Ammar
04-27-2011, 04:44
Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı temel sorunlardan biri de hiç kuşkusuz Kürt sorunudur. Bu sorunun ilk sırada ve güncel olması, onun tarihi arka planı göz ardı edilmemelidir. Zira Kürt sorunun tarihi, diğer kronik sorunlar gibi cumhuriyet’in kuruluş tarihine kadar uzanır.
Hiçbir siyasi irade, bu sorunun çözümü hususunda samimi bir girişte bulunmamış, bütün çözümler düzenin klasik yöntemine havale edilmiştir. Zaman zaman kısa dönemli heyecan verici girişimler olmuşsa da rejimin ana çözümüyle (yani çözümsüzlükle) tersleştiği için kısa devre yapmış, zaman içinde etkisiz ve nötralize olmuştur. Her siyasi söylem ve eylem, bu sorun üzerinde politik girişimlerini formülize etmiş, etki tepkiyle oluşan her iki cephede/tarafta bu kaynaktan fazlasıyla nemalanmışlardır.
Baskıcı ve yasaklayıcı rejimler toplumlarda daima uyum sorunu çıkarır. Toplumun kabul ettiği temel inanç ve değerler bütünlüğüne karşı olan baskıcı ve despotizm rejimler, çözümü daima şiddet mantığında aramış, farklı düşünce ve sesleri en cani şekilde susturmuşlar. Tek partili dönemde laik rejimin başta din, ifade, örgütlenme ve katılım gibi özgürlükler olmak üzere, her türlü sivil ve siyasi irade tercihleri ret etmesi, inkârcılık zihniyetiyle baskı altına alması toplumu germiş ve devlete karşı mesafeli hale getirmiştir. Bu zihniyetin devamı olan CHP halen bu ilkel ve çağdışı anlayışı politik söylemlerinde destekliyor.
Normal akıl standardına sahip hiç kimse Kürt sorunu inkâr edemez. Sorunun tarihi geçmişi ve bu güne gelen süreci hakkında az çok bir bilgiye sahibiz. Asıl değinmek istediğim husus her zaman tekrarlanan şeylerin devamı değil, tam aksine hiç değinilmeyen, gündeme getirilmeyen bir konudur.
Özellikle Türkiye’deki Kürt halkının baştan beri en büyük sorunlarından biri ‘temsil sorunu’ olmuştur. Her ne kadar Kürt kökenli milletvekilleri parlamentodan eksik olmamışsalar da, bunlar hiçbir zaman Kürt kimliğinin politik temsilcileri olmamışlardır. Çok acı ve kahredici bir durum ki; Kürtler, Kürt olarak değil, ancak bir Türk veya Türkler gibi olarak temsil edilme şansına sahip olmuşlardır. Bundan dolayıdır ki, Kürt kökenli milletvekilleri rejimle uyum sağladıkları ve merkez’le özdeşleştikleri ölçüde sistem tarafından kabul edilmişler. Kürt aşiret ağalarında ve ileri gelenlerinde, Ankara sevdası bir tutku olmuş, itibarlarına etiket olarak, sadece boyunlarına doladıkları kravatlar olmuştur. Bu giyim ve kuşuma yabancı alan mir ve ağalar parlamentoda, sayısal rakam olmanın ötesinde, bir etkiye sahip olamamışlar maalesef. Şöhret, nefis ve isim düşkünü bu önderler! Kürtlere ve Kürtlüğe özgü sorunları kamusal alana taşımaya cesaret edememişler. Ayrıca Kürt sorununa değinirken olayı sadece kimlik üzerinden görmek, gerekçeleri bu düzlemde sıralamak ‘konuyu boyutlandırmak’ olur ki, buda problemli bir yaklaşımdır.
1990’lardan sonra durum tamamıyla değişti. Kürt sorununa olan bakış ve yaklaşım, dış dünyada değişen dengelerin zorlaması ve bazı tarafsız aydınların, düşünürlerin katkısıyla tartışılmaya başlandı. Kürtçe yayınlar yarı resmide olsa, Türkiye piyasasına düştü. Yapılan bütün sınırlama ve kısıtlama engelleri, bu dalganın büyümesine ve yükselmesine adeta katkı yaptı. Kürt sorunun sol tarafını temsil eden sosyalist hareketler, partileşme sürecine girdiler. Eğitim ve deneyimleri daha avantajlı durumda olsan sosyalist Kürt düşünür ve aydınların, sahipsiz sahada rağbet görmeleri, mecalsiz düşlere umut olması sosyolojik bir vakıa olmakla birlikte, eğreti ahlakları ve böbürlenmiş zihniyetleriyle farklı sesleri duyamaz hale gelmişlerdi. Bu bölünmüşlükle birlikte, rejimin yüzde onluk seçim barajı, seçime giren tüm sosyalist Kürt partilerini atıl hale getirmiştir.
Demokrasiyi kendi mizacına dönüştüren Kemalist anlayış, yabancısı olduğu bu yeni düzenin içinde kendisini nasıl savunacağını, milli değerlerini nasıl koruyacağını yeterince bilmediğinden, çoğu zaman devlet olarak kanun dışına çıkmış, göz göre göre derinleşen güçlerin kirli eliyle suç işlemiştir.
