CeVHeR
12-14-2007, 01:44
Biliyorsunuz, Türkiye'de bitmez-tükenmez bir "dokunulmazlık" tartışması var... Özellikle CHP'liler, her ağızlarını açtıklarında, mutlaka "dokunulmazlık" konusuna dokunuyorlar... Ancak, her ne hikmetse, sadece "milletvekili dokunulmazlığı"nın kaldırılmasını istiyorlar... Yani, "milletin seçtikleri"ne dokunulsun ama "devletin atadıkları"nın kılına dokunulmasın... Böylesine absürd bir talep!.. Bu talebe cevap veren AK Parti kurmayları ve Hükümet üyeleri; "Eyvallah" diyorlar, "Dokunulmazlıkların kaldırılmasına eyvallah!.. Ancak, sadece milletvekillerinin değil, herkesin dokunulmazlığını kaldıralım!.. Eğer dokunulacaksa, herkese dokunulsun!"
İşte böyle denildiğinde, hoşafın yağı hemen kesiliyor ve CHP'liler, "dut yemiş bülbül" rolü oynamaya başlıyor... Oynamasın da n'aapsın, "atanmış"lara dokunulması demek; "hizipçilik"lerin, "yolsuzluk"ların, "hortumlama"ların, "ideolojik kadrolaşma"ların deşifre olması demek!..
CHP de, böyle bir "deşifre"yi istemez elbette!..
Ama, "dokunulmazlık" lâfını da dilinden düşürmez!.. Hani, "tribünlere oynama" derler ya, CHP'liler de hep tribünlere oynar!..
MİLLETVEKİLİNE ZATEN DOKUNULUYOR!
Ne zaman "gündem kabızlığı" çekseler, hemen "dokunulmazlık"ları getirirler gündeme!..
"Milletvekili dokunulmazlığı kaldırılsın! Dokunulmazlık sadece kürsü ile sınırlı kalsın!"
İyi de, niye kaldırılacak milletvekilinin dokunulmazlığı?.. Niye "Kürsü ile sınırlı kalsın" denilerek "yalan" söyleniyor millete?..
Öyle ya; milletvekilinin dokunulmazlığı, zaten "kürsü ile" sınırlı!.. Yani, bir milletvekili bir başka yerde, meselâ birine "hakaret" etse, hakkında "tazminat dâvâsı" açılabilir!..
Eğer kaybederse, "tazminat cezası"nı da çatır çatır öder!..
Peki, nerede kaldı dokunulmazlık?!?..
Paşa paşa dokunuluyor işte!.. Bırakın "vicdan"ını, "cüzdan"ına bile dokunuluyor!..
Peki, meselâ bir "öğretmen"e, bir "profesör"e, bir "bürokrat"a, bir "komutan"a, bir "hakim" veya "savcı"ya dokunulabiliyor mu?..
Hayır!.. Onlara dokunmak için "amirinin izni" şart!.. Aksi halde, kılına dokunamazsın!..
GİT DE REKTÖRLERE DOKUN!
Alın size, bugünkü 1. sayfamızın manşetinde yer alan haber.. Birçok "rektör" hakkında suçlama var ama YÖK, "yargılanmalarına izin vermediği" için, dosyaları "sümenaltı" edilmiş!.. Üniversitelerin yaptığı 690 ihaleden 240'ında "şaibe" tesbit edilmiş ama, gel de yargıla, yargılayabilirsen!..
Niye?.. Çünkü, YÖK izin vermiyor!..
Bazen düşünüyorum da;
Bu ülkede yargılanmaktan kurtulmak için, arkanda "devlet gibi bir dayın" olmalı!.. Öyle ya; "devletin amiri/müdürü" izin vermezse, seni kimse yargılayamaz!..
Ama, meselâ ben... Bir "gazeteci" olarak beni yargılamak için ne "gazete sahibi"nden izin istiyorlar, ne de "TGC Başkanı"ndan!.. Eğer "duruşma"lara bir-iki defa katılmazsan, tutuyorlar kolundan, çıkarıyorlar "hakimin huzuru"na!..
Ne koruma var, ne kollama!..
Oysa ne "hırsızlık" yaptım, ne "yolsuzluk!"
Tek yaptığım yazmak!.. Ama, ben bir "millet"im ya; kim arar, kim sorar?!?..
“YARGITAY HAKİMLERİNE DÂVÂ AÇILAMAZ!”
