Ayşe_Berra
02-21-2008, 02:58
MELEKLER KAR TAŞIR MI HİÇ ANNE?
Bu yazı KAR’a yazıldı…
Kimse bu yazıda edebi bir değer aramasın.
Çünkü Kar geçince geçecek…
Bu yazı suya yazıldı…
“Pencereden kar geliyor,
Gurbet bana zor geliyor,
Sevdiğimi eller almış,
O da bana ar geliyor,
Aman annem,
O da bana ar geliyor, ben öleyim…”
Kar’a olan sevdamı bilen eş dostun telefonları ile uyandım dün sabah. Hepsi anlaşmış gibi aynı şeyi söylüyor:
- Pencerenden bir bak!
Uzanıp, başucumdaki simsiyah perdemi aralıyorum ki…
Perdeyi araladığım yerden tamamen açıyor ve kar tanelerinin, rüzgarın ahengine
uygun ritmik dökülüşlerini seyrediyorum…
İçimde sıkıntıyla, hatta kendimle kavgalı uyanmalarıma inat, adı konulmamış bir ferahlıkla uyanıyorum bu sefer; bir his ki anlatamam. Bir müddet öyle oturuyorum, diğer telefonum güne uyanma komutunu beklerken parmak uçlarımdan; ‘Hayır’ diyorum. En azından bir müddet, keyfimi kaçıracak olası bir ses, bir mesaj görmek istemiyorum…
Elimi yüzümü yıkıyor ve hemen salonun penceresinin önüne tekrar geçip, çocuksu bir heyecanla oturarak, seyrediyorum kar’ın tane tane dökülmesini…
Çocukken "nasıl tane tane yağıyorlar, niye yapışmıyorlar o kadar yol gelirken anne" dediğimde, annem; "oğlum onların her birini bir melek indirir, bir kar tanesi de diğerine değmez" diyordu. "Bir kar için bir melek", anlamıyordum; melekler kar taşır mı hiç anne?.. Düşünsenize "on yüz bin milyon kar ve bir o kadar melek"; ama aradan seneler geçecek ve “kar” adlı şiirimin bir yerine o günler şöyle düşecektir:
“Sokak lambalarından süzüldü tane tane
Usul usul indiler birbirine değmeden,
Melekler indirirmiş her bir kar tanesini,
Annem öyle derdi de inanmazdım küçükken…"
Kalmak istiyorum penceremin önünde öylece, en çocuksu halimle… Ve bu ruh hali ile izliyorum sokakta yürüyenleri; yürürken düşenleri, düşerken gülenleri, düşene gülenleri, kar’ı hissederek yürüyenlerle, tamamen düşmemeye özenenleri!..
Seyrediyorum…
Nedendir bilmem arabalar ve insanların ağır ağır yol almalarını oldum olası ben kar’a duyulan saygıya yorarım hep… Mesela dışarıda kar yağarken perdelerini çekip uyuyanları hiç anlamam. Üstelik ben, mutlaka evimin ışıklarını kapatır, bir sokak lambasını kar’ın orkestrası yapar öyle seyrederim o muhteşem eseri: Yer beyaz, gök kızıla çalan bir tül gibi, ve perdeyi çekip uyusam; “kar’ın dile gelip madem siz uyuyorsunuz, e ben niye yağıyorum o zaman” deyip, çekip gideceğine inanırım ve kıyamam.
Evet, pencerenin önünde ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum ama hiç geçmesin dediğim anlardan olduğunu iyi biliyorum. Sonra bir an irkiliyor ve "Hemen toparlan, çık" diyorum kendime. Dışarısı seni bekliyor…
“HER YERDE KAR VAR, KALBİM SENİN BU GECE”
Günlük planımızda bir sahnem var… Ömer, (menajerim) akşamki diğer programı erteleyebilirse, kar altında kendime bir senfoni ısmarlamak istediğimi hatırlatıyorum…
Ve sahnemiz için kar altında yavaş yavaş Sultanahmet’e gidiyoruz. İstanbul sakin. Trafik yok… Herkes evinde... "Benim en sevdiğim İstanbul, bu işte" diyorum. Kar yağıyor ben gidiyorum, ben yağıyorum kar gidiyor ve bütün İstanbul halkına teşekkür ediyorum, bize göstermiş olduğu anlayıştan dolayı. Yani beni, sevdiğimle baş başa bıraktıkları için…
Yerebatan Sarnıcına geliyoruz… Sevgili ağabeyim Sunay Akın ile beraber bir programımız var burada; ben şiirlerle o sohbetiyle tarihi mekanda gençlerle buluşup İstanbul’u anlatmak için…
İstanbul anlatılır mı?
