![]() |
#1 |
![]() GENETİK MUCİZE Bütün canlılar dört harfli şifreyle kodlanmış durumda. Böylelikle Adenin, Guanin, Sitozin, Timin denen nükleotidlerin kendi aralarında tekrar tekrar dizilip çeşitlenmesiyle birlikte canlının biyolojik fotoğrafı ortaya çıkmakta. Nasıl ki, telgrafın mors alfabesini oluşturan nokta veya çizgi, ya da Türk alfabesinde yer alan 29 harfin ortaya koyduğu açılım ne ise, canlı hücresinde nükleotidleri oluşturan gen birimlerinin meydana getirdiği bilgilerde o demektir. Fakat daha henüz o harfleri birbirine ekleyip ana hücrenin DNA’sından bir yeni kopya çıkaran ilahi gücün sırrına eremiyoruz. Belli ki alın yazımızın alfabesi DNA ile dizayn edilip tüm bilgiler DNA’da kodlanmış. İşte o kodlanmış bu bilgiler ışığında tüm vücut organları üst kumanda merkezlerinden aldıkları talimatları bir program dâhilinde harfi harfine yerine getirmekteler. Nitekim bu üst kumanda merkezlerinden gelen talimatlar ya hormon denen salgılar sayesinde, ya da sinir sistemi aracılığıyla ilgili organlara duyurulmaktadır. Böylece duyuruyu işiten her hücre veya her organ ilahi fermanın birer üniteleriyiz deyip işe koyulurlar. DNA, çift sarmal üzerine kurulan merdivenimsi yapı üzerine kurulu olup, merdiven basamağının her iki ucunda yer alan nükleotidlerin karşılıklı eşleşmesi veya kodlanması sonucunda canlılık sağlanmaktadır. Malum olduğu üzere içtiğimiz suyun yapısında artı (+) yüklü hidrojenle, eksi (-) yüklü hidroksil iyonu vardır. Dolayısıyla yapılan laboratuar analiz çalışmaları sonucunda hidrojen iyonu DNA’nın yapısında yer alan riboz şekeri ve amino asidi oluşturan nükleotidler arasında elektriksel etkileşimin varlığı tespit edilmiş olup, işte bu elektroforez işlemi sayesinde canlılığın fonksiyonel hale geldiği anlaşılmaktadır. Özellikle hidrojen iyonlarının fosfor bileşiği olan ATP enzimi, amino asit ve riboz şekerini sentezlediği aşikar. Öyle anlaşılıyor ki; cansız diye sandığımız su ve suyun yapısında yer alan hidrojen iyonlarının DNA’ya adeta dirlik (canlılık) kazandırması ister istemez Kur’an’da bahsi geçen ayeti gündeme getirmektedir. Şöyle ki, Rabbül âlemin; “İnkâr edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mi? Yine de inanmıyorlar mı?” diye beyan buyurmakta (Enbiya suresi ayet–30). Hakeza Allah-ü Teala tüm insanlığa; ‘Her diriyi (hay) sudan çıkarttık’ ilahi mesajını, ta 14 asrı aşkın zaman öncesinde Kelamı Kadimle haber veriyor. Demek ki; dirlik dediğimiz hadise, su molekülünün içerisinde yer alan hidrojen iyonunun DNA’ya canlılık katması sonucu oluşuyormuş. Böylece bu olayla birlikte yaratılışa dair kodlanan sırlara bir nebze vakıf olabiliyoruz. Bu yüzden su deyip geçmemeli. Nitekim Amerika da özellikle Vincent j. Schaefer tarafından yapılan bir çalışmayla su zerreleri ne kadar çok küçük, ne kadar saf ve temiz olursa o ölçüde eksi (-) 40 santigrat derecede bile donmadığı gözlemlemiştir. Meğer su zerrelerini sıfır santigrat derecede donmasını etkileyen esrarengiz sırrın arka planında hava kirliliği ve su zerrelerin büyük olmasıyla alakalı bir durum varmış. Nitekim Yüce Allah (c.c); “Gökten bir ölçüye göre su indiren O’dur. Biz onunla ölü bir beldeye hayat verdik, işte sizde böyle tekrar çıkarılacaksınız” buyurmakta (Zuhruf suresi; ayet–11). Yağmur damlaları içerisindeki zerreler önce donma çekirdeği etrafında oluşmaya başlayıp, ardından büyüyen zerreler halinde yeryüzüne yaklaştıkça havanın kaldırma kuvvetiyle birlikte denge