Meftun
09-11-2007, 18:44
Bugünün haz ve eğlence sektörüyle beslenerek büyüyen çocukları için vurdulu kırdılı bilgisayar oyunları oynamak sanki doğuştan sahip oldukları bir hak.
"Bu kadar adamı bir tuşla öldürüyorsun, yazık olmuyor mu, neymiş suçları?" diye sorduğunuzda sizi kendilerince teskin ediyorlar: "Görev icabı öldürüyorum."
Şiddet uygulamayı ve saldırganlığı bir teknolojik imkân, yaratıcılık ve doğallık olarak gören çocuklar, saldırganlığa geçerli sebepler üretmek için zorluk çekmeyecekler büyüdükçe. Yıllar önce, 6-7 Eylül olaylarında ellerindeki sopalarla, balyozlarla saldırganların gelip gayrimüslimlerin dükkânlarını, işyerlerini kundaklamaları için de bir son dakika gerekçesi bulunmuştu. Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atıldığı söylenmişti. Böylesine uyduruk bir haber, şiddeti meşrulaştırmak için yetmiş artmıştı bile.
11 Eylül sonrası ise iftiraya, yalan habere pek gereksinmiyoruz. Niyet okumak diye son derece dâhiyane bir gerekçe bulundu çünkü. Bush ve ekibinden ithal ettiğimiz 'önleyici savaş doktrini' sayesinde görev icabı öldürmek, saldırmak, yok etmek daha kolay artık. Öteki gelip seni nasılsa arkadan vuracaktır, toprağında gözü vardır, istihdam olanaklarını kurutacaktır vesaire. Böyle bir vehim, en kolay ötekileştirdiğimiz 'yerli' ve 'yabancı' azınlıklardan toplu olarak nefret etmemize yetebiliyor.
Ülkemizde kaçak olarak yaşayan bir yabancı, aşağılanmalara uğrayabiliyor, iftiralarla baş etmekte zorlanıyor, başı beladan kurtulamıyor. Kimi de Nijeryalı Festus Okey gibi gözaltında öldüğü halde bir doyurucu açıklama bile yapılması çok görülüyor. Yabancı olmak: Saldırmak ve yok etmek için başlı başına bir gerekçe oldu. Sanırım bugün artık niyet okumak bile gerekmiyor.
Dolapdere'de Avrupa'ya kapağı atma hayalleriyle küçücük odalarda üst üste yaşayan Afrikalılar geçici işlerde, özellikle de inşaatlarda iki kuruşa çalışıyorlar, kimi de fuhuş ve uyuşturucu işine giriyor. Sığınma hakları tanınmadığı için, burada kaçak olarak yaşamaktan başka bir yol bulamıyorlar. Bugünün 'sahipsiz' kalmış kaçakları tekneleri battığında veya sığındıkları kamyonlarda havasızlıktan ölme tehlikesi atlattıklarında haber oluyorlar; ama ölenler veya geri dönmeyenlerin âkıbeti de yakından takip edilmiyor kamuoyunda.
Batı'nın yabancıları da bu zımnî olarak kabul görmüş saldırganlıktan nasibini alıyor. İsviçre'deki seçim kampanyasında 'daha fazla güvenlik' gerekçesiyle yapıldığı iddia edilen bir afişte ülke bayrağının önünde yer alan üç beyaz koyun, göçmenleri simgeleyen siyah bir koyunu tekmelerken resmedilebiliyor. Afiş, bir Neo Nazi grubunun işi değil, aksine, koalisyon ortağı olan bir partiye ait. Aynı parti şu sıralar, 18 yaş altındaki suçlu göçmenlerin aileleriyle birlikte ülkeden çıkarılmasını sağlayacak bir yasa teklifi üzerinde çalışıyor.
Batı'nın tam bir haçlı ruhuyla hareket ettiğinden dem vuran, Avrupa'daki yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın gitgide arttığından ve küresel bir tehdide yol açacağından endişe duyan birçok kişi, bu ülkede kendi halinde yaşayan, nefret ve intikam söylemi üretmeden işine gücüne bakan 'yerli' azınlıklarını da kendi topraklarında 'yabancı'laştırarak saldırganlığın nesnesi haline getirebiliyor. İnsanların boğazının kesilmesi bile yaptıkları ne olursa olsun, 'hak' görülerek meşrulaştırılıyor.
Malatya ile Elazığ takımları arasında oynanan futbol maçında, taraftarlardan bazıları 'Ermeni Malatya' diye slogan atınca kavga kopuveriyor. 'Ermeni' sözcüğü saldırganlık için başlı başına bir gerekçe. Ermeni ailelerin bugün burada kalan üç beşinden birinde doğmuş bir genç olabilirdiniz. Nasıl yaşardınız? Müslüman olmanın giderek terörizmle eşdeğer görüldüğü Avrupa'da, Independent gazetesi, çokkültürlülük ile içe kapanmacılık arasında bir bölünme yaşandığını ve bu tehlikeli durumun Avrupa için bir sınav olduğunun altını çiziyor. Peki, yerli ve yabancı azınlıklarına karşı toptan intikamcı hislerle yaklaşarak kim bilir ne çok hayatı haksız yere altüst etmiş bizler için?