Ya kar?..
Aklım dışarıda… Ben sahneye çıkar çıkmaz bir göz işareti ile soruyorum Ömer’e, "Ne yaptın diğer programı?..."
Cevap mükemmel:
- "İstediğin gibi abi…"
Programı tamamlıyorum. Dışarı çıkıyorum… Yüzüme bir ayaz yiyorum ki, dokunmuyor bile; "Ankara ayazı gibi" diyor, saygı duyuyorum… Tarihi mekanın kapısı kalabalık, fotoğraf çektirmek isteyeler var… O kar altında veriyoruz pozları ve kaçar adım değil, donar adım gidiyoruz arabaya.
- "Çek" diyorum Ömer’e, "boğaza çek ama Eyüp’ten dönerek geç…"
Ve boğaz…
Ve fırtına…
Ve ayaz…
Kar tanelerinin helezonik dönüşlerle denize düşüşü, yine kar tanelerinin ahenkle otomobilimizin camından süzülüşü... Ben buğulanan cam sanıyorum, bakıyorum ki gözlerim… Dışarısı fırtına ve o fırtınada deli gibi dönenip duran bize benzer iki kaçık martı… Üstüne çay söylüyor Ömer arabaya; karanlıktan çıkan aydınlık yüzlü bir çocuğun üşümüş ellerinden alıyoruz çayı…
Ömer, yeni aldığı "İstanbul Şarkıları" albümünü sürüyor cd çalara ve bir köy ağası rahatlığında, yayılıyorum arabaya…
Ve eve doğru yol alırken dilimde Yahya Kemal’in “KAR” şiiri…
“Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.
Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,
Bir erganun âhengi yayılmakta derinden...
Duydumsa da zevk almadım İslâv kederinden.
Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.
Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle,
Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.
Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık!
Bedirhan gökçe
Bu yazı KAR’a yazıldı…
Kimse bu yazıda edebi bir değer aramasın.
Çünkü Kar geçince geçecek…
Bu yazı suya yazıldı…
“Pencereden kar geliyor,
Gurbet bana zor geliyor,
Sevdiğimi eller almış,
O da bana ar geliyor,
Aman annem,
O da bana ar geliyor, ben öleyim…”
Kar’a olan sevdamı bilen eş dostun telefonları ile uyandım dün sabah. Hepsi anlaşmış gibi aynı şeyi söylüyor:
- Pencerenden bir bak!
Uzanıp, başucumdaki simsiyah perdemi aralıyorum ki…
Perdeyi araladığım yerden tamamen açıyor ve kar tanelerinin, rüzgarın ahengine
uygun ritmik dökülüşlerini seyrediyorum…
İçimde sıkıntıyla, hatta kendimle kavgalı uyanmalarıma inat, adı konulmamış bir ferahlıkla uyanıyorum bu sefer; bir his ki anlatamam. Bir müddet öyle oturuyorum, diğer telefonum güne uyanma komutunu beklerken parmak uçlarımdan; ‘Hayır’ diyorum. En azından bir müddet, keyfimi kaçıracak olası bir ses, bir mesaj görmek istemiyorum…
Elimi yüzümü yıkıyor ve hemen salonun penceresinin önüne tekrar geçip, çocuksu bir heyecanla oturarak, seyrediyorum kar’ın tane tane dökülmesini…
Çocukken "nasıl tane tane yağıyorlar, niye yapışmıyorlar o kadar yol gelirken anne" dediğimde, annem; "oğlum onların her birini bir melek indirir, bir kar tanesi de diğerine değmez" diyordu. "Bir kar için bir melek", anlamıyordum; melekler kar taşır mı hiç anne?.. Düşünsenize "on yüz bin milyon kar ve bir o kadar melek"; ama aradan seneler geçecek ve “kar” adlı şiirimin bir yerine o günler şöyle düşecektir:
“Sokak lambalarından süzüldü tane tane
Usul usul indiler birbirine değmeden,
Melekler indirirmiş her bir kar tanesini,
Annem öyle derdi de inanmazdım küçükken…"
Kalmak istiyorum penceremin önünde öylece, en çocuksu halimle… Ve bu ruh hali ile izliyorum sokakta yürüyenleri; yürürken düşenleri, düşerken gülenleri, düşene gülenleri, kar’ı hissederek yürüyenlerle, tamamen düşmemeye özenenleri!..