kazanıp yumuşak bir iniş kazanırlar. Yani demek oluyor ki yağmurun inmesinde ince bir matematiksel hesap söz konusu. Dahası Fizikçiler tabiatta cereyan eden bu olayı denge hız formülüyle izah ediyorlar. Anlaşılan yağmur ölü beldeye bile hayat verip toprak neşvünema bulabiliyor. O halde bu gerçeklerden hareketle Rabbül âleminin bize ‘Dirilin, kalkın’ emri İlahiye'sini hatırlatmasına amade olmalıyız. Sözün özü kıyamet günü ‘Haydi olun (kün)’ emri ile bir su misali tüm beşer bir saniye geçmeksizin dirileceğine inancımız tam. Çünkü su ve su zerreleri ab-ı hayattır. YARATILIŞ Yaratılan her şey bir programın sonucudur. Bakın cenin başlangıçta toplu iğne ucundan küçük mikro düzeyde döllenmiş bir zigottu. Yani bu mikro seviyede zigot ileride ete kemiğe bürünecek insana ait tüm şifreleri bünyesinde cem eden bir yapıdaydı. Derken ol emrin gereği şifreler açılarak embriyolojik safhaların ileri aşamalarında insana dönüşmektedir. Bu yüzden Allah-ü Teala; “Onu yaratan, hangi şeyden yarattı? Bir nutfeden onu yarattı da insan biçimine koydu. Sonra anne rahminden çıkmak için ona yolunu kolaylaştırdı”(Naziat, 18) beyan buyurarak bu durumu teyit ediyor. Nitekim nükleotidlerin kodlanmasıyla insanda yaklaşık yirmi altı binlik sayfayı kapsayacak genetik bilgi içeren ansiklopedi ortaya çıkabiliyor. Bu durum şu anlama geliyor; sırf bu iş için yüz bin sayıda genin rol aldığı sonucu ortaya çıkıyor. Zaten protein sentezi dediğimiz olay nükleotidlerden meydana gelen genler sayesinde gerçekleşen bir hadisedir. Bilindiği üzere, yarı anne, yarı babadan gelen gametlerin mayoz bölünmeyle birlikte oluşan bilgilerle Allah’ın şah eserim dediği yeni bir canlı oluşabiliyor. Böylece bir çocuk yarı anne, yarı babadan gelen kromozomlarla karakter kazanıyor. Dahası genetik âlemde cereyan eden hızlı gelişmeler döllenme olayının hiçte kolay olmadığını göstermiştir. Düşünebiliyor musunuz bir yumurta hücresinin döllenebilmesi için kendinde eksik kalan genetik şifre, ya da genetik kartı, tamamlayacak toplam 250 milyon adet sperm hücre arasından bir tanesini seçmesi gerekir ki canlılığın temeli atılabilsin. Tabiî ki bu durum normal biyolojik kurallar çerçevesinde analiz edildiğinde mümkün gözükmüyor gibi görünse de, yaklaşık iki yüz elli milyon sperm hücresinden sadece bir tanesine kendi eksik kartlarını tamamlattıran bir gizli ‘ol’ ferman doğrultusunda üremenin gerçekleştiği akla gelmektedir. Böylece bu noktada; “ ... Hiçbir dişi gebe kalamaz ve doğurmaz...” (Fussilet suresi; ayet–47) ilahi hitabı hatırlamış oluruz. Ovaryum hücresi tabir caizse insanda bulunması gereken 60.000 civarında genetik karakterin yarısını taşıyan bir yapı, yani mayoz bölünmeyle ortaya çıkan bir ünit olup, insanda mevcut bulunan 46 kromozom içerisinde mevcut karakterleri 23 kromozoma kodlayan mekanizma söz konusudur. Yani babanın sperm hücreleri 30.000 adet karışık şifrelerden oluşan kartları ihtiva eder. Böylece bir ovaryum (yumurta) hücresini yukarıda belirttiğimiz üzere babadan aktarılan 250.000 meni hücresi karşılamaktadır. Bu esnada akıllara durgunluk veren olay; dişi yumurta hücresinin nasıl akıl erdirip bunca sperm hücre arasından kendi kartını çözecek bir spermatozoidin seçimini gerçekleştirebildiğidir. Neyse ki bu konuda merakımızı Kur’an’ı Muciz’ül Beyanda geçen ; “Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi O’na aittir O’nun bilgisi dışında hiçbir şey kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: Bana koştuğunuz ortaklar nere de? Diye seslendiği gün: sana buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını arz ederiz derler” (Fussilet ayet 47) ayeti gidermektedir. Yani bizatihi Rabbül âlemin insanlığa döllenmenin basit bir olay olmadığını ilan ediyor. Sanki Allah (c.c); Ey insanoğlu bu akıl almaz bilmeceyi dişinin yumurta hücresinin çözümlenmesi ancak benim irademle olacağını beyan edip inceden inceye düşünelim diye ayetin esrarını ortaya koymaktadır. Her bir sıkıntının ardından pembe şafaklar doğar ya, aynen öylede hipofiz bezinin salgıladığı oksitosin hormonu hep doğum sancısının habercisi olmuştur. Zira hamilelik süresince rahim ağzı hep kapalıdır. Ta ki doğum sancısını haber veren mesajlar gelmeye başlar, işte o zaman amnion sıvısına bağlı amniyon ve karyon zarı son görevini icra etmek üzere rahim ağzında kasılma veya gevşeme işlemlerini tetikleyip kapalı olan ağız kısmın açılmasına neden olur. Bu arada amnion sıvısının akmasıyla birlikte sancılı doğum kolaylaşarak yerini ferahlığa ve aydınlığa terk eder. İşte doğacak olan nur topu çocuğun bulunduğu mekân ona dar gelmiş olsa gerek ki; artık eşi ile birlikte kuvvetli kasılma, gevşeme sonucunda akışkan sıvı yardımıyla itilerek dünyaya adımını atmış olur. Ne diyelim, bize hoş geldin demek düşer. ANNE VE BABA OLMAKSIZIN CANLILIK OLABİLİR Mİ? Nasıl mı? Bilimsel çalışmalar bize gösteriyor ki; vücut hücrelerinde bir insanın genetik kodları gizlidir, ama yalnız bu şifreleri açacak inisiyatif yetki cinsiyet hücrelerine verilmiş. Belli ki, Yaratıcı güç tahminlerimizin ötesinde bu kilidi açıp Meryem anamızı manyetik ışınlamaya tabi tutmuş olabilir. Şöyle ki Yüce Rabbimiz; “Allah yanında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ol dedi, o artık olur” (Ali-imran suresi ayet–59) buyurarak Cebrail aracılığıyla Meryem anamızı ışınlayıp (nefh), ya da şifrelerle birleşmesini sağlayıp genetik kodların açılması neticesinde İsa (a.s)’ı babasız dünyaya getirmiş olabilir. Ki; günümüzde genetik analiz çalışmalarla gerek klonlama, gerekse yumurta hücrelerini çözecek laboratuar ışınlama yöntemlerinin kullanıldığı bir vaka. Madem Allah-ü Teala “Ona ruhumdan nefh ettim” beyan buyuruyor, hem madem yine ‘hiçbir canlı kendi kendine üreyemez’ diye beyan buyuruyor,o halde günümüz laboratuar teknik ve ışınlama yöntemlerini devreye sokup yeni bir canlı yaratma çabası neyin nesi diye sorusu sorulabilir. İşte bu tür sorular ışığında genetik çalışmalar daha da hız kazanıp, gelinen nokta itibariyle varılan genel kanaat; canlılarda genetik program mutlak manada kilitlenmemiş yönündedir. Demek ki uygun şartlar bulunca şifreler açılabiliyormuş. Nitekim bazı virüs ve bazı bakteriler, mesela toprakta ki bakteriler anormal şartlarda faaliyet gösteremezler, fakat uygun şartlar bulunca fonksiyonel hale gelebiliyorlar. Keza bir virüsün canlının dışındayken inaktif olup, canlı üzerinde konuk olduğunda hızla üremeye başlayarak virüsün cinsine göre hastalık doğurması bunun tipik misalidir. Kaldı ki hayvanlarda döllenmeden bu kilidin açılamayacağı sanılıyordu. Fakat bugünkü bio-teknolojik gelişmeler bize bu tip genetik kodunda açılabileceğini göstermektedir. Yine de genetik kopyalamada zor şartların varlığı inkâr edilemez bir gerçek. Tüp bebek olayı denilen yöntem ise başlı başına alınması gereken bir konudur. Yine de genel anlamda bu olayı; önce döllenmiş yumurtayı rahime yerleştirilip sonra dışarıdan