Ak Forest
11-23-2007, 02:18
Sözün hangi tribünden söylendiği önemli
Filistin Özerk Yönetimi Mahmud Abbas, Filistin’de İsrail işgalinin sona ermesi gerektiğinden sözettiğinde bu söz neden ruhlarımızı titretmiyor da aynı sözü HAMAS’ın Siyasi Büro Başkanı Halid Meş’al veya Hizbullah lideri Nasrallah söylediğinde bunun Filistin için umut anlamına geldiğini hemen kavrayıveriyoruz?
Milli Görüş lideri Erbakan, Filistin’in tapusunun bizde olduğunu ifade ettiğinde ne Filistinli mücahitler, ne de Ortadoğu Müslümanları buradan neo-Osmanlıcı bir yayılmacılık niyeti çıkarmıyor da, Başbakan Erdoğan aynı sözü söylediğinde neden kuşkuyla yaklaşılıyor?
Bunun çok açık bir nedeni var. Sözün ne olduğu kadar, hangi tribünden söylendiği de çok önemli de ondan.
Çok iyi biliyoruz ki, Abbas’ın konuştuğu platform ile Meşal’inki aynı değil. Erbakan, Filistin’in tapusunu Siyonistlerin yüzüne çarparken, Erdoğan aynı tapuyu Filistinlilere, İsrail’le uyumlu olmaları ikazıyla gösteriyor.
Bizim, İslam toplumlarının değişmesi gerektiğinden sözetmemiz ile, “yeni Ortadoğu” projesinin sivil ayağını kurmaya debelenen uluslararası Gelecek Vakfı’nın ve onun muhtelif uzantılarının değişimden bahsetmesi aynı şey değil. ABD'nin talimatı ve Lübnanlı Hariri ailesinin taşıyıcılığıyla kurulan Gelecek Vakfı,
Washington-Tel Aviv şer ekseni, İsrail’i İslam dünyası içinde normalleştirmek amacıyla, kendi temellendirmelerini Müslüman topluluklara benimsetmeye çalışmasıyla eşzamanlı olarak, Müslümanların temellendirmelerinin de alternatiflerini kurmaya uğraşıyor.
O nedenle İslami direnişlerin Ortadoğu’sunun karşısına “yeni Ortadoğu”yu çıkardı ABD Dışişleri Bakanı Rice.
Birleşme ve bütünleşme arayışlarının karşısına da Irak ve Türkiye’de Kürdistan devletini, Irak’ta Şii ve Sünni devletini, Lübnan’da Hıristiyan, Sünni ve Şii devletini, İran’da etnik şehir devletlerini vs. çıkardığı gibi.
İran’ı şehir devletlerine bölerek paramparça etme fikri, Türkiye’de, İran-Türkiye rekabetine inanmış ve Türkiye’yi aradan sıyırmayı da strateji yapmış bazı İslami kesimleri o nedenle heyecanlandırıyor. Bu çevreler, İran projesine bedel olarak Türkiye’den de bir Kürdistan üretilmesini muhtemelen katlanılabilir maliyet olarak görüyor.
Bu sebeple bizim “Irak Kürdistan’ı” veya “Türkiye Kürdistanı” dememizle, onların demesi arasında hem muhteva, hem de suret farkı var.
Bizim Filistin meselemizle onlarınki aynı değil.
Lübnan’a ve Irak konusunda zinhar aynı şeyleri söylemiyoruz.
Kudüs sorunu da öyle.
İşgal, yıkım ve talandan başka anlamı olmayan mevcut Amerikan zamanlarında her yanımızdan manipülasyon yağıyor. Bu yaylım atış karşısında nice aklı başında, kerli ferli ve ihtiramla andığımız ismin bile kolayca aldanabildiğini, yahut teslim olduğunu veya yelkenleri indirdiğini şaşkınlıkla izliyoruz.
Amerikalılar ve İsrailliler, Filistin meselesini önümüze, İsrail’i Ortadoğu’da normalleştirmenin yolu olarak koyuyorlar.