Bakın, bütün bu yazdıklarıma "canlı bir örnek" vermek istiyorum... Evet, Halil Hilmi Müftüoğlu'nun yaşadıklarını aktarmak ve Türkiye'de, "hukukun üstünlüğü"nün değil, "hukukçunun üstünlüğü"nün geçerli olduğunu dikkatlerinize sunmak istiyorum...
Halil Hilmi Müftüoğlu; Bilim Araştırma Vakfı Dâvâsı kapsamında yargılanan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır..
Bu dâvâ esnasında karşılaştığı bazı "hukuka aykırılıklar" sebebiyle "Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin 5 üyesi hakkında" tazminat dâvâsı açar!..
Gerisini, Halil Hilmi Müftüoğlu'nun kendi kaleminden okuyalım:
"Dâvâmı ele alan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu "Yargıtay hakimlerine karşı tazminat davası açılamayacağı"nı belirterek dava dilekçemi bana iade etmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, dilekçemin iadesine gerekçe olarak da "Yargıtay hakimlerine karşı hukuk davası açılamayacağını" söyleyen bir içtihadı göstermiştir.
Ben bunun büyük bir adaletsizlik olduğu kanısındayım.
Çünkü;
Birincisi, bizim yasalarımıza göre herkese karşı hukuk dâvâsı açmak serbesttir. Yasalarımızda, aleyhine hukuk davası açılması yasaklanan hiç kimse yoktur.
Hatta açılmaktadır.
Yargıtay üyelerinin, yasalarımızın Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanına bile tanımadığı bir ayrıcalığı neye dayanarak kendi kendilerine tanıyabildiklerini anlamakta doğrusu güçlük çekiyorum.
İkincisi, 2797 sayılı Yargıtay Yasası'nın 13/2. maddesi Yargıtay üyeleri aleyhinde tazminat davası açılabileceğini, aynı yasanın 15/3. maddesi ise bu davalara bakmaya Hukuk Genel Kurulu'nun yetkili olduğunu belirtmektedir.
Yani yasalarımız Yargıtay üyelerine dava açmaya açıkça izin vermiştir. Yargıtay üyelerinin; kendileri aleyhinde kanunlarca düzenlenmiş olan bir yargı yolunu bu şekilde kapamış olmaları anlaşılabilir değildir.
Bu adaletsiz uygulamanın mantıksızlığına ilişkin daha fazla sebep saymayı gereksiz buluyorum.
İstanbul 6. DGM eski Başkanı Sedat Karagül'ün bu yıl yayınlanan bir röportajında yer verdiği "... Bana dosyadaki delillere göre karar vermiyor muydun diyorlar. Hangi delillerden bahsediyorsunuz Allah aşkına. Açık delile karşı bile rahatlıkla beraat verilebilir. Yargıtay bile görmezden geliyor. Dava büyüdükçe şaibe de büyüyor..." şeklindeki sözleri, bu gibi uygulamaların yayıldığını gösteriyor.
Benim yaşadığım olaya gelince... Benim yargılananları arasında bulunduğum Bilim Araştırma Vakfı Davası 24.11.2005 tarihinde "zamanaşımı" kararıyla bitti. Davası zamanaşımına girmeyenler de 17.11.2006 tarihinde "beraat" ettiler. Beraat kararı da zamanaşımı kararı da savcılığın mütalaası doğrultusunda oybirliğiyle verilmiş kararlardı.
Temyiz üzerine dosya Yargıtay 8. Ceza Dairesi'ne gitti. Daire'nin Zeki Aslan (Başkan), Halil Akdağ, Mehmet Hulusi Özek, Erol Özgenç, Kublay Özkan isimli üyeleri; TCK 313 kapsamında görülen dâvâda verilen zamanaşımı kararını bozmak için, davayı zorlama yorumlarla 4422 sayılı yasa kapsamına sokmaya çalıştılar.
Öyle ki, bu 5 Yargıtay üyesi, sırf davayı 4422 kapsamına sokabilmek adına, bırakın mahkeme veya savcılık tutanaklarını, polis tutanaklarında bile bulunmayan, iddianamede ve polis fezlekesinde dahi yer almayan, dâvâ dosyasının hiçbir yerinde en küçük bir bahsi olmayan, tamamen kendilerinin masabaşında ortaya attıkları hayal mahsulü iddialarla ilâm yazdılar.
