eses
12-14-2007, 12:47
Şii Kıyamet Cemiyeti: HÜCCETİYE
İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, dünyada zulüm ve savaşı yayarak Kayıp İmam'ın geri dönmesini sağlamaya çalışan Hüccetiye üyesi mi? Humeyni ve Hatemi’yi korkutan örgütün hikâyesi ve inançları neler?
İsrail sorgu subayı Avraham Sela* karşısında duran adama acımayla karışık bir nefretle baktı. Bu adam Aksa Camii'ni havaya uçurma girişimiyle iki bin yıl sonra gerçekleşmiş İsrail rüyasını bozmaya kalkışmıştı. Herkes, ama herkes biliyordu ki Aksa havaya uçurulursa bir milyarlık Müslüman dünyası İsrail'in başına üşüşecekti. İsrail'in elinde nükleer silahları olabilirdi. Ama bu silahların kullanılması bile topyekûn yok oluş anlamına geliyordu zaten.
-"Bunu anlamıyor musun?" diye hırpaladı adamı Sela… "İsrail'in başına üşüşeceklerini, elimizde olan tek vatanı kaybedeceğimizi anlamıyor musun?"
-"Tam da bunu sağlamaya çalışıyordum." dedi adam, tartıştığı birini köşeye sıkıştırmış olmanın heyecanıyla. "Tam da bunu! Dünya ülkelerinin hepsi İsrail'e savaş açmalılar. Yedi bin kişi kalana kadar bütün Yahudiler öldürülmeli. Biz, kalan yedi bin kişi Mabet Tepesi'nin yıkıntıları arasında Rabbimize dua edip, yakarmalıyız. İşte o zaman, o zaman gelecek Mesih. Zeytindağı'na inip bizi kurtaracak. Şehina bizi terk ettiği yerden geri dönecek. İşte o zaman Kudüs'ün sokaklarında aslanla koyun bir arada oynayacak. Bin yıllık barış dönemi başlayacak. Peki, sen bunu anlamıyor musun? Bunlar yaşanmadığı müddetçe Mesih'in gelemeyeceğini anlamıyor musun?"
Avraham Sela omuzlarının düştüğünü hissetti. Ömrü boyunca hiçbir dinden haz almamıştı. Ama bir gün kendi dininden bir adamdan, bir Yahudi'den bu kadar tiksinebileceğine ihtimal vermemişti.
*Bu bölüm yazarın Prof. Avraham Sela'dan dinlediği bir hatırasından kurgulanmıştır.
Daha sonra Kudüs İbrani Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Avraham Sela'nın katıldığı sorgulama 1970'lerin ikinci yarısından 1983'e kadar devam eden bir terör kampanyasına yönelikti. Faşist "Kah" (İşte Öyle!) Partisi Mescid-i Aksa'nın yıkılması için harekete geçmişti. 11 Mayıs 1980 tarihinde Aksa Camii'nin 50 metre yakınına yerleştirilmiş bombalar patlamadan birkaç dakika önce fark edildi. Kah Partisi 1988'de yasaklandı. Ancak taraftarları farklı örgütlerin çatısı altında Aksa'ya yönelik emellerini devam ettirdi.
ANTİ-MİSYONERLİKTEN BİNYILÖNCÜLÜĞÜNE
Karanlıktan medet umanlar, kaostan düzenin çıkacağına, dünyayı kurtaracak kişi veya düzenin gelmesi için yeterince kan akmadığına inananlar sadece Kah takipçileri değil. Sosyologların 'binyılöncülüğü' (pre-millenarianism) adını verdiği bu sapkınlık, bilinen dinlerin hemen tamamında kendini gösteriyor. Binyılöncülüğü, geleneksel Mesihçi yaklaşımın aktif-bekleyişçi kolunun radikal kanadını oluşturuyor aslında. Bu cümlenin kolay anlaşılamayacağı ortada. Daha anlaşılmaz olan binyılöncülerinin İslam dini içinde de bulunması. Hem de modern İran'da.
1953 yılı, Meşhed'li vaiz Şeyh Mahmud Halebî'nin hayatında önemli bir dönüm noktası olacaktı. Bir Şii havzasında (medrese) ders veriyordu. Kum'a sık sık gider, hayran olduğu Ayetullah M. Hüseyin Tabatabai'nin derslerini dinlerdi. O yıl havzaya bir Bahai misyoneri dadanmıştı. Bahailerin sayılarının hızla arttığı söyleniyordu ama işin doğrusu Mahmud Halebî çok da ihtimal vermiyordu buna. Ta ki havzadaki molla arkadaşlarından birinin Bahailiğe geçtiğini öğrenene kadar.