Bizse Filistin topraklarının 40 yıldır işgal altında tutulduğunu, etnik arındırma ve terörist faaliyetler yoluyla bu toprakların Filistinlilerin elinden alındığını, burada bir göçmen devleti uydurulduğunu, bu göçmen devletinin bütün bir Ortadoğu’yu taciz ettiğini, bu ırkçı rejim yıkılmadıkça ne Ortadoğu’nun rahat yüzü göreceğini, ne de dünyanın huzur bulacağını, Filistin topraklarının Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi yerli sahiplerine iadesi yapılmadıkça gerçek bir barışın imkansız olduğunu, Filistinlilerin (hangi inançtan olurlarsa olsunlar) İsrail isimli uydurulmuş bu ırkçı rejimle müzakereye oturmasının talep edilmesinde bile nasıl bir kötü niyet bulunduğunu apaçık gördüğümüzü vs. söylüyoruz.
Washington-Tel Aviv şer ekseninin tek umudu, İsrail’in normalleşmesi ve Ortadoğu’ya egemen olmasıdır. İsrail Cumhurbaşkanı Peres’in, AKP’nin alkışları arasında TBMM’nin havasını zehirleyerek ve milletin temsil mekanını kirleterek “İran’ın hegemonik emeller taşıdığı”ndan sözetmesi aslında kendi niyetlerini ele vermekten başka bir anlam taşımıyor.
Denetimsiz ve kontrolsüz nükleer silahları, saldırganlıkları ve ırkçı rejimi ile Ortadoğu’da ABD’nin yardımıyla hegemoni kurmak isteyen İsrail, Filistin meselesini asıl mecrasından çıkartarak normalleşmeye çalışıyor.
Tarihi ve yaşananları unutturmaya uğraşıyor. İsrail’in nasıl kurulduğunu hafızalarımızdan silmemizi bekliyor.
Bunun mümkün olmadığını bildikleri için sorunların ve kavramların muhtevasını değiştirmeyi deniyorlar.
Bunu daha önce de yapmadılar mı? (Nisa 46)
“Filistin-İsrail müzakeresi”nin nasıl olup da İsrail-Abbas (Fetih) müzakeresi haline getirilebildiğini ve meşru HAMAS hükümetine yapılan darbenin AKP iktidarına kabul ettirilerek Filistin hükümetinin yoksayıldığını, üstelik de bunun AKP çevrelerinde, iktidara sâdık isimler ve yazarlar tarafından ayakta selamlanarak Peres-Abbas buluşmasının Türkiye’nin önemini gösterdiğini söylediklerine şaşmayalım. Operasyonun nasıl etkili yürütüldüğüne dikkat edelim.
Erbakan’a atfedilen ilginç söz ne kadar haklı: Her taşın altında Siyonistlerin bulunduğunu düşünmek hastalıklıdır, ama unutmayalım ki, Siyonistler hiçbir taşın altını boş bırakmazlar.
Artık iki tane Ortadoğu, iki tane Filistin meselesi, iki tane Kudüs sorunu, iki tane tehdit analizi vs. var. Biri, Amerikan-İsrail hegemonisine direnen çevrelerin, HAMAS, Hizbullah, İran ve Suriye’nin hakikati; diğer ise “yeni Ortadoğu”nun ve kendisini bu çerçeveye oturtan herkesin hakikati.
Bu birbiriyle hiç alakası olmayan hakikatlerin karşılaşmasında neden ve nasıl olup da bazı dindarların “yeni Ortadoğu” çerçevesinde yeraldıklarını anlamak için şikenin kullandığı katmanlara bakmak gerek. O sahte ve bünyeye zararlı hakikat öylesine süzülüyor, inceltiliyor ve o kadar çok süzgeç katmanlarından geçiriliyor ki, kimi dindarlar Peres’in Türkiye ziyaretini ayakta alkışlayabiliyor.
Peres-Abbas buluşmasını gerçekleştiren ve bunu büyük bir övünç olarak kamuoyuna yansıtan AKP iktidarının sivil toplumu, sâdık destekçisi ve yılmaz taraftarı bir vakfın düzenlediği Kudüs toplantısını da bu şartlarda değerlendirmek gerekir.
