ceyhanli
11-28-2007, 12:56
Hükümete karne
Hükümetin, tezkereyi aldıktan sonra “savaş krizi”ni bu denli mükemmel yöneteceğini düşünmüş müydünüz? Hadi gelin cevabınızın “hayır” olduğunu itiraf edin lütfen. Kasımpaşa menşeli bir başbakanın bu kadar sabırlı olacağı tahmin edilmiyordu. Arka arkaya bir düzine asker, bir düzine sivil öldürülünce çileden çıkmayan kalmamıştı. Tezkere üzerine hemen herkes Türk Ordusunun Kuzey Irak’a girmesini bekliyordu. Halbuki tetiğe asılmak kolaydı. Zor olan harp ederek, can vererek can alarak kazanacağınızı diplomasi yoluyla elde etmekti. Kaldı ki muhalefet, basın, halk herkes vur emrini vermesi için Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin arkasındaydı. Asker emri bekliyordu. Fakat öyle olmadı. Hükümetin içinde akil adamlar devrede oldular. Başbakan olanca soğukkanlılığını korudu. Tansiyon zirvedeyken bile telefon konuşmaları, gelen giden heyetler, ziyaretler, zirveler derken Türkiye çok avantajlı bir konuma geçti.
Olması gereken buydu. Eğer, yarın bazı teröristler de teslim edilirse iktidar partisi en az 500 milletvekillik tavan yapar.
Bundan sonra topyekûn bir savaş olacağını sanmıyoruz. Alınması gerekenler alındıktan sonra mevzii temizlikler yapılacaktır. Bidayette bir belirsizlik vardı. Neresi vurulacak, nereye girilecekti? Bunlar net değildi. Kandil Dağı vurulacaksa ne zaman vurulacaktı? Terk edilen bir dağı vurmanın faydası neydi? Musul’u, Kerkük’ü istirdata yaramayan bir Kuzey Irak müdahalesinin ne anlamı olabilirdi? Bu itibarla şartlar icabı yapılması gereken en iyi tercih diplomatik taarruzdu. Türk hükümeti, sokağın sesini değil, aklı selimi dinleyerek bu yolu tercih etti. Ordu hükümetiyle tam dayanışma içinde oldu. Devlet kurumları firesiz ve müthiş bir ahenkle çalıştı ve çalışıyor.
Böylece memnuniyet verici bir noktaya gelindi.
İp inceldi fakat kopmadı.
Ne var ki krizin sağduyu noktasına gelmesinde Tayyip Erdoğan’ın “inceldiği yerden kopsun!” ihtarının büyük rolü oldu. O sözle masaya vurulmuş oldu. Bu ve benzeri çıkış ve teşebbüslerle ABD, AB, Irak, Kuzey Irak Türkiye’nin şakasının olmadığını anladılar. Onun için “tezkere alındı neden kullanılmıyor” itirazı yerinde değildir. Sınır ötesi harekât yetkisi veren tezkere, bir kılıç gibi bazı başlar üzerinde sallanıp dursun.
Peki geldiğimiz bu nokta bize neyi gösterdi. Türklerin masada da kazanabilme melekesine kavuştuklarını. Çünkü çok kere masada kaybetmişizdir. Lozan zafer gibi gösterilir. Ama bazıları için hezimettir. Lozan Andlaşması demokrasiye benziyor. Mevcutların en iyisi. Yoksa en iyisi değil. Mecbur kaldığımız için imzaladığımız bir metin. Şu Ege adalarına bakınız. Anadolu sahillerine bir yüzme mesafelik adalar bizde değil. Petrol merkezi hiçbir yer bizde değil.
Son Türk taarruzu 1897 Türk Yunan Harbidir. Avrupa devletleri araya girmeseydi, Atina tekrar Türklerin eline geçiyordu. Daha sonraki bütün savaşlar savunmadır, Balkan, Çanakkale, hepsi. Şayet bir gün yeniden ele silah alıp cepheye gitmekten başka çare kalmayacaksa bunun mutlaka taarruz ve mutlaka zafer olması şarttır.
O gün tarihin rövanşı cereyan edecektir.
Bugün o gün değildi.
Bir tarafta bazı devletlerce beslenen gayrı nizami mücadele, bir tarafta işgal edilmiş bir komşu ülke. O ülkenin kardeş halkı, dünkü teb’amız, aynı ümmetin ferdleri. O ülkeyi işgal etmiş olan müttefik bir devlet. Bayındırlığını üstlendiği otonom bir idare vs.
Onun için diplomasinin sonuna kadar kullanılması şarttı.
Her şey bitmiş değil.
Fakat en azından dünya bizi anlıyor görünmekte.
Sulh/barış, hükümlerin efendisidir.
Ne demiştik ABD, Irak’ı bize havale edecek. Doğrudan veya NATO üzerinden. Bu devletin bu derecede munis davranmasında bu fikrin payı büyüktür.