11 Eylül 2007, Salı
"Bu kadar adamı bir tuşla öldürüyorsun, yazık olmuyor mu, neymiş suçları?" diye sorduğunuzda sizi kendilerince teskin ediyorlar: "Görev icabı öldürüyorum."
Şiddet uygulamayı ve saldırganlığı bir teknolojik imkân, yaratıcılık ve doğallık olarak gören çocuklar, saldırganlığa geçerli sebepler üretmek için zorluk çekmeyecekler büyüdükçe. Yıllar önce, 6-7 Eylül olaylarında ellerindeki sopalarla, balyozlarla saldırganların gelip gayrimüslimlerin dükkânlarını, işyerlerini kundaklamaları için de bir son dakika gerekçesi bulunmuştu. Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atıldığı söylenmişti. Böylesine uyduruk bir haber, şiddeti meşrulaştırmak için yetmiş artmıştı bile.
11 Eylül sonrası ise iftiraya, yalan habere pek gereksinmiyoruz. Niyet okumak diye son derece dâhiyane bir gerekçe bulundu çünkü. Bush ve ekibinden ithal ettiğimiz 'önleyici savaş doktrini' sayesinde görev icabı öldürmek, saldırmak, yok etmek daha kolay artık. Öteki gelip seni nasılsa arkadan vuracaktır, toprağında gözü vardır, istihdam olanaklarını kurutacaktır vesaire. Böyle bir vehim, en kolay ötekileştirdiğimiz 'yerli' ve 'yabancı' azınlıklardan toplu olarak nefret etmemize yetebiliyor.
Ülkemizde kaçak olarak yaşayan bir yabancı, aşağılanmalara uğrayabiliyor, iftiralarla baş etmekte zorlanıyor, başı beladan kurtulamıyor. Kimi de Nijeryalı Festus Okey gibi gözaltında öldüğü halde bir doyurucu açıklama bile yapılması çok görülüyor. Yabancı olmak: Saldırmak ve yok etmek için başlı başına bir gerekçe oldu. Sanırım bugün artık niyet okumak bile gerekmiyor.
Dolapdere'de Avrupa'ya kapağı atma hayalleriyle küçücük odalarda üst üste yaşayan Afrikalılar geçici işlerde, özellikle de inşaatlarda iki kuruşa çalışıyorlar, kimi de fuhuş ve uyuşturucu işine giriyor. Sığınma hakları tanınmadığı için, burada kaçak olarak yaşamaktan başka bir yol bulamıyorlar. Bugünün 'sahipsiz' kalmış kaçakları tekneleri battığında veya sığındıkları kamyonlarda havasızlıktan ölme tehlikesi atlattıklarında haber oluyorlar; ama ölenler veya geri dönmeyenlerin âkıbeti de yakından takip edilmiyor kamuoyunda.
Batı'nın yabancıları da bu zımnî olarak kabul görmüş saldırganlıktan nasibini alıyor. İsviçre'deki seçim kampanyasında 'daha fazla güvenlik' gerekçesiyle yapıldığı iddia edilen bir afişte ülke bayrağının önünde yer alan üç beyaz koyun, göçmenleri simgeleyen siyah bir koyunu tekmelerken resmedilebiliyor. Afiş, bir Neo Nazi grubunun işi değil, aksine, koalisyon ortağı olan bir partiye ait. Aynı parti şu sıralar, 18 yaş altındaki suçlu göçmenlerin aileleriyle birlikte ülkeden çıkarılmasını sağlayacak bir yasa teklifi üzerinde çalışıyor.
Batı'nın tam bir haçlı ruhuyla hareket ettiğinden dem vuran, Avrupa'daki yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın gitgide arttığından ve küresel bir tehdide yol açacağından endişe duyan birçok kişi, bu ülkede kendi halinde yaşayan, nefret ve intikam söylemi üretmeden işine gücüne bakan 'yerli' azınlıklarını da kendi topraklarında 'yabancı'laştırarak saldırganlığın nesnesi haline getirebiliyor. İnsanların boğazının kesilmesi bile yaptıkları ne olursa olsun, 'hak' görülerek meşrulaştırılıyor.
Malatya ile Elazığ takımları arasında oynanan futbol maçında, taraftarlardan bazıları 'Ermeni Malatya' diye slogan atınca kavga kopuveriyor. 'Ermeni' sözcüğü saldırganlık için başlı başına bir gerekçe. Ermeni ailelerin bugün burada kalan üç beşinden birinde doğmuş bir genç olabilirdiniz. Nasıl yaşardınız? Müslüman olmanın giderek terörizmle eşdeğer görüldüğü Avrupa'da, Independent gazetesi, çokkültürlülük ile içe kapanmacılık arasında bir bölünme yaşandığını ve bu tehlikeli durumun Avrupa için bir sınav olduğunun altını çiziyor. Peki, yerli ve yabancı azınlıklarına karşı toptan intikamcı hislerle yaklaşarak kim bilir ne çok hayatı haksız yere altüst etmiş bizler için?
11 Eylül 2007, Salı