ceyhanli
12-24-2007, 20:27
Menemen
Topkapı Sarayı’ndaki o meşhur tahtı nice nesiller hep aynı bildik. Taht, Yavuz Sultan Selim karşısında mağlup olan Safevi hükümdarına aitti. Mağlubiyet üzerine harp meydanında bırakıp kaçmıştı. Şüphesiz ki öyle bir tahtın öyle bir zorlu muharebede olmaması gerektiğini mantık söylüyordu. Ama neylersiniz ki tarih böyle demekteydi. Tarihi nasıl tekzip edebilirdik. O yüzden hem mekteplerdeki tarih kitaplarında okuyanlar ve hem de Sarayı gezenler onu Şah İsmail’in diye bile geldik. Derken bu yakınlarda tarihi yine tarih tekzip etti/yalanladı. Kaç nesil ve kaç zaman Şah İsmail’den kalan ganimet mallarından diye belletilen muhteşem taht, İran’ın Afşar asıllı hükümdarı Nadir Şah’ın hediyesiydi. Öyle tahmin ediyoruz ki Nadir Şah, şiadan ehli sünnete geçince bu tahtı bir hediye olarak göndermişti.
Tarih bilmeden de kasten de çarpıtılabilir.
Bu tarihin aldanmasıdır.
Aldanan tarih de gelen nesilleri aldatır.
Halbuki tarih, hüküm cümlesi, son sözdür.
Bir tarihi yapanlar vardır. Bir de yazanlar. Tarihi yapanlar, onun aktörleridir. Askerdir, devlet adamıdır, fikir adamıdır, kâşiftir vs. Bunlar ne ise odur. Niyetleriyle, ihtiraslarıyla, yapabildikleri ve yapamadıklarıyla odur. Yazanlarsa bunlar hakkında hüküm cümlesini koyanlardır. Tarihi yapanlar, daha ziyade tarihi yazanların kalemiyle kahraman veya başka bir şey olurlar.
Okullarda belli takvim günlerinde belli olaylarla şartlandırma çalışmaları oldu. Bunlardan birincisi 31 Mart vak’asıydı. Diğeri Menemen olayları, diğer adıyla Kubilay vak’ası.
31 Mart vak’ası artık bitti. Çünkü resmi tarih, araştırmacı tarih karşısında tutunamadı. Araştırmalar, gerçeklerin ders kitapları ve merasim söylevlerinde anlatıldığı gibi olmadığını ortaya koydu. II. Abdülhamid Hanın portresinden çamurlar silindikçe 31 Mart iddiaları çöktü. 31 Mart vak’ası tertip edilerek zikredilen padişah devrilmiş, bir zaman sonra yeni iktidar Türkiye’yi I. Dünya Harbine sokmuş ve bugün de devam eden gaileler bu milletin başına sarılmıştı. Belli ki işin içinde dış mihraklar var. Tertipçiler 3 kişiydi, Ali Sami Yen, Tevfik Sırrı Gür ve Rıza Tevfik Bölükbaşı. Sonuncu kişi ölüm döşeğindeyken Necip Fazıl’ı çağırtır. Ona bir özür name olan “Sultan Hamid’in Ruhundan İstimdat” ismindeki şiirini verir ve vak’anın iç yüzünü anlatır. Aynı zamanda filozof da denen şair, dün sövdüğüne bugün “Koca Hünkâr” demektedir. Vak’ayı bu 3 kişi tertiplemiş, galeyan ve taşkınlıkları bunlar tezgâhlamışlardır. Yıllar sonra böyle bir şiir yazınca sistem, itirafçıyı ademe/yokluğa mahkum etmesine mukabil birincinin adını İstanbul’da diğerininkini Mersinde bir stada vererek unutulmasınlar istemiştir.
Sonuç olarak ne olmuş? Bir tarih, uzunca bir zaman aldatmış, fakat dediğimiz gibi bu tiyatro onca mağduriyete sebebiyet verdikten sonra bitmiştir.
Menemen olayı ise hız kesmesine rağmen bugün de devam ediyor. Eski günlere nazaran denilenler bir şey değil. İslamiyet’e, Osmanlıya din damlarına ağız dolusu hakaretler edilirdi.