Örneğin, Zeki Aslan, Halil Akdağ, Mehmet Hulusi Özek, Erol Özgenç, Kublay Özkan imzasını taşıyan 17.5.2007 tarihli ilamda, aralarında benim de bulunduğum 18 kişinin güya küçük kız çocuklarının ırzına geçip bunları kameraya çektiğimiz şeklinde gerçekdışı bir isnat yer almaktadır.
Bu tamamen "mesnetsiz bir ithamdır" ve bu mesnetsiz itham Yargıtay 8. Ceza Dairesi üyeleri tarafından imzalanan bir karar metninde bulunmaktadır.
"Hakim" vasfıyla bağdaştıramadığım bu hareketleri yetmiyormuş gibi, daha bu metni imzalamayı bile beklemeden, söz konusu yargıçlar bu metni götürüp gazetecilere teslim etmişlerdir.
Oysa, bu sayın üyeler de çok iyi biliyorlar ki BAV Davası'nın 4422 sayılı yasayla ilgisi yoktur çünkü davamızın iddianamesinde öne sürülen ve yargılama sırasında gerçekdışı olduğu anlaşılan iddiaların hepsi 4422 yasasının çıkışından önceki tarihlere aittir.
Zaten bu sebepledir ki; başta 4422 ihlali iddiasıyla açılmış olan bu dâvâda İstanbul DGM "Burada 4422 yoktur" diyerek görevsizlik kararı vermiştir.
EĞER HESAP KORKUSU OLMAZSA
İşte böyle vahim olaylarla başlayan hadiseler sonucunda ben bu 5 Yargıtay üyesine karşı tazminat davası açtım.
Yargıtay Yasası'nın 15/3. maddesinin emredici hükmü gereğince de dava dilekçemi Hukuk Genel Kurulu'na verdim.
Ve sonrasında mektubumun başında sözünü ettiğim "Yargıtay üyelerine karşı dâvâ açılamaz" diyen ve dilekçemi bana iade eden cevabı aldım.
Şimdi, ben de duyarlı insanları göreve çağırıyorum. Yargıtay "Yargı'nın kalbi"dir.
Devletimizin temel kurumlarından biridir.
Hukuk orada şekillenmekte, insanların haklarına ve özgürlüklerine ilişkin nihai söz orada söylenmektedir.
Orasının "bozulmaması" çok önemlidir.
Ama "hesap sorulma korkusu"nun olmadığı yerde "bozulma" kaçınılmazdır. Yargıtay Yasası'nın 13 ve 15. maddelerinde açıkça yer alan bir hukuk yolunun adaletsiz içtihatlarla tıkanması, Yargıtay üyelerinde "ben istediğimi yaparım, kimse benden hesap soramaz" kanısının yerleştirilmesi, birçok masumu mağdur, birçok haksızı da mağrur yapmış olabilir.
Benim bizzat yaşadığım olaylar ve Yargı'nın kendi içinden gelen sesler bu endişemi doğrulamaktadır."
Halil Hilmi Müftüoğlu'nun başına gelenler bunlar... Ve ben, bunca sözün üstüne söz söylemek istemiyorum!..
Çünkü, bu olayda da görüldüğü gibi;
Türkiye'de "hukukun üstünlüğü" yerine; maalesef zaman zaman "üstünlerin hukuku" geçerli olabiliyor!..
Her "gündem kabızlığı" çektiklerinde "dokunulmazlık" sakızını çiğneyenler, şu "üstünlerin hukuku"na da bir el atsalar, acep ne olur!..
Ne o?.. Orası; "Dokunma!.. Cısss" mı?
*************************************************
Bize de mi lo lo?
Hani, avukatın biri, müvekkiline; "Hakimin karşısına çıktığında hiçbir şey söyleme!.. Sadece lo lo de" demiş ve davayı kazanmışlar ya... Adam; duruşma sonrası, "ücretini" isteyen avukata da "lo lo" deyince, avukat; "Bize de mi lo lo." diye yakasına yapışmış ya, bu da böyle bir avukatlık hikâyesi işte...
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok, bir gazeteye verdiği demeçte demiş ki:
"Siyaset yapmadım... Tek bir avukat bile işime siyaset bulaştırdığımı söylerse, Barolar Birliği Başkanlığı'ndan istifa edeceğim!"
Bay Özdemir Özok, bu sözü "kuş uçmaz kervan geçmez bir köy"deki vatandaşa söylese belki yutturur da, benim cevabım açık: "Bize de mi lo lo?"
