Gölge
09-30-2008, 01:08
http://www.moralhaber.net/resimler/haberler/48145.jpg
'Ramazan bayramı yerine, 'şeker bayramı' ifadesini, kimlerin (!) kullandığına dikkat etmeniz yeterli' diyen A. Raif Öztürk işin aslını yazdı.
A. Raif Öztürk'ün yazısı
'ŞEKER bayramı' ifadesi YA ÇOCUKÇA, YA DA!...
Daha önce arz etmiştim, fakat önemi ve aktüalitesi nedeniyle tekrar irdelemek zorundayız. Güzel ülkemizin güzel insanları örf ve adetlerini, konuşmalarını ve kelimelerini yüce dinimizin edebî ifadeleri ile taçlandırmayı prensip edinmişlerdir.
Bu prensip yüzyıllar boyu böyle gelmiş ve böyle devam etmiştir.
Arapça ve Farsça’dan dilimize giren ve bin yıldır kullandığımız bu kelimeler, Müslüman oluşumuzun birer nişânesi ve gereğidir. Et ve tırnak gibi birbirine kaynamıştır…
Ancak asrımızın ortalarında; yarasaların ışıktan rahatsız olduğu gibi, bu güzelliklerden rahatsız olanlar, mukaddeslerimizi, yüce dinimizi, Ahireti, ölümü ve hattâ yüce Yaratıcımızı hatırlatan ifadelerin değiştirilmesi için, bir nevi seferberlik başlatmışlardı.
Bu konuda öyle ileri gidildi ki, bir dönemin TDK üyeleri bile bu aykırı seferberliğe, bu yozlaştırma hareketine ve bu gerçek irticaya alet edilmişti…
Bunun neticesi olarak ise bugünkü insanımız, ana diliyle yazılanları anlayamaz olmuştur. Çünkü dilin derisi yüzülmüştür…
Bu dille oynayanlar, yabancı kelimeleri atma ve dili sadeleştirme (!) bahaneleriyle, dilimizi bütün bütün bozmuş ve neslimizi, kültürümüzün temel kaynaklarından uzaklaştırmışlardır.
Batı dillerinden gelen kelimelere karşı müsamahalı davranılıp da Kur’an menşeli kelimelere karşı husûmet gösterilmesinin sebebi, bizi “İslam kültürü ile yoğrulmuş geçmişimizden koparmak” olduğu, çok açıktır…
· Türkçemize, et ve tırnak gibi kaynamış, tam oturmuş, edebiyatımız ile kenetlenmiş ve halkımızın severek, en çok kullandığı edebi kelimelerden, her ay yüz kadarı seçilerek, karşılığına gereksiz bir şekilde, kelime uydurulmaya başlanmıştı…
Maalesef bu durum çeyrek asırdan fazla sürdü ve Türkçemiz öyle yozlaşmaya başladı ki, bu durum halkımızı fazlasıyla rahatsız ve tedirgin etti. Bu uyduruk dilin tutmaması ve halk nazarında çok acayip bir manzara arz ettiği fark edilmesi nedeniyle, karikatürize edilmeye bile başlanmıştı. Meselâ; otobüslere “oturgaçlı götürgeç”, lokantalara “toplumsal otlangaç” v.s. yakıştırmaları gibi. “İmkan” kelimesi yerine uydurulan “olanak” kelimesi ile dalga geçen şu fıkrayı pek çoğunuz hatırlarsınız.
Kısaca hatırlatayım:
Herkesin anlamadığı uyduruk kelimeleri kullanarak, kendisini ayrıcalıklı gösterme çabasında olan egoist bir genç askere gider. Bir müddet sonra kirli elbiselerini evine postalar. İçine de “Kusura bakma mami, hiç ‘olanak’ bulamadım…” notunu iliştirir.
Leş gibi kokuşmuş elbiseleri gören annesi, hemen sitem dolu bir cevap yazar.
İlgili cümlesi şu: “..Oğlum, olanak bulamadıysan, bir kalıp sabun da mı bulamadın?...” (!)
Bu geriye gidiş; 1980’li yılların ortalarında, bu erozyon ve yozlaşmanın acı meyveleri fark edilip hız kesinceye kadar sürdü. Pek tabiidir ki, bu zamana kadar olanlar oldu…
Yeni kuşak yani, (yeni nesil gençlik,) kültür mirası olan eserleri anlayamaz hale gelmişti.
· Peki, bu tersine gidiş seferberliğinin altında neler yatıyordu?
Bunu anlamak için neticesine ve tarihimizdeki bazı olaylara dikkatle bakmak yeterlidir.