Tarihimizin berbat günlerinden biridir. Bir sabah namazı, mü’minler namazda iken birkaç sarhoş camiyi basar, Sancak-ı şerîfi alarak halkı isyana çağırırlar. Camiye ayakkabıyla girmişlerdir. Görgü şahitlerinin anlatmasına göre bu kimseler o yörenin insanları değildir. Onların o sırada esrar çekmiş olduğunu nakleden kaynaklar da var. Sancağı alıp cami önünde şamata çıkartınca bu sırada Menemen’de asteğmenliğini yapan Mustafa Fethi Efendi, bir müfreze askerle birlikte çapulcuların üstüne yürür. Onları ikaz eder. Ancak fitnecilerin attığı bir kurşunla yere yıkılır. O ara garip bir şey olur. Askerler, karşı ateş açacaklarına kumandanlarını bırakıp kaçarlar. Şahit ve kaynakların iddiasına göre askerlerin tüfeklerinde mermi de yoktur. Bir çapulcu, bıçağını çekerek zavallı asteğmenin kafasını hunharca gövdesinden ayırır. Sarsıntı büyük olur. Uzaktan yakından çok din adamı Menemen’e celp edilir. İstiklal Mahkemesi, idam kararları verir. Kararlar infaz edilir. Halbuki o insanların bu zulümle, bir yedek subayın feci şekilde canını vermekle alakası yoktur. Meçhul birileri cinayet işler, juri de hukuku katleder. Şarlatanları kimin o vakitte oraya sevk ettiği bir gün herhalde ortaya çıkacaktır.
Hani Ermeni iddiaları karşısında ne diyoruz?
Tarihi tarihçilere bırakalım.
Aynı şekilde içerdeki bu ve benzeri aydınlanmaya muhtaç olayları da tarihçilere bırakalım. Düne dair yaşanan acı, tatlı, iyi kötü her şey bu milletin mazisi. Bazısıyla iftihar edecek bazısıyla üzüleceğiz. Ama her ne olursa olsun hakikati bilelim. Ki ders çıkartalım. Aldanan ve aldatan tarih dönemi bitmeli. Bunun için de tarihçi çok namuslu olmalı. Kalemini satmamalı. O aldatınca tarih aldanmakta ve aldatmakta. Bırakınız din adamlarını sıradan bir insan bile bir kişinin boğazının kesilerek öldürülmesine rıza gösterebilir mi? Evvela İslamiyet bunu yasaklamakta. Bu muhakkak ki canavarlık. Fakat kim veya kimler yaptırdı? O çapulcular kimlerdi?
Rahim Er
Topkapı Sarayı’ndaki o meşhur tahtı nice nesiller hep aynı bildik. Taht, Yavuz Sultan Selim karşısında mağlup olan Safevi hükümdarına aitti. Mağlubiyet üzerine harp meydanında bırakıp kaçmıştı. Şüphesiz ki öyle bir tahtın öyle bir zorlu muharebede olmaması gerektiğini mantık söylüyordu. Ama neylersiniz ki tarih böyle demekteydi. Tarihi nasıl tekzip edebilirdik. O yüzden hem mekteplerdeki tarih kitaplarında okuyanlar ve hem de Sarayı gezenler onu Şah İsmail’in diye bile geldik. Derken bu yakınlarda tarihi yine tarih tekzip etti/yalanladı. Kaç nesil ve kaç zaman Şah İsmail’den kalan ganimet mallarından diye belletilen muhteşem taht, İran’ın Afşar asıllı hükümdarı Nadir Şah’ın hediyesiydi. Öyle tahmin ediyoruz ki Nadir Şah, şiadan ehli sünnete geçince bu tahtı bir hediye olarak göndermişti.
Tarih bilmeden de kasten de çarpıtılabilir.
Bu tarihin aldanmasıdır.
Aldanan tarih de gelen nesilleri aldatır.
Halbuki tarih, hüküm cümlesi, son sözdür.
Bir tarihi yapanlar vardır. Bir de yazanlar. Tarihi yapanlar, onun aktörleridir. Askerdir, devlet adamıdır, fikir adamıdır, kâşiftir vs. Bunlar ne ise odur. Niyetleriyle, ihtiraslarıyla, yapabildikleri ve yapamadıklarıyla odur. Yazanlarsa bunlar hakkında hüküm cümlesini koyanlardır. Tarihi yapanlar, daha ziyade tarihi yazanların kalemiyle kahraman veya başka bir şey olurlar.
Okullarda belli takvim günlerinde belli olaylarla şartlandırma çalışmaları oldu. Bunlardan birincisi 31 Mart vak’asıydı. Diğeri Menemen olayları, diğer adıyla Kubilay vak’ası.