Daha önce İstanbul’da Şiilik karşıtı Irak toplantısının failleri düzenlediği için Kudüs toplantısından kuşkulanmamak elde değil!
Aynı failler, 2004’te, İslam Konferansı Örgütü Türkiye’nin kontrolüne geçtikten kısa bir süre sonra gündeme gelen “İslam toplumlarında değişim ve reform” programı için sivil toplumun harekete geçirilmesi işaret fişeğiyle birlikte “İslam Ülkeleri Sivil Toplum Kuruluşları Birliği” kurmak üzere hareket geçmiş ve bu amaçla İstanbul’da bir toplantı düzenlemişti. Toplantı, kapanış bildirisinde ABD’nin Irak’ta işgalci olduğunun belirtilmesi tartışmasıyla gündeme gelmişti. Toplantıyı düzenleyenler, ABD’nin Irak’ta işgalci olduğunun kapanış bildirisinde yeralmaması için kapanış bildirisi yayınlamamışlardı.
TGTV marifetiyle kurulan İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği’nin de tıpkı Gelecek Vakfı gibi, “yeni Ortadoğu”nun içinde nefes alıp verdiğini görebiliyoruz. Bu kuruluş, durduk yerde AKP’li dindarların parlak fikri olarak ortaya çıkmadı.
O nedenle, işin içinde TGTV gibi, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olmakla övünen AKP iktidarının sâdık sivil toplumu olunca Kudüs toplantısının görünenin dışındaki amacını merak etmemek elde değildir.
TGTV, Kasım 2006’da İstanbul’da gerçekleştirilen ve Iraklı Şiilerin çağrılmadığı Sünni toplantısını düzenleyen örgüttür ve konu bu yönüyle sorgulandığında düpedüz tüymüş, ortadan kaybolmuştur. İçinde Şiileri tekfir eden mezhepçi ve fitneci isimlerin de bulunduğu toplantı, Kudüs toplantısında olduğu gibi el altından AKP iktidarından destek gördü. Gerçi AKP iktidarı genellemesini Büyükelçi Ahmet Davutoğlu’nun başını çektiği akımın iktidardaki merkezleri şeklinde özelleştirmek mümkün.
Davutoğlu ve arkadaşları, öyle anlaşılıyor ki, neo-Osmanlı fikirlerini hayata geçirebilmek için “yeni Ortadoğu” ile taktik ittifak yapmakta sakınca görmüyorlar.
Nitekim The Economist’in “Türk dış politikası: Perde gerisindeki güç” başlıklı değerlendirmesinde kendisinden sözedilen Davutoğlu, HAMAS lideri Meş’al’i Türkiye’ye davet ettiği için yöneltilen eleştirilere cevap verirken, HAMAS’ı İsrail’i tanımaya ikna etmek için davet ettiklerini söylüyor.
Gülen Hareketi’ne bağlı Zaman gazetesi de İsrail Cumhurbaşkanı Peres ile tam sayfa röportaj yapıp orada Filistinlilere, İranlılara, Suriyelilere, Hizbullah’a, HAMAS’a akla hayale gelmez yalanlar, iftiralar ve hakaretlerle saldırmasına imkan sağlamaktan çekinmedi. Bu hareketin yayın organları, Peres-Abbas buluşmasına adeta büyük bir zafer muamelesi yapmakta bile beis görmeyebildiler.
Davutoğlu ile Gülen Hareketi’nin tutumlarında görülen fazlasıyla benzerlik, söylediğimiz gibi, “ulvi bir amaç için” “yeni Ortadoğu” doktriniyle yapılmış taktik ittifaka işaret ediyor.
Hal böyle olunca, o ittifakta yeralanlar Peres-Abbas buluşmasını tebcil ederken, ittifakın dışında kalan ve vicdanen doğru olanın yanında duranlar İsrail’in normalleşmesine de, buna yol açacak her türlü iyi veya kötü niyetli girişime de tepki gösteriyorlar.
Şimdi sormak gerek: Kudüs buluşmasının hayra hizmet dışında manipülatif hedefi ne olabilir? Dindarlar, bu manipülasyon karşısında uyanık olmak ve oyuna gelmemek durumunda değiller mi?
