selahattin_ay
10-14-2007, 08:10
Birinci ibret vakası: Dışişleri Bakanı Ali Babacan geçen hafta sonu birbiri ardına ziyaret ettiği Şam ve Kudüs'te, bu tarihten tam bir ay önce İsrail uçaklarının Suriye'deki bir hedefi vururken Türk hava sahasını kullanmış olmaları hakkında İsrail'den hâlâ bir açıklama beklediklerini söyledi.
Başbakan Olmert ve Dışişleri Bakanı Livni ile görüşmelerinden sonraki suskunluğundan, Babacan'ın beklediği açıklamayı alamadan Kudüs'ten ayrılmış olduğunu anlıyoruz.
Oysa Babacan, Kudüs'e kadar yorulmadan, Genelkurmay'dan en azından bir teknik açıklama alabilirdi.
Tabii, Türkiye Cumhuriyeti, kurumları arasındaki ilişkilerin normal biçimde cereyan ettiği bir devlet olsaydı... Ama Babacan öğrenemedi. Hiç birimiz öğrenemedik; kaç uçağın, hangi yönden saat kaçta Türk hava sahasına girip ne kadar süreyle uçtuktan sonra çıktıklarını... O yakıt tankları bulunmasaydı bir ihlal olduğundan da haberimiz olmayacaktı.
Çünkü Genelkurmay bu konuda sustu. Resmi sitesindeki "hava ihlalleri" bölümünün arşivinde 6 Eylül'deki olayla ilgili olarak herhangi bir kayıt yer almıyor.
Büyükanıt'ın ziyareti
Biz, Türk radarlarının İsrail uçaklarını tespit edememiş olmasına ihtimal vermiyoruz. İsrail uçaklarının Türk hava sahasını Genelkurmay'ın bilgisi dahilinde kullanmış olmaları çok kuvvetli bir ihtimaldir.
İsrail'in Haaretz gazetesinin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt'ın önümüzdeki hafta İsrail'i ziyaret edeceğini ve uçakların ihlalini değil, iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri konuşacağını yazması fevkalade ilginçtir.
Genelkurmay ihlal olayı hakkında ısrarla susarken, AKP hükümetinin ve İslamcı basının aynı ısrarla konuyu gündemde tutması çok tuhaf değil mi?
F-16'lar yakalanmıştı
İkinci ibret vakası: 24 Mayıs'ta 2 Amerikan F-16'sının Hakkari Üzümlü bölgesinde Türk hava sahasını 4 dakika süreyle ihlal ettiğini ise Genelkurmay'ın sitesinden öğrenmiştik.
AKP'nin buna tepkisi ne olmuştu peki? 28 Mayıs'ta, o zaman Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül, "Bunlar rutin işler. Sınır boylarında zaman zaman böyle şeyler olur" demiş ve olayı geçiştirmek istemişti. Başbakan Erdoğan ise konuşmayı reddetmişti.
Genelkurmay, "teknik bir ihlaldir" diyerek pekala gizleyebileceği bir olayı duyurup gündem yaratırken, AKP hükümetinin konuyu kapatmaya uğraşmış olması çok tuhaf değil miydi?
Zıt aktörler
Bu iki ihlal olayında AKP hükümeti ve TSK alenen zıtlaşmıştır. Aslında zıtlaşma bu iki aktörün Ortadoğu'ya ilişkin hemen bütün yaklaşımlarında mevcuttur.
Kısacası, TSK'nın Ortadoğu yaklaşımının ana eksenini "ulusal güvenlik" mülahazalarının oluşturduğunu, AKP'nin bölgedeki tutum alışlarının kökeninde ise "İslami dayanışma" içgüdüsünün yattığını söyleyebiliriz.
Türkiye'nin Kürt sorunu da bir Ortadoğu sorunudur ve her manada sınırı aştığı için yine Irak'a bir sınır ötesi operasyon düzenlenmesini tartışıyoruz. Yukarıdaki ibret vakalarındakine benzer bir itiş kakışı bu bahiste de izlemeye hazır olun.