Devam edecek…
Hürseda Haber / İsmail Kasımoğlu
Hiçbir siyasi irade, bu sorunun çözümü hususunda samimi bir girişte bulunmamış, bütün çözümler düzenin klasik yöntemine havale edilmiştir. Zaman zaman kısa dönemli heyecan verici girişimler olmuşsa da rejimin ana çözümüyle (yani çözümsüzlükle) tersleştiği için kısa devre yapmış, zaman içinde etkisiz ve nötralize olmuştur. Her siyasi söylem ve eylem, bu sorun üzerinde politik girişimlerini formülize etmiş, etki tepkiyle oluşan her iki cephede/tarafta bu kaynaktan fazlasıyla nemalanmışlardır.
Baskıcı ve yasaklayıcı rejimler toplumlarda daima uyum sorunu çıkarır. Toplumun kabul ettiği temel inanç ve değerler bütünlüğüne karşı olan baskıcı ve despotizm rejimler, çözümü daima şiddet mantığında aramış, farklı düşünce ve sesleri en cani şekilde susturmuşlar. Tek partili dönemde laik rejimin başta din, ifade, örgütlenme ve katılım gibi özgürlükler olmak üzere, her türlü sivil ve siyasi irade tercihleri ret etmesi, inkârcılık zihniyetiyle baskı altına alması toplumu germiş ve devlete karşı mesafeli hale getirmiştir. Bu zihniyetin devamı olan CHP halen bu ilkel ve çağdışı anlayışı politik söylemlerinde destekliyor.
Normal akıl standardına sahip hiç kimse Kürt sorunu inkâr edemez. Sorunun tarihi geçmişi ve bu güne gelen süreci hakkında az çok bir bilgiye sahibiz. Asıl değinmek istediğim husus her zaman tekrarlanan şeylerin devamı değil, tam aksine hiç değinilmeyen, gündeme getirilmeyen bir konudur.
Özellikle Türkiye’deki Kürt halkının baştan beri en büyük sorunlarından biri ‘temsil sorunu’ olmuştur. Her ne kadar Kürt kökenli milletvekilleri parlamentodan eksik olmamışsalar da, bunlar hiçbir zaman Kürt kimliğinin politik temsilcileri olmamışlardır. Çok acı ve kahredici bir durum ki; Kürtler, Kürt olarak değil, ancak bir Türk veya Türkler gibi olarak temsil edilme şansına sahip olmuşlardır. Bundan dolayıdır ki, Kürt kökenli milletvekilleri rejimle uyum sağladıkları ve merkez’le özdeşleştikleri ölçüde sistem tarafından kabul edilmişler. Kürt aşiret ağalarında ve ileri gelenlerinde, Ankara sevdası bir tutku olmuş, itibarlarına etiket olarak, sadece boyunlarına doladıkları kravatlar olmuştur. Bu giyim ve kuşuma yabancı alan mir ve ağalar parlamentoda, sayısal rakam olmanın ötesinde, bir etkiye sahip olamamışlar maalesef. Şöhret, nefis ve isim düşkünü bu önderler! Kürtlere ve Kürtlüğe özgü sorunları kamusal alana taşımaya cesaret edememişler. Ayrıca Kürt sorununa değinirken olayı sadece kimlik üzerinden görmek, gerekçeleri bu düzlemde sıralamak ‘konuyu boyutlandırmak’ olur ki, buda problemli bir yaklaşımdır.
1990’lardan sonra durum tamamıyla değişti. Kürt sorununa olan bakış ve yaklaşım, dış dünyada değişen dengelerin zorlaması ve bazı tarafsız aydınların, düşünürlerin katkısıyla tartışılmaya başlandı. Kürtçe yayınlar yarı resmide olsa, Türkiye piyasasına düştü. Yapılan bütün sınırlama ve kısıtlama engelleri, bu dalganın büyümesine ve yükselmesine adeta katkı yaptı. Kürt sorunun sol tarafını temsil eden sosyalist hareketler, partileşme sürecine girdiler. Eğitim ve deneyimleri daha avantajlı durumda olsan sosyalist Kürt düşünür ve aydınların, sahipsiz sahada rağbet görmeleri, mecalsiz düşlere umut olması sosyolojik bir vakıa olmakla birlikte, eğreti ahlakları ve böbürlenmiş zihniyetleriyle farklı sesleri duyamaz hale gelmişlerdi. Bu bölünmüşlükle birlikte, rejimin yüzde onluk seçim barajı, seçime giren tüm sosyalist Kürt partilerini atıl hale getirmiştir.
Demokrasiyi kendi mizacına dönüştüren Kemalist anlayış, yabancısı olduğu bu yeni düzenin içinde kendisini nasıl savunacağını, milli değerlerini nasıl koruyacağını yeterince bilmediğinden, çoğu zaman devlet olarak kanun dışına çıkmış, göz göre göre derinleşen güçlerin kirli eliyle suç işlemiştir.
Devam edecek…
Hürseda Haber / İsmail Kasımoğlu