Çünkü, "CHP delegesi" olan ben değilim... "Yolsuzluk"tan tutuklu Van YYÜ Rektörü Yücel Aşkın'a destek ziyaretinde bulunan ben değilim... "Mitingçi"lerle kol kola eylem yapan da ben değilim!..
Evet, Bay Özok, bize de mi lo lo!..
Hasan KARAKAYA / VAKİT 13/12/2007
İşte böyle denildiğinde, hoşafın yağı hemen kesiliyor ve CHP'liler, "dut yemiş bülbül" rolü oynamaya başlıyor... Oynamasın da n'aapsın, "atanmış"lara dokunulması demek; "hizipçilik"lerin, "yolsuzluk"ların, "hortumlama"ların, "ideolojik kadrolaşma"ların deşifre olması demek!..
CHP de, böyle bir "deşifre"yi istemez elbette!..
Ama, "dokunulmazlık" lâfını da dilinden düşürmez!.. Hani, "tribünlere oynama" derler ya, CHP'liler de hep tribünlere oynar!..
MİLLETVEKİLİNE ZATEN DOKUNULUYOR!
Ne zaman "gündem kabızlığı" çekseler, hemen "dokunulmazlık"ları getirirler gündeme!..
"Milletvekili dokunulmazlığı kaldırılsın! Dokunulmazlık sadece kürsü ile sınırlı kalsın!"
İyi de, niye kaldırılacak milletvekilinin dokunulmazlığı?.. Niye "Kürsü ile sınırlı kalsın" denilerek "yalan" söyleniyor millete?..
Öyle ya; milletvekilinin dokunulmazlığı, zaten "kürsü ile" sınırlı!.. Yani, bir milletvekili bir başka yerde, meselâ birine "hakaret" etse, hakkında "tazminat dâvâsı" açılabilir!..
Eğer kaybederse, "tazminat cezası"nı da çatır çatır öder!..
Peki, nerede kaldı dokunulmazlık?!?..
Paşa paşa dokunuluyor işte!.. Bırakın "vicdan"ını, "cüzdan"ına bile dokunuluyor!..
Peki, meselâ bir "öğretmen"e, bir "profesör"e, bir "bürokrat"a, bir "komutan"a, bir "hakim" veya "savcı"ya dokunulabiliyor mu?..
Hayır!.. Onlara dokunmak için "amirinin izni" şart!.. Aksi halde, kılına dokunamazsın!..
GİT DE REKTÖRLERE DOKUN!
Alın size, bugünkü 1. sayfamızın manşetinde yer alan haber.. Birçok "rektör" hakkında suçlama var ama YÖK, "yargılanmalarına izin vermediği" için, dosyaları "sümenaltı" edilmiş!.. Üniversitelerin yaptığı 690 ihaleden 240'ında "şaibe" tesbit edilmiş ama, gel de yargıla, yargılayabilirsen!..
Niye?.. Çünkü, YÖK izin vermiyor!..
Bazen düşünüyorum da;
Bu ülkede yargılanmaktan kurtulmak için, arkanda "devlet gibi bir dayın" olmalı!.. Öyle ya; "devletin amiri/müdürü" izin vermezse, seni kimse yargılayamaz!..
Ama, meselâ ben... Bir "gazeteci" olarak beni yargılamak için ne "gazete sahibi"nden izin istiyorlar, ne de "TGC Başkanı"ndan!.. Eğer "duruşma"lara bir-iki defa katılmazsan, tutuyorlar kolundan, çıkarıyorlar "hakimin huzuru"na!..
Ne koruma var, ne kollama!..
Oysa ne "hırsızlık" yaptım, ne "yolsuzluk!"
Tek yaptığım yazmak!.. Ama, ben bir "millet"im ya; kim arar, kim sorar?!?..
“YARGITAY HAKİMLERİNE DÂVÂ AÇILAMAZ!”
Bakın, bütün bu yazdıklarıma "canlı bir örnek" vermek istiyorum... Evet, Halil Hilmi Müftüoğlu'nun yaşadıklarını aktarmak ve Türkiye'de, "hukukun üstünlüğü"nün değil, "hukukçunun üstünlüğü"nün geçerli olduğunu dikkatlerinize sunmak istiyorum...
Halil Hilmi Müftüoğlu; Bilim Araştırma Vakfı Dâvâsı kapsamında yargılanan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır..