Halebî'yi oldukça sarsan bu olay Bahai misyonerlerinin faaliyetleri üzerine araştırma yapmaya itti onu. Araştırmaları sırasında Bahailerin sundukları inancın değil, sunuş şekillerinin cazibesinden dolayı başarılı olduklarının farkına vardı. Bahailer çok iyi hatipler yetiştiriyor, gizlilik içinde devlet kadrolarına sızıyor, Şii metinlerinden çok daha ikna edici ve kaliteli kitaplar, broşürler bastırıyorlardı. Halebî, Bahai misyonerlerle aktif mücadeleye girişmenin gerektiğine karar verdi. Bahai teolojisi çalışan havzalar açılmalı, Bahailerin tezlerini çürütebilecek hatipler yetiştirilmeli, dahası Bahailerin gizli örgütlerine sızılmalıydı.
Halebî bu amaçla Encümen-i Zıdd-ı Bahaiyât adlı derneği kurdu. Meşhed'in büyük âlimler çıkarmış Felsefî ailesinden Şeyh Muhammed Tâkî Felsefî de kendisine destek verince Encümen'in Meşhed kanadını ona bırakarak Tahran'a taşındı. 1963'e kadar dernek Tahran'daki üniversite ve havzaların çevresinde ev sohbetleri düzenleyerek halkı Bahai tehlikesi hakkında bilinçlendirmeye çalıştı. Halebî'yi daha ziyade tüccarlar dinliyordu. Bunlardan topladığı maddî destekle üniversitelere talebe yerleştirmeye başladı. Öğrencilerini Şii ve Bahai teolojisi okumaya teşvik eden Halebî özellikle zeki, hitabeti güçlü, bilimsel bir dil kullanabilen talebelerin peşindeydi.
DEVRİME KADRO YETİŞTİRDİ
Halebî'nin farkında olmadığı şey Bahai düşmanlığı üzerinden yetiştirdiği gençliğin devrimci ve Şah karşıtı bir söylemi benimsedikleriydi. 1963'te Ayetullah Humeyni, Şah'ın reformlarına karşı ayaklanınca Halebî'nin yetiştirdiği öğrenciler de sokaklara döküldü. Humeyni sürgüne gönderildi, Halebî ve Felsefî de hapishaneye. Şah rejimi Bahailerle mücadele edecek bir örgütten rahatsız olacak değildi. Kaldı ki Halebî ve Felsefî Meşhed ve Necef'te hâkim olan Mirza Mehdi İsfahani ve Ayetullah Seyyid Abulkasım Hûyî'nin apolitik ekolüne mensuptu. Doğal olarak serbest bırakıldılar.
Humeyni ayaklanması ve takip eden Şah baskısı Halebî'ye önemli dersler vermişti. 1970'lerde bu dersleri hayata geçirerek örgütün iç yapılanmasını tamamladı. Örgütün gizli tutulan bir kolu Bahailerin içine sızmıştı. Bu işte o kadar başarılı oldular ki bazıları Bahai hiyerarşisinin içinde üst kademelere kadar tırmandı.
İronik bir şekilde Bahailerle uğraşma düşüncesi örgütün bir dizi Bahai metodunu benimsemesine sebep oldu. Bunların içinde gizlilik, hiyerarşik yapı ve modern iletişim araçlarının dava için kullanılması beraberinde başarı ve hızlı bir büyüme getirdi. Büyüme örgütün varlık sebebini revize etmesini de dayatıyordu. Bahai tehlikesinin hiç olmadığı yerlerde dahi sohbet halkaları kurulmuştu. Örgütün yeni bir varlık sebebi arayışını Halebî'nin Kum'dan tanıdığı ve zamanla örgüt içinde önemli bir yere gelen Ayetullah Muhammed Tâkî Misbah Yezdî çözdü: Kayıp İmam Mehdi'nin geri gelişini hızlandıracak adımlar atmak. Bu arada Bahai karşıtı söylem de yerini Marksizm karşıtlığına bırakmıştı.
Örgütün varlık sebebini şekillendiren bu yıllarda Halebî'nin iletişim içinde olduğu dört kişi vardı: Ayetullah Misbah Yezdî, Şeyh Muhammed Tâkî Felsefî, onun ağabeyi Ayetullah Mirza Ali Felsefî ve Mirza Ali'nin ders arkadaşı ve Meşhedli bir âlim olup Necef'te yaşayan Ayetullah Ali Sistani. İlginç olan, bu kişilerin aynı hocalardan ders almış olmalarıydı: Allame Tabatabai, Ayetullah Seyyid Ebulkasım Hûyî ve Ayetullah Mirza Mehdi İsfahani. Bu isimler modern Şiiliğin içinde 'sessiz bekleyişçiler' adını verebileceğimiz, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiği fikrini savunan, din adamlarının siyasete karışmasını hoş görmeyen çizgidendi. Ayetullah Misbah Yezdî bu büyük âlimlerin siyasete katılmama çizgisini oldukça farklı yorumlamıştı. Ona göre din adamlarının siyasete katılmamasının sebebi idare makamının İmam Mehdi'ye ait olmasıydı. İmam Mehdi'nin gelişi öncesinde bu makamda bir din adamının oturması hem İmam Mehdi'ye saygısızlık, hem de Mehdi'nin gelişini geciktirecek büyük bir günahtı. Siyaset fazlaca dindar olmayan insanlara bırakılmalıydı. Onların böyle bir saygısızlık işlemeleri affedilebilirdi.