mekanik uyarılmayla insan yaratılışının en basit bir evresinin laboratuar şartlarında gerçekleştirilmesine dayalı tek yumurta ikizlerin meydana gelmesinden ibaret bir yöntem diye tarif edebiliriz. Malum olduğu üzere her şey İngiliz Bayan Lesley Brown’un fallop tüplerinin (yumurta kanallarının) tıkalı olması sonucu yapılan ameliyatın başarısız olmasıyla başladı. Neyse ki bu sefer devreye Jinekolog Dr. Steptoe devreye girmesiyle birlikte tüp kalıntıları temizlenip Bayan Brown’ın yumurtalıklarından alınan olgunlaşmış bir yumurta hücresinin tüp içerisine aktarılma işlemleri başlatılabilmiştir. Derken baba John Brown’un sperm hücresini tüp içerisine bırakılıp beklemeye koyulur. Böylece çocuk sahibi olmanın heyecanıyla 3 gün beklemenin ardından birde ne görsünler tüp içerisinde yer alan yumurta hücresi döllenmenin yanı sıra bölünmelere başlamış bile. İşte bu noktada ümitler büsbütün yeşermeye başlamış, derhal oluşan zigot anne rahmine yerleştirilerek embriyolojik gelişim izlenmeye alınmıştır. Nihayet tarihler 25 Temmuz 1978’i gösterdiğinde beklenen çocuk dünyaya gelmesiyle birlikte o gün bugündür tüp bebek yöntemi evlat sahibi olmak isteyen nice ailelerin can simidi olmuştur. Anlaşılan; tüp bebek olayı binlerce yıldır anne karnında gerçekleşen ilahi “ol” emir programının sadece bir safhasının deneysel olarak sunulmasından başka bir şey değildir. Bundan sonraki diğer safhalar zaten insanoğlunu aşan bir boyut olduğundan yine anne vücuduna muhtaç durumda. Tüm safhalar doğuma kadar laboratuar şartlarında gerçekleştirecek buluş bulunsa bile bu hiçbir zaman asla yaratılış gerçeğinin iptali anlamına gelmeyecektir. Çünkü yaratılış döllenmenin ötesinde zerre miskal dahi hata kabul etmeyecek derecede bir matematik program ve mükemmel tasarım kanunudur. Şu anda yeryüzünde mevcut bulunan 6 milyardan fazla insan bu kanuna tabii olarak dünyaya gelmişlerdir. Bu yüzden suni tasarımların hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. ÂDEM VE HAVVA Topraktan geldik toprağa gideceğiz hep söyler dururuz. Cansız sandığımız toprak nasıl oluyor da can vermeye vesile olur diye kendi kendimize hayrete düşeriz de. Oysaki toprakta eksi (-) değerde karbon ve azot molekülleri vardır. Dolayısıyla DNA’da eksi (-) azot ve karbon, fosfor, hidrojen ve oksijenden kurulu bir düzen var. Şimdi diyebilirsiniz ki ne alakası var toprağın DNA molekülleriyle ilgisi diye. Basbayağı ilgisi var. Şöyle ki; toprağı incelediğimizde oksijen, fosfor ve hidrojen, eksi (-) yüklü karbon ve azotla birleşerek pekâlâ insan bedenini oluşturabiliyor. Yeter ki DNA’da ki şifrelere ‘ol’ emri veren ilahi güç olsun. Allah (c.c) şöyle buyuruyor; “Allah nezdinde İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı sonra ona ol dedi ve o da oluverdi” (Müminun; 23–12). Yine Yüce Allah ayeti celile de ; “..Biz kendilerini yapışkan cıvık bir çamurdan yarattık” (Saffat suresi 37, ayet-11) buyurmakta. Ayetlerden anlaşılacağı üzere Rabbül Âlemin Hz. Âdem’in yaratılışında eksi (-) değerli azot ve karbonu taşıyan toprakla DNA arasında bağı gözler önüne seriyor. İşte ateistlerin hep ‘canlı canlıdan çıkar’ tezini çürüten bu ayetlerdir. Demek ki cansız gibi görünen şifreler bir anda ‘ol’ emriyle canlılık kazanabiliyor. Ne hikmetse ateistler Havva annemizin Âdem’in eğe kemiğinden yaratıldığını teğet geçmekteler. Oysa moleküler biyolojinin ortaya koyduğu genetik bilgilere baktığımızda genetik şifreleri adeta bar koddan