
Seviyorlar bizi... Öldüresiye... Ve biz dirençsiz uzatıyoruz boğazımızı varoluşumuzun gönüllü cellatlarına...
1980 yılının 16 Kasım günü, bir Pa*zar'dı...
20. yüzyılın en önemli düşünürle*rinden Louis Althusser, saat 9 sularında, karyolasının ayakucunu aydınlatan kurşuni bir gün ışığı ile uyandı.
Eşi Helene, karyolanın kenarında sırtüstü yatıyordu.
Bacaklarını gevşekçe yerdeki halının üzerine salıver*mişti. Althusser yere diz çöküp, eşinin üzerine eğildi ve hiç konuşmadan boynuna masaj yapmaya başladı. İki başparmağını göğüs kemiğinin üst tarafındaki çukur*luklara bastırıyor, ovmanın şiddetini artırdıkça, ön kol kaslarında büyük bir yorgunluk hissediyordu.
Az sonra durdu. Eşinin din*gin ve huzurlu yüzüne baktı: Helene'in gözleri tavana diki*liydi ve vücudu kımıldamıyor*du. Sonra dudaklarının ara*sından sarkan küçücük dil parçasını farketti.
Birden dehşete kapıldı.
Althusser o an yaşadıkla*rını, daha sonra "Gelecek Uzun Sürer" adlı otobiyografisinde şöyle anlatacaktı:
"Boğazı sıkılarak ölmüş birinin yüzünü o ana dek hiç görmemiştim. Birden doğru*lup bağırmaya başladım: Helene'i boğmuştum... Ön avlu*ya inen demir trabzanlı kü*çük merdiveni uçarcasına in*dim ve gene koşa koşa birinci katta oturan doktoru bulaca*ğım revire yöneldim. Basa*makları dörder dörder tırma*nırken bağırmayı da sürdürü*yordum: Helene'i boğdum... Helene'i boğdum..."
Az sonra doktor, Althusser'in dairesine koştu. He*lene'in bedenini yokladı. Sonra dönüp, "Yapacak bir şey yok, artık çok geç" dedi.
Bir süre sonra gelip ünlü Fransız filozofa bir iğne yaptılar ve götürüp Sainte - Anne akıl hastanesine ya*tırdılar.
* * *
Althusser'in otobiyografisini okuyunca, ünlü düşü*nürün eşiyle paylaştığı bunca sıkıntı, bunca aşk, bunca acıdan sonra ona reva gördüğü bu finale inanamıyorsu*nuz. Ama bir yandan da bu kadar şiddetle yaşanan bir aşkın son kertesinde insanın, sevdiğini ölümün sonsuz*luğunda saklama fikrine kapılabileceğini düşünüyorsunuz.
Helene'in bu boğma sırasında en küçük bir direniş göstermemiş oluşuna dair raporlar, bu hissin karşılıksız olmadığını gösteriyor.
Acaba Helene, aslında ölmek istiyordu da, intiha*rını eşinden mi "rica etti?" Yoksa Althusser, karısında kendi yıkımını gördüğünden, onu yok edince kendi ya*şamını temize çıkarmayı mı umdu?
Bilemiyoruz.
Bildiğimiz şu ki, aşk bazen öldürücü bir şiddetin tahrikçisi olabiliyor.
Ben kitabı okurken, hem aşkın şiddetle kurduğu bu tuhaf ilişkiyi düşündüm, hem de bizi sevdikleri için el*lerini sürekli boğazımızın düğüm noktalarında gezdirenleri...
Eminim ki, onlar da her eziyeti bizi sevdikleri için yapıyorlar...
Dergilerimizi, kitapla*rımızı toplatıyorlar, fena fikirlere kapılmamamız için... Telefonlarımızı din*liyorlar, yanlış bir şey söy*lemeyelim diye...
Bizi tatsız gerçekler*den korumak için televiz*yonlarımızı kapatıyor, tehlikeli masallara inan*mayalım diye yazarları*mızı susturuyorlar. Üni*versite pankartlarıyla zehirlenmeyelim diye, genç*leri copluyorlar üniversite kapılarında...
Çeteler kurup, boğa*zımızı sıkıyorlar; vatan millet aşkının ölümcül şehvetiyle...
Bizi, bizden korumaya çalışıyorlar...
Bu yasaklar, bu tuzaklar hep bizim için...
* * *
Biz ise, yaşadığımız bunca acı, bunca sıkıntı, bunca aşktan sonra dirençsiz uzatıyoruz boğazımızı varoluşu*muzun gönüllü cellatlarına...
Belki intiharımızı kolaylaştırmak için... Belki de bizde kendi yıkımını gören bir zihniyete, bizi yokederek arınma çabasında yardımcı olmak için...
Bizi boğuyorlar, ses etmiyoruz.
Gözlerimizi sabit bir noktaya dikip sessizce bekli*yoruz.