Misbah Yezdî'nin bu görüşleri zaman içinde örgütün alt kademelerinde binyılöncülüğü çizgisine kaydı. Şii kaynakları Mehdi'nin büyük bir kargaşa, zulüm ve adaletsizlik döneminde geleceğini ifade ediyordu. Demek ki Mehdi'nin gelmesini gerektirecek kadar zulüm ve kargaşa henüz yaşanmamıştı yeryüzünde. Bunun da sebebi iyilerin kötülüğe karşı mücadelesiydi. Kötülükle mücadeleye bir müddet ara verilir, nehy-i ani'l-münker (kötülükten alıkoyma) vazifesi Mehdi gelene kadar askıya alınır, hatta dinen sakıncalı olmayan bazı taktiklerle yeryüzünde kargaşanın ve zulmün gayr-i Şiiler eliyle artırılması sağlanırsa vaat edilen Mehdi'nin gelişi hızlandırılabilirdi.
INFORM YENİ DİNLERİ VE KÜLTLERİ FİŞLİYOR
London School of Economics'den Prof. Eileen Barker, 1988 yılında azınlıkların dinlerini inceleyen ve bu konuda gerek devlet kurumlarına, gerekse özel kişilere bilgi sağlayan INFORM adında bir merkez kurdu. Bugün INFORM kataloglarında 3 bin civarında irili ufaklı dinî hareket hakkında bilgi bulunuyor. Bunca geniş bir ilgi alanında Barker ve ekibi tabii ki pek çok binyılöncüsü dinî hareketi de tanıma imkânı bulmuş. Barker'a göre dünyanın bütün binyılcı hareketleri, bunlar ister binyılöncüsü olsun, ister bu binyılı pasif olarak bekleyen veya binyıl başladıktan sonra kendilerine misyon biçenler olsun, bir şekilde Hıristiyanlıktan etkilenmiş.
Hıristiyan binyılcılığı ilham kaynağını Eski Ahit'in Danyal ve Hezekyel, Yeni Ahit'in de Esinlemeler Kitabı'ndan alıyor. Bu metinlerde Ahirzaman'da yaşanacak büyük bir kargaşa ve zulüm ortamını takiben Hazreti Mesih'in ikinci gelişi ve bunu takip eden bin yıllık 'Cennetin Krallığı'ndan bahsediliyor. Prof. Barker, mevcut binyılcı akımların çoğunun ya pasif bir bekleyişten yana ya da hali hazırda o binyılın oluşum süreci içinde olduğumuz inancına sahip olduklarını söylüyor. Yine de tarih boyunca olduğu gibi bugün de kendilerini 'Mesih'in gelişini' sağlayacak tarihî olayları şekillendirmekle sorumlu gören binyılöncüleri bulunuyor.
Mesih'i getirecek insan faaliyetlerinin şiddet içereceğine inanan binyılöncüleri de var. Binli yıllarda Avrupa'da şiddet ve terörü yaymak suretiyle dünyayı İsa Mesih'in geleceği 'türbülasyon' ortamına sokmaya çalışan binyılöncülerinin türediği biliniyor. Asrımızda da kargaşadan Mesih uman hareketler var. Prof. Barker özellikle 2000 yılı öncesinde Y2K (Year 2000) felaket senaryolarını yazan Evanjelik Hıristiyanların bekledikleri gibi bilgisayarların çökmemesi üzerine küçük çaplı da olsa şiddete başvurduklarını hatırlatıyor.
MODERN YAHUDİ BİNYILÖNCÜLERİ
Aslen seküler bir hareket olan Siyonizm dindar Yahudilerin arasında da kendine müttefikler bulduğunda binyılöncüsü bir çizgiye kaydı. 19. yüzyıl sonunda Haham Abraham Yitzhak Kook ve oğlu, asırlardır Yahudilerin Mesih'in gelişini pasif olarak beklediklerini, ama işte beklenenin gelmediğini, artık Yahudilerin ayağa kalkıp Mesih'i getirtecek süreci başlatmaları gerektiğini söylüyordu. Fakat bunu başaracak insan faaliyetinin ne olduğunu kimse bilmiyordu. O güne kadar Yahudiler Mesih'in kendi hayatları içinde gelmesi için dua ederlerdi. Haham Kook, Mesih'i getirtecek eylem planının Ahirzaman kehanetleri içinde sıralanmış olduğunu düşünüyordu. Önce Yahudilerin İsrail'e toplanmasından mı bahsediliyordu? O zaman bu yapılacaktı. Sonra İsrail'in Kutsal Yahudi Krallığı olarak tesisinden mi bahsediliyordu? O zaman ikinci adım buydu.