Şöyle ki:
· Önceleri pek âlâ anlaşılan, edebî eserlerde, şiirlerde, nutuk ve konferanslarda, seçerek ve severek kullanılan kelimelerin % 40-50’si değiştirilince, yarım asır sonraki nesil, yani halkımız ve gençliğimiz, bu eserleri, yani kültür hazinelerini, dini kitapları ve edebi şiirleri anlayamaz oldular…
Acaba maksat bu muydu?
Gâye; yeni neslimizi ve gençliğimizi, edebiyatından, anlı-şanlı tarihinden, dinine ait seçkin eserlerden ve mukaddeslerinden soğutmak ve koparmak mıydı acaba?...
Bugün görüyoruz ki; gençlik, hatta orta yaşlılar bile, özellikle o günkü en seçkin dînî eserleri ve edebî şiirleri anlayamadıklarından çok dertlidirler.
Evet, bu kelimeleri anlaşılmaz kılan ve yozlaştıran, işte bu sinsi çalışmalardır…
Şimdi de tarihten bir örnek arz edeceğim ki, bu iddiamız çok net anlaşılsın.
Detayına giremeyeceğim.
Tarihimizin derinliklerindeki, İskenderiye ve Cengiz Han olayları olarak bilinen, istilâ ettikleri yerlerin kütüphanelerini ve ilim yuvalarını yakma çılgınlıklarını hatırlayınız. Tarihçilerimiz ve bazı Fransız edebiyatçılar, Müslümanların bilimsel, kültürel, tüm kitaplarının bir meydana toplattırılıp yakılmasına, “nesiller arası kültür katliamı” demişler. Maksat gayet açıktır. Müslümanlar her şeye sıfırdan başlatsınlar ve kolay kolay bilinçlenemesinler. Yani, bir nevi “mankurtlaştırma hareketi”dir bu…
Asrımızda ise; nesiller arası bilim, din, ahlak ve kültür zenginliklerimiz, modern bir taktikle yozlaştırma ve yok etme seferberliğine girişilmişti.
Yukarıda arz ettiğimiz bu seferberlik:
Türkçemize, et ve kemik gibi kaynamış, tam oturmuş, edebiyatımız ile kenetlenmiş ve halkımızın severek, en çok kullandığı edebi kelimeleri, özellikle dini kelimelerin yerine, uyduruk kelime yakıştırmaktır… (Bu konuda derin araştırmaya pek zaman bulamayanlar, detaylı bilgi sahibi olmak için, google’dan “uyduruk kelimeler” talebinde bulunmaları yeterlidir.)
*******
Bu açıklamalardan sonra, gelelim konu başlığımız olan “ŞEKER BAYRAMI” ifadesine:
Aslı “RAMAZAN BAYRAMI” olan bu isim ve ifadeye “şeker bayramı”, “Kurban bayramı”na “et bayramı” diyen, bazı saf anne-babaların çocuklarına, çocukça bir yaklaşımı değil ise şayet, yukarıda arz ettiğim zihniyetin art niyetli bir dayatması olduğu aşikârdır…
Bunun ispatı için; Ramazan bayramı yerine, “şeker bayramı” ifadesini, kimlerin (!) kullandığına, birazcık dikkat etmeniz yeterlidir.
Bunlar; ya çok saf ve çok bilinçsiz kişiler, ya da mâlum zihniyetleri gereği, dînî ifadeleri kullanmaktan rahatsız olan ve hazım sıkıntısı çekenlerdir!…
Aynı zihniyetin ağababaları da, “şahadetleri dînimizin temeli” olan ezanımızı bozmadılar mı? Orijinal halini yasaklayıp, uyduruk ifadelerle değiştirmediler mi?...
Bunu yaparken de, sadece “haydi, kurtuluş yerine gelin” anlamında olan, “hayye alelfelâh” çağrısını değiştirmediler, niçin acaba?... (Beğendiklerinden ve sevdiklerinden değil herhalde.)
Çünkü; Türkçe ezandaki niyetleri, “anlaşılır olmasını sağlamak” asla değildi…
“Kurtuluş yerinin” burası olduğu, biraz olsun gizlenmeliydi...
Ancak, güneş balçıkla sıvanmadı…
Kur'an kültürünün malı olan kelimelerimizin yaşaması, senin onları tercih edip kullanmana, kullandırmak için başkaları ile mücâdele etmene bağlıdır!.. Necip Fazıl K.
Bu duygular içinde “RAMAZAN BAYRAMINIZI” şimdiden tebrik ediyor, bu konuda tüm dost ve kardeşlerimizin daha duyarlı olmalarını diliyorum.