Eylemsizlik dengesi
Önce bir tespit: AKP hükümeti, PKK'nın 2004'te "ateşkes"ini bozmasından bu yana, siyasi bir tercih olarak, örgütün terörizmine karşı etkili bir güvenlik yaklaşımı göstermemiş ve sorumluluğu TSK'ya atmıştır. TSK'nın icraatı ise sınırlı kalmıştır; örneğin TSK, Kuzey Irak'a bilinen nedenlerle girememiştir. AKP hükümeti ile TSK, aralarında, Kürt sorununun güvenlik boyutuna ilişkin bir denge oluşturmuşlardır: Eylemsizlik dengesi...
AKP'nin riskleri
Bir operasyon yapılacaksa, bunun sonuç almaya dönük, kapsamlı, derin ve uzun süreli bir operasyon olması AKP için risklidir. Böyle bir operasyonun TSK'ya Kürt sorununda inisiyatifi ele alma şansı verecek olması AKP için en büyük risktir ki, bunun gerçekleşmesi, AKP'nin ayağının altından içeride ve dışarıda önemli bir politik zeminin kayıp gitmesi sonucunu doğurabilir.
Amerikan güçleri ve Iraklı Kürtlerle meydana gelebilecek askeri sürtüşmelerin siyasi sonuçları ile de AKP yüzleşecektir. Gerçek bir operasyon, AKP'nin Türkiye ve Ortadoğu'daki kırılma noktası olabilir.
AKP, bu kuvvetli ihtimalleri öngörüyorsa, gerçek bir operasyondan uzak durmak için ne lazımsa yapar.
AKP için en iyisi hiç operasyon yapmamaktır. Veya kısa süreli ve dar kapsamlı bir kozmetik operasyon yapmaktır. Böylece hem kamuoyu yatıştırılır, hem dışarıya mesaj verilmiş olur, hem de eylemsizlik dengesi devam eder.
Bakalım bu oyun nereye kadar sürecek?
Kadri GÜRSEL ---milliyet
Başbakan Olmert ve Dışişleri Bakanı Livni ile görüşmelerinden sonraki suskunluğundan, Babacan'ın beklediği açıklamayı alamadan Kudüs'ten ayrılmış olduğunu anlıyoruz.
Oysa Babacan, Kudüs'e kadar yorulmadan, Genelkurmay'dan en azından bir teknik açıklama alabilirdi.
Tabii, Türkiye Cumhuriyeti, kurumları arasındaki ilişkilerin normal biçimde cereyan ettiği bir devlet olsaydı... Ama Babacan öğrenemedi. Hiç birimiz öğrenemedik; kaç uçağın, hangi yönden saat kaçta Türk hava sahasına girip ne kadar süreyle uçtuktan sonra çıktıklarını... O yakıt tankları bulunmasaydı bir ihlal olduğundan da haberimiz olmayacaktı.
Çünkü Genelkurmay bu konuda sustu. Resmi sitesindeki "hava ihlalleri" bölümünün arşivinde 6 Eylül'deki olayla ilgili olarak herhangi bir kayıt yer almıyor.
Büyükanıt'ın ziyareti
Biz, Türk radarlarının İsrail uçaklarını tespit edememiş olmasına ihtimal vermiyoruz. İsrail uçaklarının Türk hava sahasını Genelkurmay'ın bilgisi dahilinde kullanmış olmaları çok kuvvetli bir ihtimaldir.
İsrail'in Haaretz gazetesinin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt'ın önümüzdeki hafta İsrail'i ziyaret edeceğini ve uçakların ihlalini değil, iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri konuşacağını yazması fevkalade ilginçtir.