Kook'un görüşleri zaman içinde çeşitli yorumlara uğradı. Gush Emunim adlı bir hareket, Yahudilerin toprağı işlemesini ve yerleşimler kurmayı Mesih'in gelişinin ön şartı olarak görüyordu. Bunlar yerleşim birimlerini kurdular. Meir Kahane İsrail topraklarının gayr-i Musevilerden arındırılması gerektiğine inanıyordu. Bunun için önce gönüllü, sonra zoraki tehcir politikası öngörüyordu. Kahane'nin takipçileri Üçüncü Mabet'in inşasının tamamlanması için Mesih'in gelmesi gerekmekle birlikte temellerinin atılmasının pekala bu gelişi hızlandırabileceği ümidiyle Aksa Camii'ni havaya uçurmaya kalkıştılar. Kahane'yle ilişkili Mabet Tepesi İnanlıları örgütü her yıl Üçüncü Mabet'in temel taşını Aksa Kompleksi'nin bir köşesine yerleştirmeye çalışır.
İRAN DEVRİMİ HESAPLARI BOZUYOR
Halebî'nin örgütü, Bahai düşmanlığını ideolojisinin kenarına iterek fikrî dönüşümünü yaşarken 1979 İran Devrimi yaşandı. Devrimin üzerinden daha bir yıl geçmemişti ki Halebî ile Humeyni karşı karşıya geldiler. Humeyni o güne kadar resmî hiçbir kaydı olmayan örgütün bir hayır kurumu olarak resmiyet kazanmasını istedi. Encümen-i Hayriye-yi Hüccetiye-yi Mehdeviyye adı o zaman ortaya çıktı. Hüccetiye'nin rejimle ikinci sıkıntısı Ayetullah Humeyni'nin Velayet-i Fakih doktrinini halkoylamasına sunması oldu. Hüccetiye, din âlimlerinin yönetime karışmasını Mehdi'nin gelişini geciktirecek bir ihanet olarak görüyordu. Sonunda halkoylamasında Velayet-i Fakih'e destek kararı aldı ama bunun bir takiyye olduğunu ve temelde komünistlerin rejimi ele geçirebilecekleri endişesiyle kendilerine daha yakın buldukları devrimcilere destek verdiklerini bilmeyen yoktu.
Örgütün gizli yapısı devrim kadroları arasında rahatsızlıklara sebep oluyordu. Komünistlerin Tudeh Partisi, Halebî'nin aşırı anti-Marksist söylemi yüzünden Hüccetiye'yle uğraşıp duruyordu. Bu uğraşı zaman zaman Hüccetiye hakkında mitler oluşturmaya kadar varıyordu. Humeyni, 12 Temmuz 1983'te kafa karıştıran bir açıklama yaptı. Açıklamanın birilerine mesaj içerdiği barizdi. İran'ın manevi lideri tam tamına şunları söylemişti: "Onikinci İmam yeniden ortaya çıkıncaya kadar günahların artmasına müsaade etmemiz gerektiğini söyleyenler konumlarını düzeltmeli ve elden geçirmeliler. Eğer ülkenize inancınız varsa bu hizipçiliği terk eder ve ülkemizi ileri götüren dalgaya katılırsınız. Yoksa bu dalga sizi boğar."
Aynı gün Hüccetiye Derneği varlığını sona erdirdiğini ilân etmeseydi çoğu İranlı için bu sözler muamma olarak kalacaktı. Halebî rejimle ve sokaklara hâkim olan İslami Cumhuriyetçi Parti'yle mücadeleye girişmek yerine o heyecanla bekledikleri Kayıp İmam gibi 'gaybubet'e çekilmeyi tercih etti. Ancak ne komünist Tudeh Partisi ne de rejimin Ayetullah kadroları Hüccetiye'nin gerçekten siyasetin dışına çıktığına inandı. Humeyni'nin 1989'da vefatından sonra Halebî gerek Velayet-i Fakih müessesesini, gerekse Hamaney'in yeterliliğini sorguladığı için ev hapsine alındı. 1990'lar örgütün sessiz geçirdiği yıllardı. Bu yıllarda örgütün siyaset içindeki faaliyetleri Ahmet Tevekkülî'nin başarısız başkanlık adaylıklarından ibaret kaldı. 1998 yılında Hüccetülislam Muhammed Tâkî Felsefî, 1999'da da Mahmud Halebî vefat etti. Örgütün Ayetullah Muhammad Tâkî Misbah Yezdî'nin manevi önderliğinde yeniden yapılanması ve adından söz edilir hale gelmesi için 2002 yılını beklemesi gerekecekti.
İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, dünyada zulüm ve savaşı yayarak Kayıp İmam'ın geri dönmesini sağlamaya çalışan Hüccetiye üyesi mi? Humeyni ve Hatemi’yi korkutan örgütün hikâyesi ve inançları neler?
İsrail sorgu subayı Avraham Sela* karşısında duran adama acımayla karışık bir nefretle baktı. Bu adam Aksa Camii'ni havaya uçurma girişimiyle iki bin yıl sonra gerçekleşmiş İsrail rüyasını bozmaya kalkışmıştı. Herkes, ama herkes biliyordu ki Aksa havaya uçurulursa bir milyarlık Müslüman dünyası İsrail'in başına üşüşecekti. İsrail'in elinde nükleer silahları olabilirdi. Ama bu silahların kullanılması bile topyekûn yok oluş anlamına geliyordu zaten.
-"Bunu anlamıyor musun?" diye hırpaladı adamı Sela… "İsrail'in başına üşüşeceklerini, elimizde olan tek vatanı kaybedeceğimizi anlamıyor musun?"
-"Tam da bunu sağlamaya çalışıyordum." dedi adam, tartıştığı birini köşeye sıkıştırmış olmanın heyecanıyla. "Tam da bunu! Dünya ülkelerinin hepsi İsrail'e savaş açmalılar. Yedi bin kişi kalana kadar bütün Yahudiler öldürülmeli. Biz, kalan yedi bin kişi Mabet Tepesi'nin yıkıntıları arasında Rabbimize dua edip, yakarmalıyız. İşte o zaman, o zaman gelecek Mesih. Zeytindağı'na inip bizi kurtaracak. Şehina bizi terk ettiği yerden geri dönecek. İşte o zaman Kudüs'ün sokaklarında aslanla koyun bir arada oynayacak. Bin yıllık barış dönemi başlayacak. Peki, sen bunu anlamıyor musun? Bunlar yaşanmadığı müddetçe Mesih'in gelemeyeceğini anlamıyor musun?"
Avraham Sela omuzlarının düştüğünü hissetti. Ömrü boyunca hiçbir dinden haz almamıştı. Ama bir gün kendi dininden bir adamdan, bir Yahudi'den bu kadar tiksinebileceğine ihtimal vermemişti.
*Bu bölüm yazarın Prof. Avraham Sela'dan dinlediği bir hatırasından kurgulanmıştır.
Daha sonra Kudüs İbrani Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Avraham Sela'nın katıldığı sorgulama 1970'lerin ikinci yarısından 1983'e kadar devam eden bir terör kampanyasına yönelikti. Faşist "Kah" (İşte Öyle!) Partisi Mescid-i Aksa'nın yıkılması için harekete geçmişti. 11 Mayıs 1980 tarihinde Aksa Camii'nin 50 metre yakınına yerleştirilmiş bombalar patlamadan birkaç dakika önce fark edildi. Kah Partisi 1988'de yasaklandı. Ancak taraftarları farklı örgütlerin çatısı altında Aksa'ya yönelik emellerini devam ettirdi.
ANTİ-MİSYONERLİKTEN BİNYILÖNCÜLÜĞÜNE
Karanlıktan medet umanlar, kaostan düzenin çıkacağına, dünyayı kurtaracak kişi veya düzenin gelmesi için yeterince kan akmadığına inananlar sadece Kah takipçileri değil. Sosyologların 'binyılöncülüğü' (pre-millenarianism) adını verdiği bu sapkınlık, bilinen dinlerin hemen tamamında kendini gösteriyor. Binyılöncülüğü, geleneksel Mesihçi yaklaşımın aktif-bekleyişçi kolunun radikal kanadını oluşturuyor aslında. Bu cümlenin kolay anlaşılamayacağı ortada. Daha anlaşılmaz olan binyılöncülerinin İslam dini içinde de bulunması. Hem de modern İran'da.
1953 yılı, Meşhed'li vaiz Şeyh Mahmud Halebî'nin hayatında önemli bir dönüm noktası olacaktı. Bir Şii havzasında (medrese) ders veriyordu. Kum'a sık sık gider, hayran olduğu Ayetullah M. Hüseyin Tabatabai'nin derslerini dinlerdi. O yıl havzaya bir Bahai misyoneri dadanmıştı. Bahailerin sayılarının hızla arttığı söyleniyordu ama işin doğrusu Mahmud Halebî çok da ihtimal vermiyordu buna. Ta ki havzadaki molla arkadaşlarından birinin Bahailiğe geçtiğini öğrenene kadar.
