aksavaşçı
01-26-2008, 11:36
Sadece televizyona çıkanlar değil, gazete köşelerinde kafalarını gördükleriniz dışındakiler, medyaya yansımayanlar veya görünür kılmadıklarımız, görmezden geldiklerimiz...
Ne yaparlar? Nerede yaşarlar? Ne ile uğraşırlar? Mesela Kocaeli’nde 2 yıldır her Cumartesi günü başörtüsüne özgürlük diye meydanlara çıkanları ne kadar biliyor, tanıyoruz? Av. Fatma Benli’nin bürosunda tavanlara değen dosyalar arasında sıkışıp kalmış kaç gerçek hayat hikayesini duydunuz? Van’da, Sakarya’da, Afyonkarahisar’da yaz kış demeden beş kişi veya bin kişi hiç fark etmez, her hafta ellerindeki pankartlarla sokaklarda bekleşen kızları ne kadar tanıyorsunuz? 2002’de 30 bin civarında hukuki başvuru vardı örtülü kadınların eğitim veya mesleki haklarını takip etmeye yönelik olarak başlattıkları... Dile kolay 30 bin bu... Akıbetleri nedir, sadece birer kuru başvuru mudur yoksa kırıştırılıp buruşturulduktan sonra sepetlere atılan şey, ince, narin ve geri çevrilemez saatlerle hep ileri akan, akan ve boşalan hayatların kendisi midir?
Siz bunların hiç birisini önemsemediniz...
Kameraların yakın plan zumlayabildiği şey, görmeye ve gösterilmeye en fazla tahammül edilebilecek olunan örtünün resmini çizer bize... Gazetelerde kafa resimlerinden bakıp okuduklarınız da, nice zor şartlar arasından sıyrılıp, şans eseri ve o kadar görebildiklerinizdir... Uludağ’da kayak yapan örtülü kızlarla kıyaslandığında Urfa Viranşehir’e bağlı köylerinde tarla işlerini bitirdikten sonra camide kitap okumak için toplanan kızların öyküsü de mesela, herhangi bir kıymeti harbiyesi olmayan mevzulardandır... Ama onların işitmemek için kulaklarımıza pamuk tıkadığımız konuşmaları var ya... İşte o konuşmalardan belki de hayatlarında hiç gitmeyecekleri üniversitelere bir yol çıkar, bir yol bağlanır... Bağlanır da o yolda muhtemelen yürüyecek olanlar, Uludağ’da kayak yapan zengin çocuklarıdır. Ama olsun yine de bir yol, bir dua, bir hayal, bir eylem çıkar, kadınlardan kadınlara...
İşte böyle böyle biriktirirler kadınlar açık denizlerde yürüttükleri buz dağını... Sizler güneşin bir elmas gibi parlattığı üst yüzeye bakarken gözleriniz kamaşır. Ama bir de altta kalmış, bir dağ gibi, bir sıradağ gibi, dile getirilmemiş niyetler, kurulmamış hayaller, yakası açılmadık cesaretler, üst üste dizilmiş sabırlı tuğlalarla karışmış, dışına değil içine büyüyen, itiraz itiraz gelişen, biraz ve elbette alaycı, bıçkın ve külyutmaz ama çokça örslenmiş sağlam bir "denizaltı" vardır... Örtünün nice sürprizlerle dolu bu yüzünü, hiç bilmeyeceksiniz ve ondan hiçbir zaman emin olmayacaksınız.
Hattızatında "zumladığınız" veya "zumlayamadığınız" değil, kendisini zumlatmayan, ele vermemiş ve vermeyecek de olan, Uludağdakilerle medyalardan tanıdığınız diğer örtülülerin bile, tam olarak ne sağını ne solunu kestiremeyeceği bir "Allah işi"nden, "Allah işi örtülülükten" bahsediyorum...
İşte orada; o Allah işi örtülülükte, değme siyasetçilerin bile el değdiremeyeceği, sosyologların kıt hafızalarının el yordamıyla bile dokunamayacağı, hukukun bir leylek lakırtısına dönüşüp, magazine davul tozu-minare gölgesi muamelesi çekildiği o denizaltı’nda neler olduğunu, neler yaşandığını... Hiç bilemeyeceksiniz...
