fatih kısaparmak balon baskılı balon Sen Türkiye´de zaten hiç yaşamadın ki! ( HASAN KARAKAYA ) - AK Parti |AKParti Forum |AK Gençlik |Recep Tayyip Erdoğan |AKPARTİ Gençlik Forumu|

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Sen Türkiye´de zaten hiç yaşamadın ki! ( HASAN KARAKAYA )


CeVHeR
12-18-2007, 18:33
"Piyano" ve "piyanist" denildiğinde, hep "Karadenizli Temel"in fıkrası gelir aklıma... Meşhur fıkradır... Temel, "Karadenizli" olduğu için "burnu" dahil, görüntüsünden "nefret" ediyormuş...
Amerika'ya gitmiş ve birçok "estetik ameliyat"tan sonra burnunu düzelttirmiş, çok iyi şekilde İngilizce öğrenmiş ve "meşhur bir piyanist" olmuş...
Bir gün Carnegie Hall'de bir konser verdikten sonra, salon alkıştan çın çın çınlarken, dinleyicilerin arasından bir ses duyulmuş:
"Helal sana hemşerum, çok iyi çalayusun da!"
Temel; daha sonra adamla konuşmuş ve "Benim Karadenizli olduğumu nereden anladın yahu?.. Halbuki Karadenizlilere benzememek için, bir sürü estetik ameliyattan geçtim” demiş...
"Nasıl anlamayayım?" demiş adam;
"Bütün piyanistler otururken sandalyeyi kendilerine doğru çekerler, sen ise sandalyeye oturup piyanoyu kendine çekeyusun da!!!!!"
Evet, ne zaman "piyano" ve "piyanist" denilse, "Karadenizli Temel" gelir aklıma... Kendinden "nefret" eden, "başkasına benzemeye" çalışan ama yine de "bazı özelliklerini kaybetmeyen" Temel...

NOBEL ÖDÜLÜ MÜ VERECEKLER?
İşte son günlerde yine bir "piyanist" var gündemde... Adı, Fazıl Say... Temel gibi olmasa da, o da "ülkesinden ve bu ülkenin yüzde 70'inden nefret eden" bir adam.
Biliyorsunuz; Fazıl Say, geçtiğimiz günlerde Alman Süddeutsche Zeitung gazetesinden keman sanatçısı Renaud Capuçon'a verdiği röportajla gündeme geldi...
Bay Say, o röportajında diyordu ki;
"Bizim Türkiye rüyalarımız biraz öldü. Tüm bakan eşleri türban takıyor. İslâmcılar zaten kazandı, biz yüzde 30, onlar ise yüzde 70... Kızımla birlikte başka bir ülkeye gitmeyi düşünüyorum."
Bu sözde, bu millete "öfke" var, "nefret" var!..
Bu sözde, "inançlara tahammülsüzlük" var!..
İyi ama, bu sözün "zamanlaması" ilginç değil mi?..
Fazıl Say; durup durup da, "tam da bugünlerde" niye sarfetti bu sözü?..
Dün "yuttuğunu" bugün niye "kustu?"
Acaba, ufukta bir "Nobel umudu" mu var?..
Öyle ya;
"Nobel ödülü" alma umudu olanlar; ya bu ülkeye küfrediyor, ya da bu ülkenin insanına!.. Malûm, Orhan Pamuk da öyle yapmıştı!.. "1 milyon Ermeni'yi kestik, 30 bin Kürt'ü öldürdük" dedi, kaptı Nobel ödülünü!..
Oysa; ne bu ülkeyi tanıyordu, ne de bu ülke gerçeklerini!..
O kadar "Türkiye cahili"ydi ki;
"Hoca"ya, "cami balkonu"(!)ndan "ezan" okutuyordu kitabında!..
Belki, Bay Fazıl Say da, benzeri bir yolla "Nobel Ödülü alacağını" hesaplamıştır!..
Öyle olmasa; "4 yıl önceki olay"ı, kalkıp da bugün gündeme getirmezdi!..