'Ramazan bayramı yerine, 'şeker bayramı' ifadesini, kimlerin (!) kullandığına dikkat etmeniz yeterli' diyen A. Raif Öztürk işin aslını yazdı.
A. Raif Öztürk'ün yazısı
'ŞEKER bayramı' ifadesi YA ÇOCUKÇA, YA DA!...
Daha önce arz etmiştim, fakat önemi ve aktüalitesi nedeniyle tekrar irdelemek zorundayız. Güzel ülkemizin güzel insanları örf ve adetlerini, konuşmalarını ve kelimelerini yüce dinimizin edebî ifadeleri ile taçlandırmayı prensip edinmişlerdir.
Bu prensip yüzyıllar boyu böyle gelmiş ve böyle devam etmiştir.
Arapça ve Farsça’dan dilimize giren ve bin yıldır kullandığımız bu kelimeler, Müslüman oluşumuzun birer nişânesi ve gereğidir. Et ve tırnak gibi birbirine kaynamıştır…
Ancak asrımızın ortalarında; yarasaların ışıktan rahatsız olduğu gibi, bu güzelliklerden rahatsız olanlar, mukaddeslerimizi, yüce dinimizi, Ahireti, ölümü ve hattâ yüce Yaratıcımızı hatırlatan ifadelerin değiştirilmesi için, bir nevi seferberlik başlatmışlardı.
Bu konuda öyle ileri gidildi ki, bir dönemin TDK üyeleri bile bu aykırı seferberliğe, bu yozlaştırma hareketine ve bu gerçek irticaya alet edilmişti…
Bunun neticesi olarak ise bugünkü insanımız, ana diliyle yazılanları anlayamaz olmuştur. Çünkü dilin derisi yüzülmüştür…
Bu dille oynayanlar, yabancı kelimeleri atma ve dili sadeleştirme (!) bahaneleriyle, dilimizi bütün bütün bozmuş ve neslimizi, kültürümüzün temel kaynaklarından uzaklaştırmışlardır.
Batı dillerinden gelen kelimelere karşı müsamahalı davranılıp da Kur’an menşeli kelimelere karşı husûmet gösterilmesinin sebebi, bizi “İslam kültürü ile yoğrulmuş geçmişimizden koparmak” olduğu, çok açıktır…
· Türkçemize, et ve tırnak gibi kaynamış, tam oturmuş, edebiyatımız ile kenetlenmiş ve halkımızın severek, en çok kullandığı edebi kelimelerden, her ay yüz kadarı seçilerek, karşılığına gereksiz bir şekilde, kelime uydurulmaya başlanmıştı…
Maalesef bu durum çeyrek asırdan fazla sürdü ve Türkçemiz öyle yozlaşmaya başladı ki, bu durum halkımızı fazlasıyla rahatsız ve tedirgin etti. Bu uyduruk dilin tutmaması ve halk nazarında çok acayip bir manzara arz ettiği fark edilmesi nedeniyle, karikatürize edilmeye bile başlanmıştı. Meselâ; otobüslere “oturgaçlı götürgeç”, lokantalara “toplumsal otlangaç” v.s. yakıştırmaları gibi. “İmkan” kelimesi yerine uydurulan “olanak” kelimesi ile dalga geçen şu fıkrayı pek çoğunuz hatırlarsınız.
Kısaca hatırlatayım:
Herkesin anlamadığı uyduruk kelimeleri kullanarak, kendisini ayrıcalıklı gösterme çabasında olan egoist bir genç askere gider. Bir müddet sonra kirli elbiselerini evine postalar. İçine de “Kusura bakma mami, hiç ‘olanak’ bulamadım…” notunu iliştirir.
Leş gibi kokuşmuş elbiseleri gören annesi, hemen sitem dolu bir cevap yazar.
İlgili cümlesi şu: “..Oğlum, olanak bulamadıysan, bir kalıp sabun da mı bulamadın?...” (!)
Bu geriye gidiş; 1980’li yılların ortalarında, bu erozyon ve yozlaşmanın acı meyveleri fark edilip hız kesinceye kadar sürdü. Pek tabiidir ki, bu zamana kadar olanlar oldu…
Yeni kuşak yani, (yeni nesil gençlik,) kültür mirası olan eserleri anlayamaz hale gelmişti.
· Peki, bu tersine gidiş seferberliğinin altında neler yatıyordu?
Bunu anlamak için neticesine ve tarihimizdeki bazı olaylara dikkatle bakmak yeterlidir.