Bu dâvâ esnasında karşılaştığı bazı "hukuka aykırılıklar" sebebiyle "Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin 5 üyesi hakkında" tazminat dâvâsı açar!..
Gerisini, Halil Hilmi Müftüoğlu'nun kendi kaleminden okuyalım:
"Dâvâmı ele alan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu "Yargıtay hakimlerine karşı tazminat davası açılamayacağı"nı belirterek dava dilekçemi bana iade etmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, dilekçemin iadesine gerekçe olarak da "Yargıtay hakimlerine karşı hukuk davası açılamayacağını" söyleyen bir içtihadı göstermiştir.
Ben bunun büyük bir adaletsizlik olduğu kanısındayım.
Çünkü;
Birincisi, bizim yasalarımıza göre herkese karşı hukuk dâvâsı açmak serbesttir. Yasalarımızda, aleyhine hukuk davası açılması yasaklanan hiç kimse yoktur.
Hatta açılmaktadır.
Yargıtay üyelerinin, yasalarımızın Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanına bile tanımadığı bir ayrıcalığı neye dayanarak kendi kendilerine tanıyabildiklerini anlamakta doğrusu güçlük çekiyorum.
İkincisi, 2797 sayılı Yargıtay Yasası'nın 13/2. maddesi Yargıtay üyeleri aleyhinde tazminat davası açılabileceğini, aynı yasanın 15/3. maddesi ise bu davalara bakmaya Hukuk Genel Kurulu'nun yetkili olduğunu belirtmektedir.
Yani yasalarımız Yargıtay üyelerine dava açmaya açıkça izin vermiştir. Yargıtay üyelerinin; kendileri aleyhinde kanunlarca düzenlenmiş olan bir yargı yolunu bu şekilde kapamış olmaları anlaşılabilir değildir.
Bu adaletsiz uygulamanın mantıksızlığına ilişkin daha fazla sebep saymayı gereksiz buluyorum.
İstanbul 6. DGM eski Başkanı Sedat Karagül'ün bu yıl yayınlanan bir röportajında yer verdiği "... Bana dosyadaki delillere göre karar vermiyor muydun diyorlar. Hangi delillerden bahsediyorsunuz Allah aşkına. Açık delile karşı bile rahatlıkla beraat verilebilir. Yargıtay bile görmezden geliyor. Dava büyüdükçe şaibe de büyüyor..." şeklindeki sözleri, bu gibi uygulamaların yayıldığını gösteriyor.
Benim yaşadığım olaya gelince... Benim yargılananları arasında bulunduğum Bilim Araştırma Vakfı Davası 24.11.2005 tarihinde "zamanaşımı" kararıyla bitti. Davası zamanaşımına girmeyenler de 17.11.2006 tarihinde "beraat" ettiler. Beraat kararı da zamanaşımı kararı da savcılığın mütalaası doğrultusunda oybirliğiyle verilmiş kararlardı.
Temyiz üzerine dosya Yargıtay 8. Ceza Dairesi'ne gitti. Daire'nin Zeki Aslan (Başkan), Halil Akdağ, Mehmet Hulusi Özek, Erol Özgenç, Kublay Özkan isimli üyeleri; TCK 313 kapsamında görülen dâvâda verilen zamanaşımı kararını bozmak için, davayı zorlama yorumlarla 4422 sayılı yasa kapsamına sokmaya çalıştılar.
Öyle ki, bu 5 Yargıtay üyesi, sırf davayı 4422 kapsamına sokabilmek adına, bırakın mahkeme veya savcılık tutanaklarını, polis tutanaklarında bile bulunmayan, iddianamede ve polis fezlekesinde dahi yer almayan, dâvâ dosyasının hiçbir yerinde en küçük bir bahsi olmayan, tamamen kendilerinin masabaşında ortaya attıkları hayal mahsulü iddialarla ilâm yazdılar.
Örneğin, Zeki Aslan, Halil Akdağ, Mehmet Hulusi Özek, Erol Özgenç, Kublay Özkan imzasını taşıyan 17.5.2007 tarihli ilamda, aralarında benim de bulunduğum 18 kişinin güya küçük kız çocuklarının ırzına geçip bunları kameraya çektiğimiz şeklinde gerçekdışı bir isnat yer almaktadır.
