ceyhanli
01-07-2008, 21:52
Siyah ve beyaz hatıralar
Sanki dün gibi... Gazetemizin “Siyah ve Beyaz” köşesinde, yazmaya başladığım “Yansımayan renkler” başlıklı ilk yazımdan bugüne bir buçuk yıl geçmiş. Ömür öyle çabuk geçip gidiyor ki, kim ne yapıyorsa yaptığı kalıyor; ya bir güzel anı, ya bir abes amel, ya da bir eser olarak...
O gün renk skalasına yansımayan siyah ve beyazın bir renkten de öteye, birçok mânânın ifade edilmesinde de kullanıldığını yazmıştım. Yansımayan renklerin yansıyan başka bir yüzüydü bu.
Geçenlerde bir arkadaşım köşenin adını ilginç bulmuş, “Başka bir isim değil de neden Siyah ve Beyaz?” diye sordu.
“Neden?” sorusu beni taa çocukluk günlerime götürüverdi.
*
60’lı yıllardayız. Henüz ya dört ya da beş yaşındayım. Bir çiftlik yolundayız. İki atın çektiği bir Konya arabası üzerinde gidiyoruz. Kasası rengârenk desenler ve resimlerle süslü olan bu arabalar, giderken dört küçük tekerinden tıkır tıkır ses çıkarırdı. Aslında bizim oralarda pek bulunmaz. Tire’de daha ziyade kocaman iki tekeri olan, kasası bu iki teker arasına dengeli bir şekilde oturtulan, bir atla çekilen arabalar kullanılırdı. Ama yüksek olmayan Konya arabaları, biz çocukların inip binmesi açısından daha kolaydı.
İşte böyle bir arabada; hatırladığım kadarı ile annem, ablam, ağabeyim, dayımlar (kaç kişiydik tam hatırlamıyorum) ve bazı eşyalarla birlikte tarlalar, tepeler aşarak yol alıyoruz. Uzaktan bir köprü göründü. Altından Küçük Menderes Nehri akıyordu. Ödemiş, Tire, Bayındır ve Torbalı ovaları içinden akan bu nehir, Bozdağ ve Güme Dağları arasındaki vadinin bereket kaynağı idi. (O zamanlar gürül gürül akan, kelterler dolusu balıklar tuttuğumuz Küçük Menderes, şimdi ise kurumuş, artık akmıyor.)
Arabayı ağabeyim kullanıyordu. Cıvıl cıvıl bahar havasının etkisiyle mi nedir? Ağabeyimin yanında bir taraftan atların şıngır şıngır öten zillerine bakarken, bir taraftan bıcır bıcır konuşuyordum. Aklıma birden köprüden yaya geçmek gelmiş olacak ki “ben ineceğim” diye tutturdum. Ağabeyim bir eliyle atları kontrol etmeye çalışırken, diğer eliyle “olmaz, inme” diye beni engelliyordu. Kafaya koymuştum bir kere. Köprüye yaklaşınca arabadan atlayıvermişim. Atlar atlamaz birden dünyam karardı. Gözlerim kapandı. Ya da ben öyle sandım. Hiçbir şey görmüyordum.
İşte o an siyahın siyahını gördüm. Siyahın o kadar siyah olduğunu hiç bilmezdim.
Ne mi olmuştu? Arabadan atlarken, kasaya çakılı olan bir çivi elbiseme takılmış, beni tekerleğin altına atıvermişti. Onca yük taşıyan arabanın ön tekeri, sol göğsümün altından beni neredeyse ikiye biçmek üzereyken atları zor durdurmuşlar. Tekerin demir çemberinin izi yarı belime kadar simsiyah oturmuştu.
Sonra gözümde bir ışık parladı ki beyazın beyazı... Beyazı da hiç o kadar beyaz görmemiştim. Ve tekrar görmeye başladım.
Siyah ve beyaz renkle ilk tanışmam böyle oldu.
Sonra çiftlik gecelerinin siyahını gördüm. Akşam olunca gökyüzü, sanki yakalayıverecekmişsin gibi yakın yıldızlarla bezenirdi. Bir de “tırrk tırrk tırrk” diye ses gelirdi gece boyunca... Yıldızlar öter sanırdım. Çok sonraları öğrendim çekirge sesi olduğunu...
Geceleri gazyağı lambası ya da gemici feneri kullanılıyordu. Gazyağı da kıymetli... Geceleri boşa yanmasın diye söndürülürdü. İşte o düşüş anında yaşadığım zifiri karanlık sarardı yine her yeri. İrkilirdim, biraz daha sokulurdum anneme. Etrafta bir ışık arardım görmek için. Gece başımı ne zaman kaldırsam, ne olduğunu bilmediğim beyaz bir kütlenin başucumda beni beklediğini görürdüm. Huzurla uyurdum tekrar.
Çocukluk işte! Siyaha karşı geliştirdiğim beyaz bir sığınaktı belki de...
Yıllar yılları kovalayınca anlıyor insan, siyah ölümü beyaza çevirmek için, beyaz bir imkân daha sunulmuştu o gün. Ebedi kurtuluş için sunulan fırsattı ömür; yaşayanlar için...
Anlayana...
Siyah ve beyaz her şeyimizde vardı. Sonsuzluğa uzanan iki yol gibi...