Halebî'yi oldukça sarsan bu olay Bahai misyonerlerinin faaliyetleri üzerine araştırma yapmaya itti onu. Araştırmaları sırasında Bahailerin sundukları inancın değil, sunuş şekillerinin cazibesinden dolayı başarılı olduklarının farkına vardı. Bahailer çok iyi hatipler yetiştiriyor, gizlilik içinde devlet kadrolarına sızıyor, Şii metinlerinden çok daha ikna edici ve kaliteli kitaplar, broşürler bastırıyorlardı. Halebî, Bahai misyonerlerle aktif mücadeleye girişmenin gerektiğine karar verdi. Bahai teolojisi çalışan havzalar açılmalı, Bahailerin tezlerini çürütebilecek hatipler yetiştirilmeli, dahası Bahailerin gizli örgütlerine sızılmalıydı.
Halebî bu amaçla Encümen-i Zıdd-ı Bahaiyât adlı derneği kurdu. Meşhed'in büyük âlimler çıkarmış Felsefî ailesinden Şeyh Muhammed Tâkî Felsefî de kendisine destek verince Encümen'in Meşhed kanadını ona bırakarak Tahran'a taşındı. 1963'e kadar dernek Tahran'daki üniversite ve havzaların çevresinde ev sohbetleri düzenleyerek halkı Bahai tehlikesi hakkında bilinçlendirmeye çalıştı. Halebî'yi daha ziyade tüccarlar dinliyordu. Bunlardan topladığı maddî destekle üniversitelere talebe yerleştirmeye başladı. Öğrencilerini Şii ve Bahai teolojisi okumaya teşvik eden Halebî özellikle zeki, hitabeti güçlü, bilimsel bir dil kullanabilen talebelerin peşindeydi.
DEVRİME KADRO YETİŞTİRDİ
Halebî'nin farkında olmadığı şey Bahai düşmanlığı üzerinden yetiştirdiği gençliğin devrimci ve Şah karşıtı bir söylemi benimsedikleriydi. 1963'te Ayetullah Humeyni, Şah'ın reformlarına karşı ayaklanınca Halebî'nin yetiştirdiği öğrenciler de sokaklara döküldü. Humeyni sürgüne gönderildi, Halebî ve Felsefî de hapishaneye. Şah rejimi Bahailerle mücadele edecek bir örgütten rahatsız olacak değildi. Kaldı ki Halebî ve Felsefî Meşhed ve Necef'te hâkim olan Mirza Mehdi İsfahani ve Ayetullah Seyyid Abulkasım Hûyî'nin apolitik ekolüne mensuptu. Doğal olarak serbest bırakıldılar.
Humeyni ayaklanması ve takip eden Şah baskısı Halebî'ye önemli dersler vermişti. 1970'lerde bu dersleri hayata geçirerek örgütün iç yapılanmasını tamamladı. Örgütün gizli tutulan bir kolu Bahailerin içine sızmıştı. Bu işte o kadar başarılı oldular ki bazıları Bahai hiyerarşisinin içinde üst kademelere kadar tırmandı.
İronik bir şekilde Bahailerle uğraşma düşüncesi örgütün bir dizi Bahai metodunu benimsemesine sebep oldu. Bunların içinde gizlilik, hiyerarşik yapı ve modern iletişim araçlarının dava için kullanılması beraberinde başarı ve hızlı bir büyüme getirdi. Büyüme örgütün varlık sebebini revize etmesini de dayatıyordu. Bahai tehlikesinin hiç olmadığı yerlerde dahi sohbet halkaları kurulmuştu. Örgütün yeni bir varlık sebebi arayışını Halebî'nin Kum'dan tanıdığı ve zamanla örgüt içinde önemli bir yere gelen Ayetullah Muhammed Tâkî Misbah Yezdî çözdü: Kayıp İmam Mehdi'nin geri gelişini hızlandıracak adımlar atmak. Bu arada Bahai karşıtı söylem de yerini Marksizm karşıtlığına bırakmıştı.
Örgütün varlık sebebini şekillendiren bu yıllarda Halebî'nin iletişim içinde olduğu dört kişi vardı: Ayetullah Misbah Yezdî, Şeyh Muhammed Tâkî Felsefî, onun ağabeyi Ayetullah Mirza Ali Felsefî ve Mirza Ali'nin ders arkadaşı ve Meşhedli bir âlim olup Necef'te yaşayan Ayetullah Ali Sistani. İlginç olan, bu kişilerin aynı hocalardan ders almış olmalarıydı: Allame Tabatabai, Ayetullah Seyyid Ebulkasım Hûyî ve Ayetullah Mirza Mehdi İsfahani. Bu isimler modern Şiiliğin içinde 'sessiz bekleyişçiler' adını verebileceğimiz, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiği fikrini savunan, din adamlarının siyasete karışmasını hoş görmeyen çizgidendi. Ayetullah Misbah Yezdî bu büyük âlimlerin siyasete katılmama çizgisini oldukça farklı yorumlamıştı. Ona göre din adamlarının siyasete katılmamasının sebebi idare makamının İmam Mehdi'ye ait olmasıydı. İmam Mehdi'nin gelişi öncesinde bu makamda bir din adamının oturması hem İmam Mehdi'ye saygısızlık, hem de Mehdi'nin gelişini geciktirecek büyük bir günahtı. Siyaset fazlaca dindar olmayan insanlara bırakılmalıydı. Onların böyle bir saygısızlık işlemeleri affedilebilirdi.