Şöyle ki:
· Önceleri pek âlâ anlaşılan, edebî eserlerde, şiirlerde, nutuk ve konferanslarda, seçerek ve severek kullanılan kelimelerin % 40-50’si değiştirilince, yarım asır sonraki nesil, yani halkımız ve gençliğimiz, bu eserleri, yani kültür hazinelerini, dini kitapları ve edebi şiirleri anlayamaz oldular…
Acaba maksat bu muydu?
Gâye; yeni neslimizi ve gençliğimizi, edebiyatından, anlı-şanlı tarihinden, dinine ait seçkin eserlerden ve mukaddeslerinden soğutmak ve koparmak mıydı acaba?...
Bugün görüyoruz ki; gençlik, hatta orta yaşlılar bile, özellikle o günkü en seçkin dînî eserleri ve edebî şiirleri anlayamadıklarından çok dertlidirler.
Evet, bu kelimeleri anlaşılmaz kılan ve yozlaştıran, işte bu sinsi çalışmalardır…
Şimdi de tarihten bir örnek arz edeceğim ki, bu iddiamız çok net anlaşılsın.
Detayına giremeyeceğim.
Tarihimizin derinliklerindeki, İskenderiye ve Cengiz Han olayları olarak bilinen, istilâ ettikleri yerlerin kütüphanelerini ve ilim yuvalarını yakma çılgınlıklarını hatırlayınız. Tarihçilerimiz ve bazı Fransız edebiyatçılar, Müslümanların bilimsel, kültürel, tüm kitaplarının bir meydana toplattırılıp yakılmasına, “nesiller arası kültür katliamı” demişler. Maksat gayet açıktır. Müslümanlar her şeye sıfırdan başlatsınlar ve kolay kolay bilinçlenemesinler. Yani, bir nevi “mankurtlaştırma hareketi”dir bu…
Asrımızda ise; nesiller arası bilim, din, ahlak ve kültür zenginliklerimiz, modern bir taktikle yozlaştırma ve yok etme seferberliğine girişilmişti.
Yukarıda arz ettiğimiz bu seferberlik:
Türkçemize, et ve kemik gibi kaynamış, tam oturmuş, edebiyatımız ile kenetlenmiş ve halkımızın severek, en çok kullandığı edebi kelimeleri, özellikle dini kelimelerin yerine, uyduruk kelime yakıştırmaktır… (Bu konuda derin araştırmaya pek zaman bulamayanlar, detaylı bilgi sahibi olmak için, google’dan “uyduruk kelimeler” talebinde bulunmaları yeterlidir.)
*******
Bu açıklamalardan sonra, gelelim konu başlığımız olan “ŞEKER BAYRAMI” ifadesine:
Aslı “RAMAZAN BAYRAMI” olan bu isim ve ifadeye “şeker bayramı”, “Kurban bayramı”na “et bayramı” diyen, bazı saf anne-babaların çocuklarına, çocukça bir yaklaşımı değil ise şayet, yukarıda arz ettiğim zihniyetin art niyetli bir dayatması olduğu aşikârdır…
Bunun ispatı için; Ramazan bayramı yerine, “şeker bayramı” ifadesini, kimlerin (!) kullandığına, birazcık dikkat etmeniz yeterlidir.
Bunlar; ya çok saf ve çok bilinçsiz kişiler, ya da mâlum zihniyetleri gereği, dînî ifadeleri kullanmaktan rahatsız olan ve hazım sıkıntısı çekenlerdir!…
Aynı zihniyetin ağababaları da, “şahadetleri dînimizin temeli” olan ezanımızı bozmadılar mı? Orijinal halini yasaklayıp, uyduruk ifadelerle değiştirmediler mi?...
Bunu yaparken de, sadece “haydi, kurtuluş yerine gelin” anlamında olan, “hayye alelfelâh” çağrısını değiştirmediler, niçin acaba?... (Beğendiklerinden ve sevdiklerinden değil herhalde.)
Çünkü; Türkçe ezandaki niyetleri, “anlaşılır olmasını sağlamak” asla değildi…
“Kurtuluş yerinin” burası olduğu, biraz olsun gizlenmeliydi...
Ancak, güneş balçıkla sıvanmadı…
Kur'an kültürünün malı olan kelimelerimizin yaşaması, senin onları tercih edip kullanmana, kullandırmak için başkaları ile mücâdele etmene bağlıdır!.. Necip Fazıl K.
Bu duygular içinde “RAMAZAN BAYRAMINIZI” şimdiden tebrik ediyor, bu konuda tüm dost ve kardeşlerimizin daha duyarlı olmalarını diliyorum.