fatih kısaparmak balon baskılı balon İsrail Saldırısı ve Ergenekon Arasında Türkiye'nin Geleceği - AK Parti |AKParti Forum |AK Gençlik |Recep Tayyip Erdoğan |AKPARTİ Gençlik Forumu|

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : İsrail Saldırısı ve Ergenekon Arasında Türkiye'nin Geleceği


Gölge
01-27-2009, 02:36
http://www.haber10.com/images/library/159.jpg


Türkiye, yakın tarihte hiç görülmediği kadar içeriden ve dışarıdan ciddi bir tazyike tabi tutuluyor. Söz konusu basıncın orta vadede iki sonucu olacak: Ya Türkiye, iç sorunları bütünüyle halletmiş bir ülke olarak, gücünü yeterince kullanıp bu tazyiki enerjiye dönüştürecek ve tarihine, doğasına, iç dinamiklerine uygun bir sıçrama yaparak bölgesel bir güce dönüşecek yahut şimdiye kadar olduğu gibi iç çatışmaların yarattığı enerji daralmasına paralel biçimde basıncın etkisiyle büzüşüp daha uzun yıllar toparlanamayacağı bir sürece girecek.

İçinden geçtiğimiz bu nahif sürecin iki boyutu var: Birincisi, İsrail’in üç haftaya yaklaşan Gazze saldırısının bütün dünyada soğuk, hatta serinkanlılıkla karşılanmasının Türkiye’de yarattığı derin incinmişlik duygusu; ikincisi ise 1950’li yılların Soğuk Savaş dönemlerinden başlayıp iki yıl öncesine kadar Türkiye’nin ayağına dolanan içerideki yasadışı yapılanmaların nihayet önünün kesilebileceği beklentisi. İlk etapta aralarında sıkı bir bağ yokmuş gibi görünen İsrail’in Gazze saldırısıyla Ergenekon Terör Örgütü’nün ortak noktası, her ikisinin de Türkiye’nin geleceğini belirlemede birincil derecede rol oynuyor/oynayacak olmalarıdır.

Francis Fukuyama, “Savaşların Geleceği” adlı makalesinde, bir anlamda, dünyanın da geleceğini masaya yatırarak dünyayı yakın ve orta vadede bekleyen tehditleri sınıflandırıyor. İlki, Samuel Huntington’un “medeniyetler savaşı” yaklaşımı. Bu anlayışa göre, dünyada hali hazırda Batı başta olmak üzere, Konfüçyüs, Japon, Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika, Afrika ve İslam medeniyetleri ciddi “çatışma riskleri” bulunan medeniyetlerdir. Ancak geleceğin dünyasında olası bir çatışma “kültürler” ve “medeniyetler” üzerinden olacağı için Batı ile İslam medeniyeti arasındaki bir etkileşim en güçlü ihtimal görünmektedir. Buna karşın, geleceğin dünyasını bekleyen daha farklı ve mikro bir çatışma biçimi daha vardır Fukuyama’ya göre; o da Alman yazar Hans Magnus Enzesberger’e ait “teşkilatlanmamış gruplar tarafından yürütülecek moleküler iç savaşlar” teorisidir. Fukuyama bu iki yaklaşımın aksine, üçüncü bir ihtimalden bahseder: Geleceğin dünyasındaki çatışma ve mücadele alanının temel belirleyicisi “ekonomik hayat” sahası olacaktır. 2009’lu yıllar Türkiyesinin daha ilk günlerinden görülen o ki dünyayı bekleyen dördüncü bir felaket var: O da, Huntington, Enzesberger ve Fukuyama yaklaşımlarının üst üste binerek, yan yana gelerek, iç içe katlanarak, üstelik eş zamanlı biçimde bir “total risk” oluşturdukları; bununsa, her bir teorinin içine gizlenmiş “yıkıcılık” özünü dörde beşe katladığı gerçeği. Bu bağlamda, İsrail’in Gazze’de yaptığı katliamı Huntington yaklaşımı, Ergenekon yapılanmasının doğasını Enzesberger yaklaşımı ve her ikisini aynı anda Fukuyama öngörüsü ortak paydası olarak düşünebiliriz. Böylece, her ikisi de Türkiye’yi doğrudan etkileyen İsrail’in Gazze katliamı ile Ergenekon Terör Örgütü yapılanmasının varlığı geleceğin dünyasında Türkiye’nin nasıl bir yerde bulunacağına dair öngörülerin de temel periferisi haline dönüşüyor.