geçirerek yazgıya çeviren tek hücrenin kemik iliği hücresi olduğu anlaşılmaktadır. Bu yüzden genetik laboratuarlarda kemik iliği hücreleri alınarak başka ortamda tekrardan üretilebiliyor. Hatta asıl şifreler açılabilse bir insan yazgısı kayda geçilebilir de. Bilindiği üzere eğe kemiği insan kaburga kemiklerini ihtiva eder. Nasıl ki; karbon ve azot artı (+) değerli iken toprak ölü (cansız) olup, eksi (-) değerdeyken bir anda toprak canlılık kazanabiliyorsa, keza genetik şifreleri yazgıya geçirebilen kemik hücreleri de ‘ol’ emri olmaksızın cansız halde nötr kalabiliyor. Yani kemik hücreleri Allah’ın ‘ol’ talimatıyla yazgıya geçmesi sonucu Âdemin kaburgasından Havva hayat bulabiliyor, neden olmasın ki. Dolayısıyla buna şaşmamak gerekir. Allah her şeye kadirdir çünkü. İşte bu yüzden Havva’nın yaratılış sırrı bu derin moleküler biyolojinin ince şifrelerinde gizlidir diyebiliriz. BİOTEKNOLOJİ Bioteknoloji kesinlikle yaratma değil, bilakis yaratma gücü fiilinin karşısında aciz kalışımızın ifadesidir. Kaldı ki insanoğlu bir canlıya ait hücreyi yaratmadan aciz, o halde bir canlıyı nasıl yaratabilsin ki? Embriyona, üreme hücrelerine müdahale fikri bazı çevreleri apar topar heyecanlandırsa da bu konu daha çok su götürür, henüz netlik bir durum yok ortada. Şu var ki; evlenecek çiftler önceden irsi (genetik) hastalık geni taşıyıp taşımadıklarını DNA analiz çalışmalarıyla öğrenebiliyorlar artık. Şimdilik insanın kopyalanması başarılamadı, ama varsayalım ki gerçekleşti, peki bunun toplumda meydana getireceği travma nasıl önlenebilecek? Malum olduğu üzere atom kötü ellerde Hiroşima ve Nagazika, iyi ellerde ise enerji santralı, gerektiğinde tedavi aracı. Aynen öyle de biyolojik materyaller art niyetli ellerde AIDS gibi başa bela musibet, ya da genetik şifresi değiştirilmiş bir bakteri veya virüsün her an patlamaya hazır bomba veya en iyimser tahminle kanser gibi amansız hastalığa belki de çare. Bu durum kullananın insafına ve niyetine kalmış bir şey desek daha yeğdir. Genetik kopyalama özetle; önce yumurta hücresinden çıkarılmış çekirdeğin aynı canlının meme bezi üzerindeki hücrelerle birlikte doku kültüründe çoğaltılması, sonra bu doku besi yerinden bilgi taşıyan çekirdekleri izole edilip yumurta hücresine yerleştirilmesi, en nihayet yerleştirilen yumurta hücresinin dışarıdan elektroforez uyarması yardımıyla yeni bir canlının kopyalanma hadisesidir. Kelimenin tam anlamıyla sperm hücrelerinin yerine meme hücrelerinin fonksiyon üstlenmesi sonucu kilidi (genetik kodları) açabilmenin adıdır klonlama. Dolayısıyla Meryem’den babasız Hz. İsa’nın dünyaya gelmesi; klonlama olayının, ya da koyunun kopyalanmasının değişik bir örneği dersek umarım Yüce Yaratıcımızın huzurunda haddimizi aşmış olmayız. Üstelik bio-teknolojik çalışmalarda uygulanan programın tamamı dişi hayvanın hücresinden alındığı için yavruda ister istemez dişi olacaktır. Hz. Meryem olayında ise erkek olup, bu olay Allah’ın bir mucizesidir. Evet, Hz. İsa (a.s) babasız dünyaya gelmiştir. Bundan hareketle materyalistler ön yargıları gereği; kendi kendine üreme olmaz itirazında bulunurlar. Oysa anne ve baba çocuk için vasıtadır sadece. Nasıl ki; arada iletken madde olmadan manyetik dalgalarla televizyon, radyo veya telefondan yararlanabiliyorsak, vasıta olmaksızın yaratıcı tarafından yeni bir canlı yaratılabilir pekâlâ. Çünkü her şey zıddıyla bilinir. Aynı zamanda yaratılan her şey çift yaratılmıştır gerçeğini