AYNI ZAMANDA TUTARSIZ BİRİ!
Bugün kalkmış diyor ki;
"Türkiye'nin ortaçağ karanlığına kaymasına karşıyım. Çünkü ben, çağdaş uygarlık düzeyini amaçlayan bir kültürün insanıyım... En çok da gelecek kuşaklar için kaygılanıyoruz. Eğer, günün birinde karanlık güçler Cumhuriyetimize ve ulusal değerlere hayat hakkı tanımazsa, onlara teslim olacak değiliz."
Niye söylüyor bunları?..
Çünkü efendim, 4 yıl öncesinde "Metin Altıok Ağıtı" adını verdiği ve bir “kilise müziği” olan oratoryo, "AK Partili Kültür Bakanı" tarafından engellenmiş!..
İşte bu yüzden, Başbakan Tayyip Erdoğan'ı, "ortaçağ karanlığının mimarı" olmakla itham ediyor!..
Yalnız, o kadar "tutarsız" ve o kadar "gel-geç akıllı" ki, "4 yıl öncesi"ni kastederek Başbakan'ı suçluyor ama, aynı Başbakan için "9 ay önce söylediklerini" unutuyor!..
Bay Fazıl Say; 23 Mart 2007 tarihli Sabah gazetesinde Balçiçek Pamir'e verdiği röportajda; Başbakan'ı, "Başbakan'ı da, eşini de tanıyorum. Gayet makul insanlar. Emine Erdoğan, parlayan gözlere sahip. Sevgi saçan bir insan" olarak anlatıyor, iyi mi?!?..
Bu, ne tutarsızlık?..
Bu ne unutkanlık?..
Kimbilir, belki de, kendisine "böyle konuşma görevi" vermişlerdir!..

ÖNCE PİYANO, SONRA TÜRKİYE!
Fazıl Say'ın bir "tutarsızlığını" daha aktarıp, başka konulara geçmek istiyorum:
Fazıl Say'ın, 10 Mart 2002'de Zaman'da Nuriye Akman'la yaptığı söyleşi, "vatan" kavramına da ışık tutuyor.
Akman'ın, "Amerika'da yaşıyorsun. Vatan özlemi çekiyor musun? Yoksa vatan, piyanonun olduğu, müziğini rahatça yapabildiğin yer mi?" sorusuna, verdiği cevap şöyle:
"Türkiye benim vatanım, özlüyorum, burada mutlu oluyorum... Ama piyanonun benim içsel hayatımdaki vatanım olduğu da bir başka gerçek. Türkiye'de olmak, piyanosuz olmaktan daha iyi değil!!!"
Düşünebiliyor musunuz;
Adamın "vatan" kavramı böyle!.. "Türkiye'de olmak, piyanosuz olmaktan daha iyi değil!" demiş!..
Ne zaman demiş?..
2002'de demiş!..
Yani önce "piyano" geliyor onun için, sonra "Türkiye!"
Demek oluyor ki;
"Daha 2002'de satmış vatanı!"
"Vatan", onun için "piyano çalabileceği" bir toprak parçası!.. Eğer bu yer "Türkiye" olmazsa, "Amerika" da olabilir, başka bir yer de!..

SADECE 7 GÜN ASKERLİK YAPMIŞ!
Bütün bunları yazdıktan sonra, şimdi gelelim "zurnanın zırt dediği" yere!..
Efendim, Fazıl Say adlı 37 yaşındaki bay; 17 yaşında yani 1987'de kazandığı bursla Almanya/Dusseldorf'a gitmiş... 8 yıl Almanya'da kalmış!..
1995 yılında ABD'ye geçmiş!..
1 Nisan 2002'de Türkiye'ye gelip, Burdur’da "28 gün bedelli askerlik" yapmış!..
Siz buna, "7 gün askerlik" de diyebilirsiniz!..
Ama, nasıl askerlik?..
Buyrun, o günkü gazetelerde çıkan bir haberi birlikte okuyalım:
"Dünyaca ünlü piyanist Fazıl Say, askerlik için Antalya'ya geldi. ABD'de yaşayan Say, bir haftası Burdur'da, 21 günü ise Ankara Bando Mızıka Okulu'nda olmak üzere toplam 28 gün bedelli askerlik yapacak.
32 yaşındaki Say, "Vatani görevimi yapmam onur ve şeref verici bir şey. Bando Mızıka Okulu'nda derslere gireceğim, Mehmetçik Vakfı yararına da konserler vereceğim" dedi. Eşi Gülyar ile Burdur'a geçen Say, akşam saatlerinde Antalya 3. Er Eğitim Tugay Komutanlığı'na bağlı birliğine teslim oldu."
Gördüğünüz gibi;
Beyefendi, "sadece 7 gün" askerlik yapmış!..
Bu ülkenin "Mehmetçik"leri aylarca askerlik yapıp, dağlarda-taşlarda "PKK ile mücadele" ederken, Fazıl efendi, "sıcacık yatağında" askerlik yapmış!..
Şimdi de kalkmış;
"Vatanı terk etmek"ten dem vuruyor!..
Ulan, sen zaten hiç "Türkiyeli" olmadın ki, şimdi kalkmış Türkiye'yi terk etmekten bahsediyorsun!..
Ömrün zaten "Almanya"larda, "Amerika"larda geçmiş!.. Ne "hasret" duymuşsun bu ülkeye, ne de "sevgi!"
Senin gibi bir adam Türkiye'yi terketse, ne olur, terketmese ne olur?..
Yolunu kesen yok!..
"Arkanı dön ve çık git!"