Mahremiyet, dişsiz bir nine değildir de ondan bilemeyeceksiniz... O, az önce husule gelmiş bir yağmur damlasına denk sırrıyla, kendini size vermeyendir, vermeyecek olan... O yüzden siz onun ne resmini gördünüz, ne beyanatını işittiniz, ne de yazdığı bir kitabı okudunuz... O, sizin karşınızda boyun eğmeyen olduğu kadar, sizin karşınıza dikilmeyendir de... O konuşmaz, laf üretmez, haber bültenlerinde reyting derdi de yoktur... Ama ince ve görünmez elleriyle örgüler, tüm gördüğünüzü zannedip baktığınız fotoğrafları...
Kimdir o?
Hayatın hem rüzgarı hem mimarı olduğu için hiçbir konuda uzman değildir. Dolambaçlı yollar kullanmaz. Görülmek ve işitilmek gibi bir derdi de yoktur. Kolları sıvalı bir çalışkanlık, o kadar... Mahalle aralarında akşamüstü bir tepside taşıdığı ılık aşurelerin, temizlik bittikten sonra evin hanımından ancak koparabildiği izinle ezan vakti kalabalık gelmemesi için dua ettiği otobüslerin, aynı işi yaptığı halde diğerlerinin beşte biri kadar aldığı maaşıyla doğalgaz parası ödeme kuyruğunun, başörtüsüne özgürlük kampanyasına ite kaka getirdiği bebek arabasının, harmanlara kuruması için serilmiş buğday sergilerinin, çay kırpma makaslarının, tütün dizilen iplerin, teyel tutulan iğnelerin, kına gecesi avuç içine yakılan kınanın, her seferinde "Bismillah" demeden asla takılmayan serum şişelerinin arasında rastlayabilirsiniz mesela ona...
Allah işi örtülülük böylesine gözükmeyen, böylesine dipte ve yaygın, böylesine zumlanamayacak, böylesine resmi çekilemeyecek kadar hem yakın ve hem de uzaktır sana...
Örtü tartışmalarının bu şekilde barbarca ve bedene bağımlı bir halde devam ediyor oluşu, beni kahrediyor. Bir yağmur yağsa, yıkasa gökyüzünü ve ben koşarak dışarı çıksam, az önce husule gelmiş, gökten az evvel düşmüş masum bir damla değse avuçlarıma... Kim yıkayacak öldüğümde beni? Şahidim olacak o son kadının elleri, beni ağartmaya yetecek mi?
Ne yaparlar? Nerede yaşarlar? Ne ile uğraşırlar? Mesela Kocaeli’nde 2 yıldır her Cumartesi günü başörtüsüne özgürlük diye meydanlara çıkanları ne kadar biliyor, tanıyoruz? Av. Fatma Benli’nin bürosunda tavanlara değen dosyalar arasında sıkışıp kalmış kaç gerçek hayat hikayesini duydunuz? Van’da, Sakarya’da, Afyonkarahisar’da yaz kış demeden beş kişi veya bin kişi hiç fark etmez, her hafta ellerindeki pankartlarla sokaklarda bekleşen kızları ne kadar tanıyorsunuz? 2002’de 30 bin civarında hukuki başvuru vardı örtülü kadınların eğitim veya mesleki haklarını takip etmeye yönelik olarak başlattıkları... Dile kolay 30 bin bu... Akıbetleri nedir, sadece birer kuru başvuru mudur yoksa kırıştırılıp buruşturulduktan sonra sepetlere atılan şey, ince, narin ve geri çevrilemez saatlerle hep ileri akan, akan ve boşalan hayatların kendisi midir?
Siz bunların hiç birisini önemsemediniz...
Kameraların yakın plan zumlayabildiği şey, görmeye ve gösterilmeye en fazla tahammül edilebilecek olunan örtünün resmini çizer bize... Gazetelerde kafa resimlerinden bakıp okuduklarınız da, nice zor şartlar arasından sıyrılıp, şans eseri ve o kadar görebildiklerinizdir... Uludağ’da kayak yapan örtülü kızlarla kıyaslandığında Urfa Viranşehir’e bağlı köylerinde tarla işlerini bitirdikten sonra camide kitap okumak için toplanan kızların öyküsü de mesela, herhangi bir kıymeti harbiyesi olmayan mevzulardandır... Ama onların işitmemek için kulaklarımıza pamuk tıkadığımız konuşmaları var ya... İşte o konuşmalardan belki de hayatlarında hiç gitmeyecekleri üniversitelere bir yol çıkar, bir yol bağlanır... Bağlanır da o yolda muhtemelen yürüyecek olanlar, Uludağ’da kayak yapan zengin çocuklarıdır. Ama olsun yine de bir yol, bir dua, bir hayal, bir eylem çıkar, kadınlardan kadınlara...