Acaba Kudüs toplantısından ve Kudüs’ün özgürlüğünden coşkuyla bahsedenlerin, neden meşru HAMAS hükümetini yoksayan AKP’nin girişimine yönelik bir tek eleştirileri yoktur? Meşal’in Türkiye’yi davet edilmesini yere göğe sığdıramayanlar ve bu nedenle Davutoğlu’nu kahraman ilan edenler, onun The Economist’te, Meşal’i İsrail’i tanıması için ikna etmek üzere çağırdıkları açıklamasına niçin hiçbir sözleri yoktur?
Her yanımızdan manipülasyon atışı altındayız ve en doğru bildiklerimizin bile şerre nasıl kullanılacağından emin olmamalıyız.
Ama kesin olarak bildiğimiz şudur: Washington-Tel Aviv şer ekseni, Filistin sorununa yeni bir tarif getirerek meseleyi İran’ın kontrolünden çıkarmak istiyor. Çünkü İran, Filistin meselesini İsrail’in bu topraklardaki meşruiyeti ile özdeşleştiriyor. Bir göçmen devleti olan İsrail’in neden Filistin’de kurulduğunu sorgulamaktan vazgeçmiyor. Oysa “yeni Ortadoğu”, İsrail’in meşruiyeti konusunu elde bir sayarak “barış müzakereleri” sürecini başlatmak istiyor. Bizden 40 yıl öncesini ve bu arada geçenleri unutmamızı ve bugüne bakmamızı istiyor.
İran’ın Ortadoğu’su, 40 yılı bir sıçramada atlayıp bugüne bakma yanlısı değildir. HAMAS ve Hizbullah, İsrail’in mütemadi saldırılarının tam da bu tarihsel süreçten kaynaklandığını biliyor ve asıl itirazını bu sürece yöneltiyor. Zira İsrail’in Filistin’de kuruluşu meselesi halledilmeden ne barış, ne Filistin, ne Kudüs sorunu hallolmayacaktır.
kenan.camurcu@fikritakip.com
Filistin Özerk Yönetimi Mahmud Abbas, Filistin’de İsrail işgalinin sona ermesi gerektiğinden sözettiğinde bu söz neden ruhlarımızı titretmiyor da aynı sözü HAMAS’ın Siyasi Büro Başkanı Halid Meş’al veya Hizbullah lideri Nasrallah söylediğinde bunun Filistin için umut anlamına geldiğini hemen kavrayıveriyoruz?
Milli Görüş lideri Erbakan, Filistin’in tapusunun bizde olduğunu ifade ettiğinde ne Filistinli mücahitler, ne de Ortadoğu Müslümanları buradan neo-Osmanlıcı bir yayılmacılık niyeti çıkarmıyor da, Başbakan Erdoğan aynı sözü söylediğinde neden kuşkuyla yaklaşılıyor?
Bunun çok açık bir nedeni var. Sözün ne olduğu kadar, hangi tribünden söylendiği de çok önemli de ondan.
Çok iyi biliyoruz ki, Abbas’ın konuştuğu platform ile Meşal’inki aynı değil. Erbakan, Filistin’in tapusunu Siyonistlerin yüzüne çarparken, Erdoğan aynı tapuyu Filistinlilere, İsrail’le uyumlu olmaları ikazıyla gösteriyor.
Bizim, İslam toplumlarının değişmesi gerektiğinden sözetmemiz ile, “yeni Ortadoğu” projesinin sivil ayağını kurmaya debelenen uluslararası Gelecek Vakfı’nın ve onun muhtelif uzantılarının değişimden bahsetmesi aynı şey değil. ABD'nin talimatı ve Lübnanlı Hariri ailesinin taşıyıcılığıyla kurulan Gelecek Vakfı,
Washington-Tel Aviv şer ekseni, İsrail’i İslam dünyası içinde normalleştirmek amacıyla, kendi temellendirmelerini Müslüman topluluklara benimsetmeye çalışmasıyla eşzamanlı olarak, Müslümanların temellendirmelerinin de alternatiflerini kurmaya uğraşıyor.