Misbah Yezdî'nin bu görüşleri zaman içinde örgütün alt kademelerinde binyılöncülüğü çizgisine kaydı. Şii kaynakları Mehdi'nin büyük bir kargaşa, zulüm ve adaletsizlik döneminde geleceğini ifade ediyordu. Demek ki Mehdi'nin gelmesini gerektirecek kadar zulüm ve kargaşa henüz yaşanmamıştı yeryüzünde. Bunun da sebebi iyilerin kötülüğe karşı mücadelesiydi. Kötülükle mücadeleye bir müddet ara verilir, nehy-i ani'l-münker (kötülükten alıkoyma) vazifesi Mehdi gelene kadar askıya alınır, hatta dinen sakıncalı olmayan bazı taktiklerle yeryüzünde kargaşanın ve zulmün gayr-i Şiiler eliyle artırılması sağlanırsa vaat edilen Mehdi'nin gelişi hızlandırılabilirdi.
INFORM YENİ DİNLERİ VE KÜLTLERİ FİŞLİYOR
London School of Economics'den Prof. Eileen Barker, 1988 yılında azınlıkların dinlerini inceleyen ve bu konuda gerek devlet kurumlarına, gerekse özel kişilere bilgi sağlayan INFORM adında bir merkez kurdu. Bugün INFORM kataloglarında 3 bin civarında irili ufaklı dinî hareket hakkında bilgi bulunuyor. Bunca geniş bir ilgi alanında Barker ve ekibi tabii ki pek çok binyılöncüsü dinî hareketi de tanıma imkânı bulmuş. Barker'a göre dünyanın bütün binyılcı hareketleri, bunlar ister binyılöncüsü olsun, ister bu binyılı pasif olarak bekleyen veya binyıl başladıktan sonra kendilerine misyon biçenler olsun, bir şekilde Hıristiyanlıktan etkilenmiş.
Hıristiyan binyılcılığı ilham kaynağını Eski Ahit'in Danyal ve Hezekyel, Yeni Ahit'in de Esinlemeler Kitabı'ndan alıyor. Bu metinlerde Ahirzaman'da yaşanacak büyük bir kargaşa ve zulüm ortamını takiben Hazreti Mesih'in ikinci gelişi ve bunu takip eden bin yıllık 'Cennetin Krallığı'ndan bahsediliyor. Prof. Barker, mevcut binyılcı akımların çoğunun ya pasif bir bekleyişten yana ya da hali hazırda o binyılın oluşum süreci içinde olduğumuz inancına sahip olduklarını söylüyor. Yine de tarih boyunca olduğu gibi bugün de kendilerini 'Mesih'in gelişini' sağlayacak tarihî olayları şekillendirmekle sorumlu gören binyılöncüleri bulunuyor.
Mesih'i getirecek insan faaliyetlerinin şiddet içereceğine inanan binyılöncüleri de var. Binli yıllarda Avrupa'da şiddet ve terörü yaymak suretiyle dünyayı İsa Mesih'in geleceği 'türbülasyon' ortamına sokmaya çalışan binyılöncülerinin türediği biliniyor. Asrımızda da kargaşadan Mesih uman hareketler var. Prof. Barker özellikle 2000 yılı öncesinde Y2K (Year 2000) felaket senaryolarını yazan Evanjelik Hıristiyanların bekledikleri gibi bilgisayarların çökmemesi üzerine küçük çaplı da olsa şiddete başvurduklarını hatırlatıyor.
MODERN YAHUDİ BİNYILÖNCÜLERİ
Aslen seküler bir hareket olan Siyonizm dindar Yahudilerin arasında da kendine müttefikler bulduğunda binyılöncüsü bir çizgiye kaydı. 19. yüzyıl sonunda Haham Abraham Yitzhak Kook ve oğlu, asırlardır Yahudilerin Mesih'in gelişini pasif olarak beklediklerini, ama işte beklenenin gelmediğini, artık Yahudilerin ayağa kalkıp Mesih'i getirtecek süreci başlatmaları gerektiğini söylüyordu. Fakat bunu başaracak insan faaliyetinin ne olduğunu kimse bilmiyordu. O güne kadar Yahudiler Mesih'in kendi hayatları içinde gelmesi için dua ederlerdi. Haham Kook, Mesih'i getirtecek eylem planının Ahirzaman kehanetleri içinde sıralanmış olduğunu düşünüyordu. Önce Yahudilerin İsrail'e toplanmasından mı bahsediliyordu? O zaman bu yapılacaktı. Sonra İsrail'in Kutsal Yahudi Krallığı olarak tesisinden mi bahsediliyordu? O zaman ikinci adım buydu.