Seyrediyorum…
Nedendir bilmem arabalar ve insanların ağır ağır yol almalarını oldum olası ben kar’a duyulan saygıya yorarım hep… Mesela dışarıda kar yağarken perdelerini çekip uyuyanları hiç anlamam. Üstelik ben, mutlaka evimin ışıklarını kapatır, bir sokak lambasını kar’ın orkestrası yapar öyle seyrederim o muhteşem eseri: Yer beyaz, gök kızıla çalan bir tül gibi, ve perdeyi çekip uyusam; “kar’ın dile gelip madem siz uyuyorsunuz, e ben niye yağıyorum o zaman” deyip, çekip gideceğine inanırım ve kıyamam.
Evet, pencerenin önünde ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum ama hiç geçmesin dediğim anlardan olduğunu iyi biliyorum. Sonra bir an irkiliyor ve "Hemen toparlan, çık" diyorum kendime. Dışarısı seni bekliyor…
“HER YERDE KAR VAR, KALBİM SENİN BU GECE”
Günlük planımızda bir sahnem var… Ömer, (menajerim) akşamki diğer programı erteleyebilirse, kar altında kendime bir senfoni ısmarlamak istediğimi hatırlatıyorum…
Ve sahnemiz için kar altında yavaş yavaş Sultanahmet’e gidiyoruz. İstanbul sakin. Trafik yok… Herkes evinde... "Benim en sevdiğim İstanbul, bu işte" diyorum. Kar yağıyor ben gidiyorum, ben yağıyorum kar gidiyor ve bütün İstanbul halkına teşekkür ediyorum, bize göstermiş olduğu anlayıştan dolayı. Yani beni, sevdiğimle baş başa bıraktıkları için…
Yerebatan Sarnıcına geliyoruz… Sevgili ağabeyim Sunay Akın ile beraber bir programımız var burada; ben şiirlerle o sohbetiyle tarihi mekanda gençlerle buluşup İstanbul’u anlatmak için…
İstanbul anlatılır mı?
Ya kar?..
Aklım dışarıda… Ben sahneye çıkar çıkmaz bir göz işareti ile soruyorum Ömer’e, "Ne yaptın diğer programı?..."
Cevap mükemmel:
- "İstediğin gibi abi…"
Programı tamamlıyorum. Dışarı çıkıyorum… Yüzüme bir ayaz yiyorum ki, dokunmuyor bile; "Ankara ayazı gibi" diyor, saygı duyuyorum… Tarihi mekanın kapısı kalabalık, fotoğraf çektirmek isteyeler var… O kar altında veriyoruz pozları ve kaçar adım değil, donar adım gidiyoruz arabaya.
- "Çek" diyorum Ömer’e, "boğaza çek ama Eyüp’ten dönerek geç…"
Ve boğaz…
Ve fırtına…
Ve ayaz…
Kar tanelerinin helezonik dönüşlerle denize düşüşü, yine kar tanelerinin ahenkle otomobilimizin camından süzülüşü... Ben buğulanan cam sanıyorum, bakıyorum ki gözlerim… Dışarısı fırtına ve o fırtınada deli gibi dönenip duran bize benzer iki kaçık martı… Üstüne çay söylüyor Ömer arabaya; karanlıktan çıkan aydınlık yüzlü bir çocuğun üşümüş ellerinden alıyoruz çayı…
Ömer, yeni aldığı "İstanbul Şarkıları" albümünü sürüyor cd çalara ve bir köy ağası rahatlığında, yayılıyorum arabaya…
Ve eve doğru yol alırken dilimde Yahya Kemal’in “KAR” şiiri…
“Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.
Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,
Bir erganun âhengi yayılmakta derinden...
Duydumsa da zevk almadım İslâv kederinden.
Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.
Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle,
Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.
Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık!
Bedirhan gökçe