O nedenle İslami direnişlerin Ortadoğu’sunun karşısına “yeni Ortadoğu”yu çıkardı ABD Dışişleri Bakanı Rice.
Birleşme ve bütünleşme arayışlarının karşısına da Irak ve Türkiye’de Kürdistan devletini, Irak’ta Şii ve Sünni devletini, Lübnan’da Hıristiyan, Sünni ve Şii devletini, İran’da etnik şehir devletlerini vs. çıkardığı gibi.
İran’ı şehir devletlerine bölerek paramparça etme fikri, Türkiye’de, İran-Türkiye rekabetine inanmış ve Türkiye’yi aradan sıyırmayı da strateji yapmış bazı İslami kesimleri o nedenle heyecanlandırıyor. Bu çevreler, İran projesine bedel olarak Türkiye’den de bir Kürdistan üretilmesini muhtemelen katlanılabilir maliyet olarak görüyor.
Bu sebeple bizim “Irak Kürdistan’ı” veya “Türkiye Kürdistanı” dememizle, onların demesi arasında hem muhteva, hem de suret farkı var.
Bizim Filistin meselemizle onlarınki aynı değil.
Lübnan’a ve Irak konusunda zinhar aynı şeyleri söylemiyoruz.
Kudüs sorunu da öyle.
İşgal, yıkım ve talandan başka anlamı olmayan mevcut Amerikan zamanlarında her yanımızdan manipülasyon yağıyor. Bu yaylım atış karşısında nice aklı başında, kerli ferli ve ihtiramla andığımız ismin bile kolayca aldanabildiğini, yahut teslim olduğunu veya yelkenleri indirdiğini şaşkınlıkla izliyoruz.
Amerikalılar ve İsrailliler, Filistin meselesini önümüze, İsrail’i Ortadoğu’da normalleştirmenin yolu olarak koyuyorlar.
Bizse Filistin topraklarının 40 yıldır işgal altında tutulduğunu, etnik arındırma ve terörist faaliyetler yoluyla bu toprakların Filistinlilerin elinden alındığını, burada bir göçmen devleti uydurulduğunu, bu göçmen devletinin bütün bir Ortadoğu’yu taciz ettiğini, bu ırkçı rejim yıkılmadıkça ne Ortadoğu’nun rahat yüzü göreceğini, ne de dünyanın huzur bulacağını, Filistin topraklarının Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi yerli sahiplerine iadesi yapılmadıkça gerçek bir barışın imkansız olduğunu, Filistinlilerin (hangi inançtan olurlarsa olsunlar) İsrail isimli uydurulmuş bu ırkçı rejimle müzakereye oturmasının talep edilmesinde bile nasıl bir kötü niyet bulunduğunu apaçık gördüğümüzü vs. söylüyoruz.
Washington-Tel Aviv şer ekseninin tek umudu, İsrail’in normalleşmesi ve Ortadoğu’ya egemen olmasıdır. İsrail Cumhurbaşkanı Peres’in, AKP’nin alkışları arasında TBMM’nin havasını zehirleyerek ve milletin temsil mekanını kirleterek “İran’ın hegemonik emeller taşıdığı”ndan sözetmesi aslında kendi niyetlerini ele vermekten başka bir anlam taşımıyor.
Denetimsiz ve kontrolsüz nükleer silahları, saldırganlıkları ve ırkçı rejimi ile Ortadoğu’da ABD’nin yardımıyla hegemoni kurmak isteyen İsrail, Filistin meselesini asıl mecrasından çıkartarak normalleşmeye çalışıyor.
Tarihi ve yaşananları unutturmaya uğraşıyor. İsrail’in nasıl kurulduğunu hafızalarımızdan silmemizi bekliyor.
Bunun mümkün olmadığını bildikleri için sorunların ve kavramların muhtevasını değiştirmeyi deniyorlar.