Kook'un görüşleri zaman içinde çeşitli yorumlara uğradı. Gush Emunim adlı bir hareket, Yahudilerin toprağı işlemesini ve yerleşimler kurmayı Mesih'in gelişinin ön şartı olarak görüyordu. Bunlar yerleşim birimlerini kurdular. Meir Kahane İsrail topraklarının gayr-i Musevilerden arındırılması gerektiğine inanıyordu. Bunun için önce gönüllü, sonra zoraki tehcir politikası öngörüyordu. Kahane'nin takipçileri Üçüncü Mabet'in inşasının tamamlanması için Mesih'in gelmesi gerekmekle birlikte temellerinin atılmasının pekala bu gelişi hızlandırabileceği ümidiyle Aksa Camii'ni havaya uçurmaya kalkıştılar. Kahane'yle ilişkili Mabet Tepesi İnanlıları örgütü her yıl Üçüncü Mabet'in temel taşını Aksa Kompleksi'nin bir köşesine yerleştirmeye çalışır.
İRAN DEVRİMİ HESAPLARI BOZUYOR
Halebî'nin örgütü, Bahai düşmanlığını ideolojisinin kenarına iterek fikrî dönüşümünü yaşarken 1979 İran Devrimi yaşandı. Devrimin üzerinden daha bir yıl geçmemişti ki Halebî ile Humeyni karşı karşıya geldiler. Humeyni o güne kadar resmî hiçbir kaydı olmayan örgütün bir hayır kurumu olarak resmiyet kazanmasını istedi. Encümen-i Hayriye-yi Hüccetiye-yi Mehdeviyye adı o zaman ortaya çıktı. Hüccetiye'nin rejimle ikinci sıkıntısı Ayetullah Humeyni'nin Velayet-i Fakih doktrinini halkoylamasına sunması oldu. Hüccetiye, din âlimlerinin yönetime karışmasını Mehdi'nin gelişini geciktirecek bir ihanet olarak görüyordu. Sonunda halkoylamasında Velayet-i Fakih'e destek kararı aldı ama bunun bir takiyye olduğunu ve temelde komünistlerin rejimi ele geçirebilecekleri endişesiyle kendilerine daha yakın buldukları devrimcilere destek verdiklerini bilmeyen yoktu.
Örgütün gizli yapısı devrim kadroları arasında rahatsızlıklara sebep oluyordu. Komünistlerin Tudeh Partisi, Halebî'nin aşırı anti-Marksist söylemi yüzünden Hüccetiye'yle uğraşıp duruyordu. Bu uğraşı zaman zaman Hüccetiye hakkında mitler oluşturmaya kadar varıyordu. Humeyni, 12 Temmuz 1983'te kafa karıştıran bir açıklama yaptı. Açıklamanın birilerine mesaj içerdiği barizdi. İran'ın manevi lideri tam tamına şunları söylemişti: "Onikinci İmam yeniden ortaya çıkıncaya kadar günahların artmasına müsaade etmemiz gerektiğini söyleyenler konumlarını düzeltmeli ve elden geçirmeliler. Eğer ülkenize inancınız varsa bu hizipçiliği terk eder ve ülkemizi ileri götüren dalgaya katılırsınız. Yoksa bu dalga sizi boğar."
Aynı gün Hüccetiye Derneği varlığını sona erdirdiğini ilân etmeseydi çoğu İranlı için bu sözler muamma olarak kalacaktı. Halebî rejimle ve sokaklara hâkim olan İslami Cumhuriyetçi Parti'yle mücadeleye girişmek yerine o heyecanla bekledikleri Kayıp İmam gibi 'gaybubet'e çekilmeyi tercih etti. Ancak ne komünist Tudeh Partisi ne de rejimin Ayetullah kadroları Hüccetiye'nin gerçekten siyasetin dışına çıktığına inandı. Humeyni'nin 1989'da vefatından sonra Halebî gerek Velayet-i Fakih müessesesini, gerekse Hamaney'in yeterliliğini sorguladığı için ev hapsine alındı. 1990'lar örgütün sessiz geçirdiği yıllardı. Bu yıllarda örgütün siyaset içindeki faaliyetleri Ahmet Tevekkülî'nin başarısız başkanlık adaylıklarından ibaret kaldı. 1998 yılında Hüccetülislam Muhammed Tâkî Felsefî, 1999'da da Mahmud Halebî vefat etti. Örgütün Ayetullah Muhammad Tâkî Misbah Yezdî'nin manevi önderliğinde yeniden yapılanması ve adından söz edilir hale gelmesi için 2002 yılını beklemesi gerekecekti.