Fukuyama, aynı yazısında bir gerçeğin altını özenle çiziyor: Bugün dünyada, kendisini bir devletin ya da bölgenin değil aynı zamanda müşterek bir medeniyetin parçası olarak gören grup sadece Müslümanlardır. Doğası gereği, İslam medeniyeti doğuşundan bugüne dünyanın gidişatı konusunda kendini hep sorumlu hissetmiş; bu coğrafyada yaşayan insanlar aynı sorumluluk bilinciyle günlük hayatlarını devam ettirme içgüdüsüne ilaveten dünyanın bulunduğu yerden daha iyi bir yere gitmesi konusunda da kafa yormuş, endişe duymuş, çaba göstermişlerdir. Bireyden başlayıp toplum yaşamını düzenleyen her türden kurumsallaşmaya kadar ‘dünyayı ihata etme’ içgüdüsünün yarattığı evrensellik bilinci, Doğu/İslam medeniyetinin aktif olduğu dönemlerde de pasifleştirildiği, kendi içine büzüştüğü dönemlerde de hep varlık alanının merkezini işgal etmiştir. Bu tali, sonradan ikame edilmiş, aksesuar bir bilinç yapılanması değildir; doğrudan ve ontik bir bilinç kurgusunun çok doğal uzantısıdır ve şu günlerde Filistin’e dönük zulmün en fazla rahatsızlık yarattığı insanların bu coğrafyada bulunuşunun aynı dine mensup olmayı aşan bir boyutu varsa, “bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değerdir” yaklaşımında gizlidir. Aslında, aynı gerekçe, 2000’li yıllardan itibaren bireyi aşarak Türkiye’nin kurumsal yapısını da dönüştürme eğilimi göstermiştir: Türkiye, bu tarihten itibaren yeni bin yılı, içindeki sorunları halletmiş; etnik, ideolojik, çıkar merkezli her türlü hastalığının üstesinden gelmiş, güçlü bir ülke olmaya karar vermiştir. Bu, biraz da sürekli içinden gelen sesleri dinlemekten mütevellit, yorgun, bitkin, perişan bir bedenin ansızın organlar arasında uyum sağlayarak gözlerini dışarıya dikip dünyayı anlamaya çalışması; histeriden, paranoyadan kurtulup sağlıklı bir zihin ve bedenle öteki insanlarla uyumlu bir ilişki kurmaya yönelmesine benziyor. Türkiye, Ergenekon Terör Örgütü ve benzerleriyle mücadele kararı aldığı anda gözlerini içine gömüp korku psikolojisiyle hareket etme eşiğini de geçmiş, bütün komşularıyla sorunlarını halledip kısa zamanda bölgesel bir güce dönüşmenin olanak alanını inşa etmiştir.

Türkiye’nin “korku psikolojisi”nden çıkarak “güçlü psikolojisi”ne avdetini 13 Ocak 2009 gecesi Samanyolu televizyonundaki Açı programında Mahir Kaynak net bir şekilde ifade etmiştir. Mealen, Türkiye’nin son üç beş yıldır ilk kez bir devlet olduğunu, devlet, hatta büyük bir devlet gibi hareket ettiğini söyleyen Kaynak ilk kez, kurumlar arasında, sağlıklı bir bedenin organları benzeri bir akışkanlık, iletişim ve uyum olduğu vurgusunu yapmıştır. Bu noktada, Türkiye’nin enerjisini vantuz gibi çekip topraklayan Ergenekon benzeri örgütlenmelerin toplumun hemen bütün kurum ve kesimlerince dışlanmasının, antipatik görülüp gelişmenin önündeki engel gibi telakki edilmesinin yaratacağı enerjinin geleceğin dünyasında Türkiye’ye vereceği hareket kabiliyetini düşünmenin bile zihnimize küşayiş verdiği ortada: Ergenekon Öncesi ve Ergenekon Sonrası! Ergenekon’un Türkiye’nin tarihi açısından milat olduğunu görmek için fazlaca dolaşmaya gerek yok. Tek bir soru yeter: Eğer bugün Ergenekon örgüt yapılanması fark edilmemiş olsa ve Malatya Zirve Yayınevleri ile Danıştay saldırısı, Rahip Santoro, Hrant Dink cinayetleri benzeri olayların bir devamı olarak planlanan Sivas’taki Ermeni din adamı suikastı gerçekleşse böylesi bir toz duman, kaos ortamından başını kaldırıp Ortadoğu’daki gelişmelere dikkat kesilebilir miydi Türkiye? Ahmet Davutoğlu bir ülkeden ötekine etkin ve belirleyici bir devletin temsilcisi olarak mekik diplomasisi yapacak gücü bulabilir miydi? Birleşmiş Milletler, Fransa, İngiltere başta olmak üzere dünyanın ve bölgenin hemen bütün ülkeleri olası bir barış görüşmesinin dominant tarafı olarak Türkiye’yi düşünür müydü? Böylesi bir kaos ortamında insanlar bu kadar rahat dışarı çıkıp İsrail’i protesto edebilir, oradaki insanlık katliamı için en azından duygusal tepkilerini ortaya koyabilirler miydi? Böylesi bir ortamda Türkiye’nin uluslar arası tutumu herhangi sıradan bir Ortadoğu ülkesinin tutumundan ne kadar farklı olurdu ve bunun Türkiye’nin tarihine, vizyonuna, büyüklüğüne yüklediği faturanın ağırlığını kim hesap edebilirdi?

Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi adlı kitabında İsmail Cem, Türkiye ile Batı medeniyeti dışında kalmış öteki pek çok coğrafya arasında gözle görülür bir ayrım yapar. Cem’e göre “Türkiye’nin geri kalmışlığı bir Afrika yahut Latin Amerika ülkesinin geri kalmışlığı değildir. Koskoca bir geçmişi ve geleneği olan, medeniyeti olan, sağlam temelleri hala direnen ve kendini ileriye götürecek birikimi çeşitli alanlarda gerçekleştirmiş bir toplumun geri bırakılmışlığıdır bu.” İşte şimdi, Ergenekon Terör Örgütü meselesiyle Türkiye geri bırakılmışlığının iç sebeplerini ortadan kaldırırken, İsrail’in Gazze saldırısı ve katliamı vesilesiyle de bölgenin önemli aktörlerinden birine dönüşmek suretiyle dış sebepleri ortadan kaldırmanın mücadelesini vermektedir. Üstelik bu mücadelenin mahiyeti doğrudan doğruya geleceğin dünyasında Türkiye’nin nasıl bir yerde olacağının da ön belirtilerini barındırıyor.

Doç. Dr. İsmet Emre