31 Mart vak’ası artık bitti. Çünkü resmi tarih, araştırmacı tarih karşısında tutunamadı. Araştırmalar, gerçeklerin ders kitapları ve merasim söylevlerinde anlatıldığı gibi olmadığını ortaya koydu. II. Abdülhamid Hanın portresinden çamurlar silindikçe 31 Mart iddiaları çöktü. 31 Mart vak’ası tertip edilerek zikredilen padişah devrilmiş, bir zaman sonra yeni iktidar Türkiye’yi I. Dünya Harbine sokmuş ve bugün de devam eden gaileler bu milletin başına sarılmıştı. Belli ki işin içinde dış mihraklar var. Tertipçiler 3 kişiydi, Ali Sami Yen, Tevfik Sırrı Gür ve Rıza Tevfik Bölükbaşı. Sonuncu kişi ölüm döşeğindeyken Necip Fazıl’ı çağırtır. Ona bir özür name olan “Sultan Hamid’in Ruhundan İstimdat” ismindeki şiirini verir ve vak’anın iç yüzünü anlatır. Aynı zamanda filozof da denen şair, dün sövdüğüne bugün “Koca Hünkâr” demektedir. Vak’ayı bu 3 kişi tertiplemiş, galeyan ve taşkınlıkları bunlar tezgâhlamışlardır. Yıllar sonra böyle bir şiir yazınca sistem, itirafçıyı ademe/yokluğa mahkum etmesine mukabil birincinin adını İstanbul’da diğerininkini Mersinde bir stada vererek unutulmasınlar istemiştir.
Sonuç olarak ne olmuş? Bir tarih, uzunca bir zaman aldatmış, fakat dediğimiz gibi bu tiyatro onca mağduriyete sebebiyet verdikten sonra bitmiştir.
Menemen olayı ise hız kesmesine rağmen bugün de devam ediyor. Eski günlere nazaran denilenler bir şey değil. İslamiyet’e, Osmanlıya din damlarına ağız dolusu hakaretler edilirdi.
Tarihimizin berbat günlerinden biridir. Bir sabah namazı, mü’minler namazda iken birkaç sarhoş camiyi basar, Sancak-ı şerîfi alarak halkı isyana çağırırlar. Camiye ayakkabıyla girmişlerdir. Görgü şahitlerinin anlatmasına göre bu kimseler o yörenin insanları değildir. Onların o sırada esrar çekmiş olduğunu nakleden kaynaklar da var. Sancağı alıp cami önünde şamata çıkartınca bu sırada Menemen’de asteğmenliğini yapan Mustafa Fethi Efendi, bir müfreze askerle birlikte çapulcuların üstüne yürür. Onları ikaz eder. Ancak fitnecilerin attığı bir kurşunla yere yıkılır. O ara garip bir şey olur. Askerler, karşı ateş açacaklarına kumandanlarını bırakıp kaçarlar. Şahit ve kaynakların iddiasına göre askerlerin tüfeklerinde mermi de yoktur. Bir çapulcu, bıçağını çekerek zavallı asteğmenin kafasını hunharca gövdesinden ayırır. Sarsıntı büyük olur. Uzaktan yakından çok din adamı Menemen’e celp edilir. İstiklal Mahkemesi, idam kararları verir. Kararlar infaz edilir. Halbuki o insanların bu zulümle, bir yedek subayın feci şekilde canını vermekle alakası yoktur. Meçhul birileri cinayet işler, juri de hukuku katleder. Şarlatanları kimin o vakitte oraya sevk ettiği bir gün herhalde ortaya çıkacaktır.
Hani Ermeni iddiaları karşısında ne diyoruz?
Tarihi tarihçilere bırakalım.
Aynı şekilde içerdeki bu ve benzeri aydınlanmaya muhtaç olayları da tarihçilere bırakalım. Düne dair yaşanan acı, tatlı, iyi kötü her şey bu milletin mazisi. Bazısıyla iftihar edecek bazısıyla üzüleceğiz. Ama her ne olursa olsun hakikati bilelim. Ki ders çıkartalım. Aldanan ve aldatan tarih dönemi bitmeli. Bunun için de tarihçi çok namuslu olmalı. Kalemini satmamalı. O aldatınca tarih aldanmakta ve aldatmakta. Bırakınız din adamlarını sıradan bir insan bile bir kişinin boğazının kesilerek öldürülmesine rıza gösterebilir mi? Evvela İslamiyet bunu yasaklamakta. Bu muhakkak ki canavarlık. Fakat kim veya kimler yaptırdı? O çapulcular kimlerdi?
Rahim Er