İşte böyle böyle biriktirirler kadınlar açık denizlerde yürüttükleri buz dağını... Sizler güneşin bir elmas gibi parlattığı üst yüzeye bakarken gözleriniz kamaşır. Ama bir de altta kalmış, bir dağ gibi, bir sıradağ gibi, dile getirilmemiş niyetler, kurulmamış hayaller, yakası açılmadık cesaretler, üst üste dizilmiş sabırlı tuğlalarla karışmış, dışına değil içine büyüyen, itiraz itiraz gelişen, biraz ve elbette alaycı, bıçkın ve külyutmaz ama çokça örslenmiş sağlam bir "denizaltı" vardır... Örtünün nice sürprizlerle dolu bu yüzünü, hiç bilmeyeceksiniz ve ondan hiçbir zaman emin olmayacaksınız.
Hattızatında "zumladığınız" veya "zumlayamadığınız" değil, kendisini zumlatmayan, ele vermemiş ve vermeyecek de olan, Uludağdakilerle medyalardan tanıdığınız diğer örtülülerin bile, tam olarak ne sağını ne solunu kestiremeyeceği bir "Allah işi"nden, "Allah işi örtülülükten" bahsediyorum...
İşte orada; o Allah işi örtülülükte, değme siyasetçilerin bile el değdiremeyeceği, sosyologların kıt hafızalarının el yordamıyla bile dokunamayacağı, hukukun bir leylek lakırtısına dönüşüp, magazine davul tozu-minare gölgesi muamelesi çekildiği o denizaltı’nda neler olduğunu, neler yaşandığını... Hiç bilemeyeceksiniz...
Mahremiyet, dişsiz bir nine değildir de ondan bilemeyeceksiniz... O, az önce husule gelmiş bir yağmur damlasına denk sırrıyla, kendini size vermeyendir, vermeyecek olan... O yüzden siz onun ne resmini gördünüz, ne beyanatını işittiniz, ne de yazdığı bir kitabı okudunuz... O, sizin karşınızda boyun eğmeyen olduğu kadar, sizin karşınıza dikilmeyendir de... O konuşmaz, laf üretmez, haber bültenlerinde reyting derdi de yoktur... Ama ince ve görünmez elleriyle örgüler, tüm gördüğünüzü zannedip baktığınız fotoğrafları...
Kimdir o?
Hayatın hem rüzgarı hem mimarı olduğu için hiçbir konuda uzman değildir. Dolambaçlı yollar kullanmaz. Görülmek ve işitilmek gibi bir derdi de yoktur. Kolları sıvalı bir çalışkanlık, o kadar... Mahalle aralarında akşamüstü bir tepside taşıdığı ılık aşurelerin, temizlik bittikten sonra evin hanımından ancak koparabildiği izinle ezan vakti kalabalık gelmemesi için dua ettiği otobüslerin, aynı işi yaptığı halde diğerlerinin beşte biri kadar aldığı maaşıyla doğalgaz parası ödeme kuyruğunun, başörtüsüne özgürlük kampanyasına ite kaka getirdiği bebek arabasının, harmanlara kuruması için serilmiş buğday sergilerinin, çay kırpma makaslarının, tütün dizilen iplerin, teyel tutulan iğnelerin, kına gecesi avuç içine yakılan kınanın, her seferinde "Bismillah" demeden asla takılmayan serum şişelerinin arasında rastlayabilirsiniz mesela ona...
Allah işi örtülülük böylesine gözükmeyen, böylesine dipte ve yaygın, böylesine zumlanamayacak, böylesine resmi çekilemeyecek kadar hem yakın ve hem de uzaktır sana...
Örtü tartışmalarının bu şekilde barbarca ve bedene bağımlı bir halde devam ediyor oluşu, beni kahrediyor. Bir yağmur yağsa, yıkasa gökyüzünü ve ben koşarak dışarı çıksam, az önce husule gelmiş, gökten az evvel düşmüş masum bir damla değse avuçlarıma... Kim yıkayacak öldüğümde beni? Şahidim olacak o son kadının elleri, beni ağartmaya yetecek mi?