de göz önünde bulundurmak kaydıyla tabi. Daha nice bilmediğimiz çiftler ilahi programın gereğini yapıyor. Nitekim Kur’an’ı Mucizü’l Beyan; ‘O Allah ki, her şeyden münezzehtir. Arzın bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha nice bilmediklerinizden bütün çiftleri yaratmıştır’ (Yasin suresi, ayet–36) buyurarak bütün pozitif bilimlere ta yıllar öncesinde ışık vermiştir. Malum olduğu üzere maddeler iletkenlik yönden metal ve ametal diye ikiye ayrılır. Biyoloji bilim dalında gerek bitki, gerek hayvan, gerekse insan üreme yönünden incelerken karşımıza dişi ve erkek türleri çıkar. Yine fizik bilimi atomu incelerken, ya da elektriği analiz ederken artı (+) ve eksi (-) iyon denen çiftleri görmezden gelmez, gelemez de. Neyse gelelim asıl konumuza. Canlılar âleminde kopyalanma hadisesinin destekleyen daha birçok benzer örnekler var elbet. Bazı canlılar âleminde sıkça rastladığımız; ortada hiç erkek kalmasa da dişi canlılar döllenmeden üreyebiliyorlar. Mesela kertenkelenin kuyruğunun kopmasıyla veya bir başka ifadeyle; regenerasyon dediğimiz hadise sonucu kopan parçadan yeniden bir kertenkele meydana gelebiliyor. Hakeza termitler, karıncalar, arılar da partenogenetik (eşeyli çoğalmanın değişikliğe uğrayarak meydana getirdiği bir eşeysiz üreme şekli) yoluyla üreyebiliyorlar. Peki, insan kopyalanır mı? Henüz bu konuda bir şey söylemek erken, bir kere ruh bakımdan insan diğer canlılardan farklı, bitki ve hayvani ruh gibi değil. Bu yüzden bitkilerde ışığa yönelmeyi tropizmle, hayvanlardaki birtakım envai çeşit hareketleri ancak içgüdüyle açıklanmaya çalışılabiliyor. Ya insanı neyle açıklayacağız? Bu konuda bildiklerimiz cüzi de olsa nefislerimizin sadece iki zıt karakterlerde yaratıldığını biliyoruz. Çünkü Mevlana ‘İnsan ruhunu emdiren iki kuvvet olduğunu, birinci kuvvetin şeytani ve nefsi telkinlerden ibaret olduğu, ikincisinin ise melek-i kuvvetler olduğunu’ buyuruyor. Dolayısıyla melek-i ilhamlara kulak veren insanoğlu iyiye yönelir, şeytani telkinlere eğilim gösterenler ise kötülük karakterler sergiler. Allah-ü Teala insanı en mükemmel bir şekilde yaratmış, yani insan maddi ve manevi donatılarla donatılmış mükemmel bir varlık. Bu yüzden bunun böyle bilinmesinde fayda var diye düşünüyorum. DOLLY İskoçya’da Dolly denilen koyunla başladı bu tartışma, oradan hareketle pekâlâ insanda kopyalanabilir denildi. Tabii bu durumda bu olayın Allah’a karşı bilimin meydan okuması addedenler oldu. Oysa insan küçük bir âlem, kâinatın özü mesabesinde, hatta insana büyük âlem diyen âlimlerde var. İşte eşrefi mahlûkat olan insanı değerlendirirken sıradan bir canlı veya sadece biyolojik varlık gözüyle bakamayız. Zira biyolojik gerçekler farklı, değerler manzumesi başka bir şey. Kaldı ki hayvanda bile 277 adet genom fizyolojisi elde edilmiş, üstelik yumurtadan sadece bir tane koyun dünyaya getirilebildi. Hayvana papağan varı ruh verilebilir, ama bu mantıkla insan ruhu aynı kategori kapsamına almaya kalkışırsanız çıkmaza girersiniz. Ruh âlemi insan bilgisinin çok ötesinde, eşya gibi değil. Ne kadar hücre varsa her birinde ayrı genetik bilgi mevcut. Allah-ü Teala her canlı için başka bir nakış işlemiş, dolayısıyla her hücrede bu programın belli bir kısmı okunur sadece, diğer kısımları okunamaz. Döllenen yumurta zigotu meydana getiriyor çünkü. Değim yerindeyse zigot ikiye bölünme aşamasında okunabilen bir kaç sayfa ihtiva eder. Diğer geriye kalan okunamayan sayfalar