ceyhanli
01-10-2008, 00:44
Türkiye yalnız!
Devletler de tıpkı insanlar gibidir. İnsanlar için söylenen: “Düşmeye gör!” sözü, aynen devletler için de geçerlidir. Zengin ve güçlü olduğunuz vakit, hemen herkesi yanınızda görürsünüz. Etrafınızda takla atanların haddi hesabı olmaz. Kader bu; illa ki hükmünü icra edecektir. Nitekim, her çıkışın bir inişi olduğu gibi; her yükselişin çöküşü de kaçınılmazdır.
Türk cemiyeti imparatorluk ve cumhuriyet devrelerini içine alacak şekilde son iki yüz senedir “yalnızlığı” oynamaktadır. Bu hâl, dikkat edildiğinde; devlet hayatımızın güç ve kudretini yitirmeye başladığı dönemden bugünlere devam eder.
Yalnızlığımızı, evvela ‘Cihan Devleti’mize musallat olduklarında görüp yaşadık. Sadece dışımızdakileri değil; imparatorluğumuz dahilindeki onca renk, dil, din karışımındaki milletleri de bizim güç ve kudretimiz dizayn ediyor ve hizaya sokuyordu. Ne zaman ki, güç ve kudretten düştük; içimizdekilerle, dışarıdakiler el ele vererek üzerimize çullandılar. Parçalanma ve çöküş mukadder oldu.
“Yurtta sulh, cihanda sulh”u dillendirdiğimiz cumhuriyet döneminde de hep yalnız kaldık.
Güç ve kudretten düşünce...
Komşularımızla, zaten öteden beri kanlı-bıçaklı idik! Diğer komşularımız ise, bizden zorla kopartılmak suretiyle devlet diye karşımıza dikilmişlerdi. Bunların varlıklarını sürdürebilmeleri dahi bize olan düşmanlıkları paralelinde olmalıydı! Nitekim öyle de oldu!
Dolayısıyla, ne Batı’ya, ne etrafımızdaki komşularımıza ve ne de Doğu’ya yaranabiliyorduk! Bütün bu olumsuzluklar altında bizim güç ve kudretten düşüşümüz yatmaktaydı.
Bu durumu çok iyi (!) bilen idarecilerimizin de öyle bir dertleri yoktu. Dünyadan tecrit olma halinde yaşamak onların da hoşuna gidiyordu!
“Azıcık aşım ağrısız başım!” bir dünya yeğlemişlerdi ama; kazın ayağı hiç de öyle olmadı! Bizim yöneticilerimize kalsa idi; “Güneşe göç de olsa idi”; Türk halkı bundan habersiz olmalıydı!
2. Dünya Savaşı’ndan sonra, yeniden şekillenen dünyamızda gerçek demokrasinin yaşatıldığı ülkelerin dışındaki tüm dünya ülkeleri “kapalı veya yarı açık cezaevleri”ni andırıyordu. Türkiyemiz de gerçek demokrasiden uzak haliyle bu durumdan nasibini almaktaydı.
Ta ki merhum Özal’ın 80’li yıllarına gelinceye değin...
Dünyadan habersizdik!..
Türk insanı ilk defa kitleler halinde yurt dışı ile tanıştı. O vakte kadar, dışımızdaki dünyadan ve bu dünyadaki değişim ve gelişmelerden habersizdik. Ne oralara gidip görmeye müsaade ediliyordu; -zaten ekonomik olarak da, milletin kahir ekseriyetinin buna gücü yoktur- ve ne de oradaki hayatı görmemize imkân verecek iletişim araçlarımız vardı.
Malum, televizyon tek kanal ve devletin tekelinde idi. O da ya Ankara’nın Kızılay’ını, ya da İstanbul’un Taksim’ini göstermekle yetiniyordu! O günkü devlet TRT’sini seyreden de dünyayı bu yerlerden ve buralardaki olaylardan (!) ibaret zannediyordu!
Gösterilmek istenen ve bunların neticesinde; halkın üzerindeki baskıyı biraz daha artırmayı gerekli kılan (!); Taksim’de İTÜ’lü gençlerin, Kızılay’da da ODTÜ’lü gençlerin nümayişlerinden başkası değildi!
Görüldüğü üzere Türk insanı yalnızca dışarıda değil, içeride de olabildiğince yalnızlığa ve sahipsizliğe itilmiştir!
Bu mühim mevzuya yarınki makalemizle devam edeceğiz...