O ANALAR ŞEHİT VERDİ, YA SEN?
Dedim ya; beyefendi ancak 2004'te gelebildiği Türkiye'ye karşı hiçbir "hasret" duymamış!..
"Nefret" etmiş de, hiç "hasret" duymamış!..
Eğer duysaydı,
"Bizim Türkiye rüyalarımız biraz öldü... Tüm bakan eşleri türban takıyor... İslâmcılar zaten kazandı" deyip de, "bu ülke insanına nefret" kusmazdı!..
"Halk iradesi"ne saygı gösterirdi!..
O "nefret" ettiği "başörtülü hanımlar" ki; bu ülke için "asker" yetiştirdiler!.. O askerlerden kimi bu vatan için "şehit" oldu, kimi de "gazi!"
Dağlarda "terörist"lerle çarpıştılar!..
"Kalleşçe döşenen mayınlara" basıp, ya ayaklarını kaybettiler, ya kollarını, ya da gözlerini!..
Ya, sen ne yaptın Bay Fazıl Say!?!..
Bu ülke için sen ne yaptın?..
"Bu ülke insanından nefret" ettin!..
Oysa, nefret ettiğin "başörtülü" insanlar, "bu ülke için" her şeylerini verdiler!..
Alınlarından "ter" akıttılar!..
"Vergi" verdiler!..
Evlâtlarını "şehit" verdiler!..
Baksana, "tabut"ların başında ağlayan kadınlara... Hepsi başörtülü!.. Hepsi şehit anası!..
İşte senin "nefret" ettiğin kadınlar onlar!..
Eğer, "bu ülkenin gerçek sahibi" olan o kadınlardan, evet "başörtülü"lerden nefret edip de bu ülkeyi terkedeceksen, hiç durma, bir an önce defol git!..
Haa, giderken de;
Hande Ataizi ile yaşadığın "düzeyli(!) ilişki"nin gazete kupürlerini de götür!..
Çünkü bu ülkenin;
"Millet"e hakaret eden, "başörtülü"lere tahammül edemeyen "sanatçı bozuntuları"na ihtiyacı yok!..
Git!.. Dilediğin yere git!..
Öyle git ki;
"Gidişin olsun da, dönüşün olmasın!"

-----------------------------------

Gençlerin ortak özelliği!
"Rahip"lere yönelik saldırılar, elbette tasvip edilecek gibi değil... Sıkılan "kurşun"lar, Türkiye'nin topuğuna sıkılıyor!.. "Bıçak"lar da, Türkiye'nin imajını çiziyor!..
Yalnız, Trabzon'daki Rahip Santora cinayeti ve İzmir'de yaralanan rahip olayı arasında "ilginç benzerlikler" olduğunu düşünüyorum!..
Dikkat edilirse, her ikisi de "genç" çocuklar!.. Her iki genç de, "problemli" tiplerden!.. Ve yine, her iki olayda da "para" söz konusu!..
Yani, "rahip" efendiler; bu çocuklara "kilise"ye gelmeleri veya birilerini getirmeleri karşılığında "para" veriyorlar!..
Paraya alışan çocuklar, daha sonra "paraları kesildiği" için olsa gerek; önce "tartışıyorlar", sonra da ya "kurşun" sıkıyorlar, ya da "bıçak" saplıyorlar!..
Siz ne dersiniz bilmem; ama bu "benzerlik"ler son derece ilginç geldi bana!..
Hani, diyorum ki; bu gençler, "özellikle" mi seçiliyor acaba?..
Ya da, şöyle soralım:
"Bu gençleri kim kullanıyor?"

Hasan KARAKAYA / VAKİT 18/12/2007