Bu tamamen "mesnetsiz bir ithamdır" ve bu mesnetsiz itham Yargıtay 8. Ceza Dairesi üyeleri tarafından imzalanan bir karar metninde bulunmaktadır.
"Hakim" vasfıyla bağdaştıramadığım bu hareketleri yetmiyormuş gibi, daha bu metni imzalamayı bile beklemeden, söz konusu yargıçlar bu metni götürüp gazetecilere teslim etmişlerdir.
Oysa, bu sayın üyeler de çok iyi biliyorlar ki BAV Davası'nın 4422 sayılı yasayla ilgisi yoktur çünkü davamızın iddianamesinde öne sürülen ve yargılama sırasında gerçekdışı olduğu anlaşılan iddiaların hepsi 4422 yasasının çıkışından önceki tarihlere aittir.
Zaten bu sebepledir ki; başta 4422 ihlali iddiasıyla açılmış olan bu dâvâda İstanbul DGM "Burada 4422 yoktur" diyerek görevsizlik kararı vermiştir.
EĞER HESAP KORKUSU OLMAZSA
İşte böyle vahim olaylarla başlayan hadiseler sonucunda ben bu 5 Yargıtay üyesine karşı tazminat davası açtım.
Yargıtay Yasası'nın 15/3. maddesinin emredici hükmü gereğince de dava dilekçemi Hukuk Genel Kurulu'na verdim.
Ve sonrasında mektubumun başında sözünü ettiğim "Yargıtay üyelerine karşı dâvâ açılamaz" diyen ve dilekçemi bana iade eden cevabı aldım.
Şimdi, ben de duyarlı insanları göreve çağırıyorum. Yargıtay "Yargı'nın kalbi"dir.
Devletimizin temel kurumlarından biridir.
Hukuk orada şekillenmekte, insanların haklarına ve özgürlüklerine ilişkin nihai söz orada söylenmektedir.
Orasının "bozulmaması" çok önemlidir.
Ama "hesap sorulma korkusu"nun olmadığı yerde "bozulma" kaçınılmazdır. Yargıtay Yasası'nın 13 ve 15. maddelerinde açıkça yer alan bir hukuk yolunun adaletsiz içtihatlarla tıkanması, Yargıtay üyelerinde "ben istediğimi yaparım, kimse benden hesap soramaz" kanısının yerleştirilmesi, birçok masumu mağdur, birçok haksızı da mağrur yapmış olabilir.
Benim bizzat yaşadığım olaylar ve Yargı'nın kendi içinden gelen sesler bu endişemi doğrulamaktadır."
Halil Hilmi Müftüoğlu'nun başına gelenler bunlar... Ve ben, bunca sözün üstüne söz söylemek istemiyorum!..
Çünkü, bu olayda da görüldüğü gibi;
Türkiye'de "hukukun üstünlüğü" yerine; maalesef zaman zaman "üstünlerin hukuku" geçerli olabiliyor!..
Her "gündem kabızlığı" çektiklerinde "dokunulmazlık" sakızını çiğneyenler, şu "üstünlerin hukuku"na da bir el atsalar, acep ne olur!..
Ne o?.. Orası; "Dokunma!.. Cısss" mı?
*************************************************
Bize de mi lo lo?
Hani, avukatın biri, müvekkiline; "Hakimin karşısına çıktığında hiçbir şey söyleme!.. Sadece lo lo de" demiş ve davayı kazanmışlar ya... Adam; duruşma sonrası, "ücretini" isteyen avukata da "lo lo" deyince, avukat; "Bize de mi lo lo." diye yakasına yapışmış ya, bu da böyle bir avukatlık hikâyesi işte...
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok, bir gazeteye verdiği demeçte demiş ki:
"Siyaset yapmadım... Tek bir avukat bile işime siyaset bulaştırdığımı söylerse, Barolar Birliği Başkanlığı'ndan istifa edeceğim!"
Bay Özdemir Özok, bu sözü "kuş uçmaz kervan geçmez bir köy"deki vatandaşa söylese belki yutturur da, benim cevabım açık: "Bize de mi lo lo?"
Çünkü, "CHP delegesi" olan ben değilim... "Yolsuzluk"tan tutuklu Van YYÜ Rektörü Yücel Aşkın'a destek ziyaretinde bulunan ben değilim... "Mitingçi"lerle kol kola eylem yapan da ben değilim!..
Evet, Bay Özok, bize de mi lo lo!..
Hasan KARAKAYA / VAKİT 13/12/2007