Genelkurmay ihlal olayı hakkında ısrarla susarken, AKP hükümetinin ve İslamcı basının aynı ısrarla konuyu gündemde tutması çok tuhaf değil mi?
F-16'lar yakalanmıştı
İkinci ibret vakası: 24 Mayıs'ta 2 Amerikan F-16'sının Hakkari Üzümlü bölgesinde Türk hava sahasını 4 dakika süreyle ihlal ettiğini ise Genelkurmay'ın sitesinden öğrenmiştik.
AKP'nin buna tepkisi ne olmuştu peki? 28 Mayıs'ta, o zaman Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül, "Bunlar rutin işler. Sınır boylarında zaman zaman böyle şeyler olur" demiş ve olayı geçiştirmek istemişti. Başbakan Erdoğan ise konuşmayı reddetmişti.
Genelkurmay, "teknik bir ihlaldir" diyerek pekala gizleyebileceği bir olayı duyurup gündem yaratırken, AKP hükümetinin konuyu kapatmaya uğraşmış olması çok tuhaf değil miydi?
Zıt aktörler
Bu iki ihlal olayında AKP hükümeti ve TSK alenen zıtlaşmıştır. Aslında zıtlaşma bu iki aktörün Ortadoğu'ya ilişkin hemen bütün yaklaşımlarında mevcuttur.
Kısacası, TSK'nın Ortadoğu yaklaşımının ana eksenini "ulusal güvenlik" mülahazalarının oluşturduğunu, AKP'nin bölgedeki tutum alışlarının kökeninde ise "İslami dayanışma" içgüdüsünün yattığını söyleyebiliriz.
Türkiye'nin Kürt sorunu da bir Ortadoğu sorunudur ve her manada sınırı aştığı için yine Irak'a bir sınır ötesi operasyon düzenlenmesini tartışıyoruz. Yukarıdaki ibret vakalarındakine benzer bir itiş kakışı bu bahiste de izlemeye hazır olun.
Eylemsizlik dengesi
Önce bir tespit: AKP hükümeti, PKK'nın 2004'te "ateşkes"ini bozmasından bu yana, siyasi bir tercih olarak, örgütün terörizmine karşı etkili bir güvenlik yaklaşımı göstermemiş ve sorumluluğu TSK'ya atmıştır. TSK'nın icraatı ise sınırlı kalmıştır; örneğin TSK, Kuzey Irak'a bilinen nedenlerle girememiştir. AKP hükümeti ile TSK, aralarında, Kürt sorununun güvenlik boyutuna ilişkin bir denge oluşturmuşlardır: Eylemsizlik dengesi...
AKP'nin riskleri
Bir operasyon yapılacaksa, bunun sonuç almaya dönük, kapsamlı, derin ve uzun süreli bir operasyon olması AKP için risklidir. Böyle bir operasyonun TSK'ya Kürt sorununda inisiyatifi ele alma şansı verecek olması AKP için en büyük risktir ki, bunun gerçekleşmesi, AKP'nin ayağının altından içeride ve dışarıda önemli bir politik zeminin kayıp gitmesi sonucunu doğurabilir.
Amerikan güçleri ve Iraklı Kürtlerle meydana gelebilecek askeri sürtüşmelerin siyasi sonuçları ile de AKP yüzleşecektir. Gerçek bir operasyon, AKP'nin Türkiye ve Ortadoğu'daki kırılma noktası olabilir.
AKP, bu kuvvetli ihtimalleri öngörüyorsa, gerçek bir operasyondan uzak durmak için ne lazımsa yapar.
AKP için en iyisi hiç operasyon yapmamaktır. Veya kısa süreli ve dar kapsamlı bir kozmetik operasyon yapmaktır. Böylece hem kamuoyu yatıştırılır, hem dışarıya mesaj verilmiş olur, hem de eylemsizlik dengesi devam eder.
Bakalım bu oyun nereye kadar sürecek?
Kadri GÜRSEL ---milliyet