Geleceğin uzun sürdüğünü biliyoruz.
CAN DÜNDAR
1980 yılının 16 Kasım günü, bir Pa*zar'dı...
20. yüzyılın en önemli düşünürle*rinden Louis Althusser, saat 9 sularında, karyolasının ayakucunu aydınlatan kurşuni bir gün ışığı ile uyandı.
Eşi Helene, karyolanın kenarında sırtüstü yatıyordu.
Bacaklarını gevşekçe yerdeki halının üzerine salıver*mişti. Althusser yere diz çöküp, eşinin üzerine eğildi ve hiç konuşmadan boynuna masaj yapmaya başladı. İki başparmağını göğüs kemiğinin üst tarafındaki çukur*luklara bastırıyor, ovmanın şiddetini artırdıkça, ön kol kaslarında büyük bir yorgunluk hissediyordu.
Az sonra durdu. Eşinin din*gin ve huzurlu yüzüne baktı: Helene'in gözleri tavana diki*liydi ve vücudu kımıldamıyor*du. Sonra dudaklarının ara*sından sarkan küçücük dil parçasını farketti.
Birden dehşete kapıldı.
Althusser o an yaşadıkla*rını, daha sonra "Gelecek Uzun Sürer" adlı otobiyografisinde şöyle anlatacaktı:
"Boğazı sıkılarak ölmüş birinin yüzünü o ana dek hiç görmemiştim. Birden doğru*lup bağırmaya başladım: Helene'i boğmuştum... Ön avlu*ya inen demir trabzanlı kü*çük merdiveni uçarcasına in*dim ve gene koşa koşa birinci katta oturan doktoru bulaca*ğım revire yöneldim. Basa*makları dörder dörder tırma*nırken bağırmayı da sürdürü*yordum: Helene'i boğdum... Helene'i boğdum..."
Az sonra doktor, Althusser'in dairesine koştu. He*lene'in bedenini yokladı. Sonra dönüp, "Yapacak bir şey yok, artık çok geç" dedi.
Bir süre sonra gelip ünlü Fransız filozofa bir iğne yaptılar ve götürüp Sainte - Anne akıl hastanesine ya*tırdılar.
* * *
Althusser'in otobiyografisini okuyunca, ünlü düşü*nürün eşiyle paylaştığı bunca sıkıntı, bunca aşk, bunca acıdan sonra ona reva gördüğü bu finale inanamıyorsu*nuz. Ama bir yandan da bu kadar şiddetle yaşanan bir aşkın son kertesinde insanın, sevdiğini ölümün sonsuz*luğunda saklama fikrine kapılabileceğini düşünüyorsunuz.
Helene'in bu boğma sırasında en küçük bir direniş göstermemiş oluşuna dair raporlar, bu hissin karşılıksız olmadığını gösteriyor.
Acaba Helene, aslında ölmek istiyordu da, intiha*rını eşinden mi "rica etti?" Yoksa Althusser, karısında kendi yıkımını gördüğünden, onu yok edince kendi ya*şamını temize çıkarmayı mı umdu?
Bilemiyoruz.
Bildiğimiz şu ki, aşk bazen öldürücü bir şiddetin tahrikçisi olabiliyor.
Ben kitabı okurken, hem aşkın şiddetle kurduğu bu tuhaf ilişkiyi düşündüm, hem de bizi sevdikleri için el*lerini sürekli boğazımızın düğüm noktalarında gezdirenleri...
Eminim ki, onlar da her eziyeti bizi sevdikleri için yapıyorlar...
Dergilerimizi, kitapla*rımızı toplatıyorlar, fena fikirlere kapılmamamız için... Telefonlarımızı din*liyorlar, yanlış bir şey söy*lemeyelim diye...
Bizi tatsız gerçekler*den korumak için televiz*yonlarımızı kapatıyor, tehlikeli masallara inan*mayalım diye yazarları*mızı susturuyorlar. Üni*versite pankartlarıyla zehirlenmeyelim diye, genç*leri copluyorlar üniversite kapılarında...
Çeteler kurup, boğa*zımızı sıkıyorlar; vatan millet aşkının ölümcül şehvetiyle...
Bizi, bizden korumaya çalışıyorlar...
Bu yasaklar, bu tuzaklar hep bizim için...
* * *
Biz ise, yaşadığımız bunca acı, bunca sıkıntı, bunca aşktan sonra dirençsiz uzatıyoruz boğazımızı varoluşu*muzun gönüllü cellatlarına...
Belki intiharımızı kolaylaştırmak için... Belki de bizde kendi yıkımını gören bir zihniyete, bizi yokederek arınma çabasında yardımcı olmak için...
Bizi boğuyorlar, ses etmiyoruz.
Gözlerimizi sabit bir noktaya dikip sessizce bekli*yoruz.
Geleceğin uzun sürdüğünü biliyoruz.
CAN DÜNDAR