Bunu daha önce de yapmadılar mı? (Nisa 46)
“Filistin-İsrail müzakeresi”nin nasıl olup da İsrail-Abbas (Fetih) müzakeresi haline getirilebildiğini ve meşru HAMAS hükümetine yapılan darbenin AKP iktidarına kabul ettirilerek Filistin hükümetinin yoksayıldığını, üstelik de bunun AKP çevrelerinde, iktidara sâdık isimler ve yazarlar tarafından ayakta selamlanarak Peres-Abbas buluşmasının Türkiye’nin önemini gösterdiğini söylediklerine şaşmayalım. Operasyonun nasıl etkili yürütüldüğüne dikkat edelim.
Erbakan’a atfedilen ilginç söz ne kadar haklı: Her taşın altında Siyonistlerin bulunduğunu düşünmek hastalıklıdır, ama unutmayalım ki, Siyonistler hiçbir taşın altını boş bırakmazlar.
Artık iki tane Ortadoğu, iki tane Filistin meselesi, iki tane Kudüs sorunu, iki tane tehdit analizi vs. var. Biri, Amerikan-İsrail hegemonisine direnen çevrelerin, HAMAS, Hizbullah, İran ve Suriye’nin hakikati; diğer ise “yeni Ortadoğu”nun ve kendisini bu çerçeveye oturtan herkesin hakikati.
Bu birbiriyle hiç alakası olmayan hakikatlerin karşılaşmasında neden ve nasıl olup da bazı dindarların “yeni Ortadoğu” çerçevesinde yeraldıklarını anlamak için şikenin kullandığı katmanlara bakmak gerek. O sahte ve bünyeye zararlı hakikat öylesine süzülüyor, inceltiliyor ve o kadar çok süzgeç katmanlarından geçiriliyor ki, kimi dindarlar Peres’in Türkiye ziyaretini ayakta alkışlayabiliyor.
Peres-Abbas buluşmasını gerçekleştiren ve bunu büyük bir övünç olarak kamuoyuna yansıtan AKP iktidarının sivil toplumu, sâdık destekçisi ve yılmaz taraftarı bir vakfın düzenlediği Kudüs toplantısını da bu şartlarda değerlendirmek gerekir.
Daha önce İstanbul’da Şiilik karşıtı Irak toplantısının failleri düzenlediği için Kudüs toplantısından kuşkulanmamak elde değil!
Aynı failler, 2004’te, İslam Konferansı Örgütü Türkiye’nin kontrolüne geçtikten kısa bir süre sonra gündeme gelen “İslam toplumlarında değişim ve reform” programı için sivil toplumun harekete geçirilmesi işaret fişeğiyle birlikte “İslam Ülkeleri Sivil Toplum Kuruluşları Birliği” kurmak üzere hareket geçmiş ve bu amaçla İstanbul’da bir toplantı düzenlemişti. Toplantı, kapanış bildirisinde ABD’nin Irak’ta işgalci olduğunun belirtilmesi tartışmasıyla gündeme gelmişti. Toplantıyı düzenleyenler, ABD’nin Irak’ta işgalci olduğunun kapanış bildirisinde yeralmaması için kapanış bildirisi yayınlamamışlardı.
TGTV marifetiyle kurulan İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği’nin de tıpkı Gelecek Vakfı gibi, “yeni Ortadoğu”nun içinde nefes alıp verdiğini görebiliyoruz. Bu kuruluş, durduk yerde AKP’li dindarların parlak fikri olarak ortaya çıkmadı.
O nedenle, işin içinde TGTV gibi, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olmakla övünen AKP iktidarının sâdık sivil toplumu olunca Kudüs toplantısının görünenin dışındaki amacını merak etmemek elde değildir.
TGTV, Kasım 2006’da İstanbul’da gerçekleştirilen ve Iraklı Şiilerin çağrılmadığı Sünni toplantısını düzenleyen örgüttür ve konu bu yönüyle sorgulandığında düpedüz tüymüş, ortadan kaybolmuştur. İçinde Şiileri tekfir eden mezhepçi ve fitneci isimlerin de bulunduğu toplantı, Kudüs toplantısında olduğu gibi el altından AKP iktidarından destek gördü. Gerçi AKP iktidarı genellemesini Büyükelçi Ahmet Davutoğlu’nun başını çektiği akımın iktidardaki merkezleri şeklinde özelleştirmek mümkün.