Entellektüel Boyut
Rahim Er
Hükümetin, tezkereyi aldıktan sonra “savaş krizi”ni bu denli mükemmel yöneteceğini düşünmüş müydünüz? Hadi gelin cevabınızın “hayır” olduğunu itiraf edin lütfen. Kasımpaşa menşeli bir başbakanın bu kadar sabırlı olacağı tahmin edilmiyordu. Arka arkaya bir düzine asker, bir düzine sivil öldürülünce çileden çıkmayan kalmamıştı. Tezkere üzerine hemen herkes Türk Ordusunun Kuzey Irak’a girmesini bekliyordu. Halbuki tetiğe asılmak kolaydı. Zor olan harp ederek, can vererek can alarak kazanacağınızı diplomasi yoluyla elde etmekti. Kaldı ki muhalefet, basın, halk herkes vur emrini vermesi için Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin arkasındaydı. Asker emri bekliyordu. Fakat öyle olmadı. Hükümetin içinde akil adamlar devrede oldular. Başbakan olanca soğukkanlılığını korudu. Tansiyon zirvedeyken bile telefon konuşmaları, gelen giden heyetler, ziyaretler, zirveler derken Türkiye çok avantajlı bir konuma geçti.
Olması gereken buydu. Eğer, yarın bazı teröristler de teslim edilirse iktidar partisi en az 500 milletvekillik tavan yapar.
Bundan sonra topyekûn bir savaş olacağını sanmıyoruz. Alınması gerekenler alındıktan sonra mevzii temizlikler yapılacaktır. Bidayette bir belirsizlik vardı. Neresi vurulacak, nereye girilecekti? Bunlar net değildi. Kandil Dağı vurulacaksa ne zaman vurulacaktı? Terk edilen bir dağı vurmanın faydası neydi? Musul’u, Kerkük’ü istirdata yaramayan bir Kuzey Irak müdahalesinin ne anlamı olabilirdi? Bu itibarla şartlar icabı yapılması gereken en iyi tercih diplomatik taarruzdu. Türk hükümeti, sokağın sesini değil, aklı selimi dinleyerek bu yolu tercih etti. Ordu hükümetiyle tam dayanışma içinde oldu. Devlet kurumları firesiz ve müthiş bir ahenkle çalıştı ve çalışıyor.
Böylece memnuniyet verici bir noktaya gelindi.
İp inceldi fakat kopmadı.
Ne var ki krizin sağduyu noktasına gelmesinde Tayyip Erdoğan’ın “inceldiği yerden kopsun!” ihtarının büyük rolü oldu. O sözle masaya vurulmuş oldu. Bu ve benzeri çıkış ve teşebbüslerle ABD, AB, Irak, Kuzey Irak Türkiye’nin şakasının olmadığını anladılar. Onun için “tezkere alındı neden kullanılmıyor” itirazı yerinde değildir. Sınır ötesi harekât yetkisi veren tezkere, bir kılıç gibi bazı başlar üzerinde sallanıp dursun.
Peki geldiğimiz bu nokta bize neyi gösterdi. Türklerin masada da kazanabilme melekesine kavuştuklarını. Çünkü çok kere masada kaybetmişizdir. Lozan zafer gibi gösterilir. Ama bazıları için hezimettir. Lozan Andlaşması demokrasiye benziyor. Mevcutların en iyisi. Yoksa en iyisi değil. Mecbur kaldığımız için imzaladığımız bir metin. Şu Ege adalarına bakınız. Anadolu sahillerine bir yüzme mesafelik adalar bizde değil. Petrol merkezi hiçbir yer bizde değil.
Son Türk taarruzu 1897 Türk Yunan Harbidir. Avrupa devletleri araya girmeseydi, Atina tekrar Türklerin eline geçiyordu. Daha sonraki bütün savaşlar savunmadır, Balkan, Çanakkale, hepsi. Şayet bir gün yeniden ele silah alıp cepheye gitmekten başka çare kalmayacaksa bunun mutlaka taarruz ve mutlaka zafer olması şarttır.
O gün tarihin rövanşı cereyan edecektir.
Bugün o gün değildi.
Bir tarafta bazı devletlerce beslenen gayrı nizami mücadele, bir tarafta işgal edilmiş bir komşu ülke. O ülkenin kardeş halkı, dünkü teb’amız, aynı ümmetin ferdleri. O ülkeyi işgal etmiş olan müttefik bir devlet. Bayındırlığını üstlendiği otonom bir idare vs.
Onun için diplomasinin sonuna kadar kullanılması şarttı.
Her şey bitmiş değil.
Fakat en azından dünya bizi anlıyor görünmekte.
Sulh/barış, hükümlerin efendisidir.
Ne demiştik ABD, Irak’ı bize havale edecek. Doğrudan veya NATO üzerinden. Bu devletin bu derecede munis davranmasında bu fikrin payı büyüktür.
Entellektüel Boyut
Rahim Er