Çerçeve
Fuat Bol
Devletler de tıpkı insanlar gibidir. İnsanlar için söylenen: “Düşmeye gör!” sözü, aynen devletler için de geçerlidir. Zengin ve güçlü olduğunuz vakit, hemen herkesi yanınızda görürsünüz. Etrafınızda takla atanların haddi hesabı olmaz. Kader bu; illa ki hükmünü icra edecektir. Nitekim, her çıkışın bir inişi olduğu gibi; her yükselişin çöküşü de kaçınılmazdır.
Türk cemiyeti imparatorluk ve cumhuriyet devrelerini içine alacak şekilde son iki yüz senedir “yalnızlığı” oynamaktadır. Bu hâl, dikkat edildiğinde; devlet hayatımızın güç ve kudretini yitirmeye başladığı dönemden bugünlere devam eder.
Yalnızlığımızı, evvela ‘Cihan Devleti’mize musallat olduklarında görüp yaşadık. Sadece dışımızdakileri değil; imparatorluğumuz dahilindeki onca renk, dil, din karışımındaki milletleri de bizim güç ve kudretimiz dizayn ediyor ve hizaya sokuyordu. Ne zaman ki, güç ve kudretten düştük; içimizdekilerle, dışarıdakiler el ele vererek üzerimize çullandılar. Parçalanma ve çöküş mukadder oldu.
“Yurtta sulh, cihanda sulh”u dillendirdiğimiz cumhuriyet döneminde de hep yalnız kaldık.
Güç ve kudretten düşünce...
Komşularımızla, zaten öteden beri kanlı-bıçaklı idik! Diğer komşularımız ise, bizden zorla kopartılmak suretiyle devlet diye karşımıza dikilmişlerdi. Bunların varlıklarını sürdürebilmeleri dahi bize olan düşmanlıkları paralelinde olmalıydı! Nitekim öyle de oldu!
Dolayısıyla, ne Batı’ya, ne etrafımızdaki komşularımıza ve ne de Doğu’ya yaranabiliyorduk! Bütün bu olumsuzluklar altında bizim güç ve kudretten düşüşümüz yatmaktaydı.
Bu durumu çok iyi (!) bilen idarecilerimizin de öyle bir dertleri yoktu. Dünyadan tecrit olma halinde yaşamak onların da hoşuna gidiyordu!
“Azıcık aşım ağrısız başım!” bir dünya yeğlemişlerdi ama; kazın ayağı hiç de öyle olmadı! Bizim yöneticilerimize kalsa idi; “Güneşe göç de olsa idi”; Türk halkı bundan habersiz olmalıydı!
2. Dünya Savaşı’ndan sonra, yeniden şekillenen dünyamızda gerçek demokrasinin yaşatıldığı ülkelerin dışındaki tüm dünya ülkeleri “kapalı veya yarı açık cezaevleri”ni andırıyordu. Türkiyemiz de gerçek demokrasiden uzak haliyle bu durumdan nasibini almaktaydı.
Ta ki merhum Özal’ın 80’li yıllarına gelinceye değin...
Dünyadan habersizdik!..
Türk insanı ilk defa kitleler halinde yurt dışı ile tanıştı. O vakte kadar, dışımızdaki dünyadan ve bu dünyadaki değişim ve gelişmelerden habersizdik. Ne oralara gidip görmeye müsaade ediliyordu; -zaten ekonomik olarak da, milletin kahir ekseriyetinin buna gücü yoktur- ve ne de oradaki hayatı görmemize imkân verecek iletişim araçlarımız vardı.
Malum, televizyon tek kanal ve devletin tekelinde idi. O da ya Ankara’nın Kızılay’ını, ya da İstanbul’un Taksim’ini göstermekle yetiniyordu! O günkü devlet TRT’sini seyreden de dünyayı bu yerlerden ve buralardaki olaylardan (!) ibaret zannediyordu!
Gösterilmek istenen ve bunların neticesinde; halkın üzerindeki baskıyı biraz daha artırmayı gerekli kılan (!); Taksim’de İTÜ’lü gençlerin, Kızılay’da da ODTÜ’lü gençlerin nümayişlerinden başkası değildi!
Görüldüğü üzere Türk insanı yalnızca dışarıda değil, içeride de olabildiğince yalnızlığa ve sahipsizliğe itilmiştir!
Bu mühim mevzuya yarınki makalemizle devam edeceğiz...
Çerçeve
Fuat Bol