Davutoğlu ve arkadaşları, öyle anlaşılıyor ki, neo-Osmanlı fikirlerini hayata geçirebilmek için “yeni Ortadoğu” ile taktik ittifak yapmakta sakınca görmüyorlar.
Nitekim The Economist’in “Türk dış politikası: Perde gerisindeki güç” başlıklı değerlendirmesinde kendisinden sözedilen Davutoğlu, HAMAS lideri Meş’al’i Türkiye’ye davet ettiği için yöneltilen eleştirilere cevap verirken, HAMAS’ı İsrail’i tanımaya ikna etmek için davet ettiklerini söylüyor.
Gülen Hareketi’ne bağlı Zaman gazetesi de İsrail Cumhurbaşkanı Peres ile tam sayfa röportaj yapıp orada Filistinlilere, İranlılara, Suriyelilere, Hizbullah’a, HAMAS’a akla hayale gelmez yalanlar, iftiralar ve hakaretlerle saldırmasına imkan sağlamaktan çekinmedi. Bu hareketin yayın organları, Peres-Abbas buluşmasına adeta büyük bir zafer muamelesi yapmakta bile beis görmeyebildiler.
Davutoğlu ile Gülen Hareketi’nin tutumlarında görülen fazlasıyla benzerlik, söylediğimiz gibi, “ulvi bir amaç için” “yeni Ortadoğu” doktriniyle yapılmış taktik ittifaka işaret ediyor.
Hal böyle olunca, o ittifakta yeralanlar Peres-Abbas buluşmasını tebcil ederken, ittifakın dışında kalan ve vicdanen doğru olanın yanında duranlar İsrail’in normalleşmesine de, buna yol açacak her türlü iyi veya kötü niyetli girişime de tepki gösteriyorlar.
Şimdi sormak gerek: Kudüs buluşmasının hayra hizmet dışında manipülatif hedefi ne olabilir? Dindarlar, bu manipülasyon karşısında uyanık olmak ve oyuna gelmemek durumunda değiller mi?
Acaba Kudüs toplantısından ve Kudüs’ün özgürlüğünden coşkuyla bahsedenlerin, neden meşru HAMAS hükümetini yoksayan AKP’nin girişimine yönelik bir tek eleştirileri yoktur? Meşal’in Türkiye’yi davet edilmesini yere göğe sığdıramayanlar ve bu nedenle Davutoğlu’nu kahraman ilan edenler, onun The Economist’te, Meşal’i İsrail’i tanıması için ikna etmek üzere çağırdıkları açıklamasına niçin hiçbir sözleri yoktur?
Her yanımızdan manipülasyon atışı altındayız ve en doğru bildiklerimizin bile şerre nasıl kullanılacağından emin olmamalıyız.
Ama kesin olarak bildiğimiz şudur: Washington-Tel Aviv şer ekseni, Filistin sorununa yeni bir tarif getirerek meseleyi İran’ın kontrolünden çıkarmak istiyor. Çünkü İran, Filistin meselesini İsrail’in bu topraklardaki meşruiyeti ile özdeşleştiriyor. Bir göçmen devleti olan İsrail’in neden Filistin’de kurulduğunu sorgulamaktan vazgeçmiyor. Oysa “yeni Ortadoğu”, İsrail’in meşruiyeti konusunu elde bir sayarak “barış müzakereleri” sürecini başlatmak istiyor. Bizden 40 yıl öncesini ve bu arada geçenleri unutmamızı ve bugüne bakmamızı istiyor.
İran’ın Ortadoğu’su, 40 yılı bir sıçramada atlayıp bugüne bakma yanlısı değildir. HAMAS ve Hizbullah, İsrail’in mütemadi saldırılarının tam da bu tarihsel süreçten kaynaklandığını biliyor ve asıl itirazını bu sürece yöneltiyor. Zira İsrail’in Filistin’de kuruluşu meselesi halledilmeden ne barış, ne Filistin, ne Kudüs sorunu hallolmayacaktır.
kenan.camurcu@fikritakip.com