Siyah ve Beyaz
Tuncay Önür
Sanki dün gibi... Gazetemizin “Siyah ve Beyaz” köşesinde, yazmaya başladığım “Yansımayan renkler” başlıklı ilk yazımdan bugüne bir buçuk yıl geçmiş. Ömür öyle çabuk geçip gidiyor ki, kim ne yapıyorsa yaptığı kalıyor; ya bir güzel anı, ya bir abes amel, ya da bir eser olarak...
O gün renk skalasına yansımayan siyah ve beyazın bir renkten de öteye, birçok mânânın ifade edilmesinde de kullanıldığını yazmıştım. Yansımayan renklerin yansıyan başka bir yüzüydü bu.
Geçenlerde bir arkadaşım köşenin adını ilginç bulmuş, “Başka bir isim değil de neden Siyah ve Beyaz?” diye sordu.
“Neden?” sorusu beni taa çocukluk günlerime götürüverdi.
*
60’lı yıllardayız. Henüz ya dört ya da beş yaşındayım. Bir çiftlik yolundayız. İki atın çektiği bir Konya arabası üzerinde gidiyoruz. Kasası rengârenk desenler ve resimlerle süslü olan bu arabalar, giderken dört küçük tekerinden tıkır tıkır ses çıkarırdı. Aslında bizim oralarda pek bulunmaz. Tire’de daha ziyade kocaman iki tekeri olan, kasası bu iki teker arasına dengeli bir şekilde oturtulan, bir atla çekilen arabalar kullanılırdı. Ama yüksek olmayan Konya arabaları, biz çocukların inip binmesi açısından daha kolaydı.
İşte böyle bir arabada; hatırladığım kadarı ile annem, ablam, ağabeyim, dayımlar (kaç kişiydik tam hatırlamıyorum) ve bazı eşyalarla birlikte tarlalar, tepeler aşarak yol alıyoruz. Uzaktan bir köprü göründü. Altından Küçük Menderes Nehri akıyordu. Ödemiş, Tire, Bayındır ve Torbalı ovaları içinden akan bu nehir, Bozdağ ve Güme Dağları arasındaki vadinin bereket kaynağı idi. (O zamanlar gürül gürül akan, kelterler dolusu balıklar tuttuğumuz Küçük Menderes, şimdi ise kurumuş, artık akmıyor.)
Arabayı ağabeyim kullanıyordu. Cıvıl cıvıl bahar havasının etkisiyle mi nedir? Ağabeyimin yanında bir taraftan atların şıngır şıngır öten zillerine bakarken, bir taraftan bıcır bıcır konuşuyordum. Aklıma birden köprüden yaya geçmek gelmiş olacak ki “ben ineceğim” diye tutturdum. Ağabeyim bir eliyle atları kontrol etmeye çalışırken, diğer eliyle “olmaz, inme” diye beni engelliyordu. Kafaya koymuştum bir kere. Köprüye yaklaşınca arabadan atlayıvermişim. Atlar atlamaz birden dünyam karardı. Gözlerim kapandı. Ya da ben öyle sandım. Hiçbir şey görmüyordum.
İşte o an siyahın siyahını gördüm. Siyahın o kadar siyah olduğunu hiç bilmezdim.
Ne mi olmuştu? Arabadan atlarken, kasaya çakılı olan bir çivi elbiseme takılmış, beni tekerleğin altına atıvermişti. Onca yük taşıyan arabanın ön tekeri, sol göğsümün altından beni neredeyse ikiye biçmek üzereyken atları zor durdurmuşlar. Tekerin demir çemberinin izi yarı belime kadar simsiyah oturmuştu.
Sonra gözümde bir ışık parladı ki beyazın beyazı... Beyazı da hiç o kadar beyaz görmemiştim. Ve tekrar görmeye başladım.
Siyah ve beyaz renkle ilk tanışmam böyle oldu.
Sonra çiftlik gecelerinin siyahını gördüm. Akşam olunca gökyüzü, sanki yakalayıverecekmişsin gibi yakın yıldızlarla bezenirdi. Bir de “tırrk tırrk tırrk” diye ses gelirdi gece boyunca... Yıldızlar öter sanırdım. Çok sonraları öğrendim çekirge sesi olduğunu...
Geceleri gazyağı lambası ya da gemici feneri kullanılıyordu. Gazyağı da kıymetli... Geceleri boşa yanmasın diye söndürülürdü. İşte o düşüş anında yaşadığım zifiri karanlık sarardı yine her yeri. İrkilirdim, biraz daha sokulurdum anneme. Etrafta bir ışık arardım görmek için. Gece başımı ne zaman kaldırsam, ne olduğunu bilmediğim beyaz bir kütlenin başucumda beni beklediğini görürdüm. Huzurla uyurdum tekrar.
Çocukluk işte! Siyaha karşı geliştirdiğim beyaz bir sığınaktı belki de...
Yıllar yılları kovalayınca anlıyor insan, siyah ölümü beyaza çevirmek için, beyaz bir imkân daha sunulmuştu o gün. Ebedi kurtuluş için sunulan fırsattı ömür; yaşayanlar için...
Anlayana...
Siyah ve beyaz her şeyimizde vardı. Sonsuzluğa uzanan iki yol gibi...
Siyah ve Beyaz
Tuncay Önür