ise yeni bölünmeler eşliğinde aşama kat edip bir başka sayfaya(evreye) aktarılır. Yani bölünme safhaları arttıkça yeni hücreler meydana geliyor. Dolayısıyla her bir yeni hücre aynı zamanda yeni bir bilgi veya eklenen sahifeler demektir. Böylece sahifeler ilerledikçe canlının sureti ortaya çıkıyor. Zaten Allah-ü Teala; “...Sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır. İşte bu Rabbiniz olan Allah’tır” beyanıyla insan embriyonunun geçirdiği safhalarının varlığına işaret etmiş bile. (Zümer suresi, 6) Bilindiği üzere hücrelerin birleşmesinden dokular, dokuların birleşmesinden organlar oluşmakta. İşte bu değişime benzer evreler ayette geçen üç karanlık safhanın birincisi hücre aşamasıdır. İkinci karanlık evre doku aşamasıdır. Üçüncü karanlık safha ise organlaşma safhasını oluşturur. Bu safhaların arasında cereyan eden evreler embriyonun geçirdiği ayrıntıları teşkil eder. Genel itibariyle bu olayda ilk evvela sperm ve yumurta hücresinin birleşmesiyle zigot oluşmakta. Tabii zigot zigotluğuyla kalmayıp, o da kendi içinde bölünerek blastula, morula, blastula, gastrula, embriyon ve fetus gibi birtakım hücre safhası ana kapsamı içinde gelişen dönüşümlere kapı aralar. Yani Kur’anın işaret ettiği üç karanlık safhası ana başlıklarının detayları bilimsel çalışmalarla tespit edilerek değişik isimler altında sınıflandırıldığına şahit oluruz. Belli ki; embriyolojik gelişimde planlı ve programlı bir ölçünün olduğu gün gibi aşikâr. Özetle canlık en küçük temel birim olan hücreyle start alıp, akabinde hücrelerin birleşmesiyle dokular, dokuların bir araya gelmesiyle organlar, organların birleşmesiyle canlı denen varlık ortaya çıkıyor. Nasıl ki; tarihin sayfalar arttıkça tarihi külliyat meydana geliyorsa, aynen öylede canlının her sahifesinin bilgi kompartımanlarının birikimiyle oluşan varlık ansiklopedisi ortaya çıkmaktadır. Bioteknoloji aynı zamanda bazı bakterilerde olmayan bazı özellikleri bir başka canlının genetik programından bakteriye transfer edip yeni bir karakter, ya da özellik kazandırmak işleminin adıdır. Belli ki insanlar yıllarca bilmeden de olsa yoğurdu, turşuyu, peyniri bakterilere yaptırdıklarına benzer bir durum var ortada. Şimdi aynı yöntemle insandaki insülünü sentezleyecek genetik bilgiyi bakteriye aktarılarak insülün elde edilebiliyor. Böylece ucuz bir şekilde şeker hastalarının kan şekeri ayarlanması sağlanmış olunuyor. Demek ki; bio-teknoloji rast gele gelişi güzel genlerle oynamak değilmiş, tam aksine Rabbül âlemine ait programı yüklemekten ibarettir. İlaveler yapmak, program şifrelerinin sırrına vakıf olmak yaratılış değil, gerekli veya elde etmek istediğimiz proteini sentezleştirmeyi uygun olan canlı üzerine ekleyerek gerçekleştirilen hadisedir aslında. Yani bazı kelimelerin (genlerin) yerlerini değiştirmek gibi bir şey. Mesela insan sütünde var olan proteinler koyunda yok. Şayet insan sütünde yer alan proteinleri sentezleyen şifreyi çözmek mümkün olsaydı belki koyuna da aynısından enjekte edip, koyun sütünden pekâlâ insan sütü kalitesinde süt elde edilebilirdi. AHİRET PROĞRAMI Dünyadaki genetik programımızı dilimizin döndüğü kadarıyla aktarmaya çalıştık, peki ahiret programımız nasıl acaba? Bilim adamları dünya kabuğunun başlangıçta yekpare, yani bitişik olduğunu, konveksiyon akımlarıyla arz kabuğunda kırılmalar ve çatlamalar oluşarak birbirinden ayrıldığını belirtiyorlar. Derken yapışık olan yeryüzü bu olayla kıtalara sahne olup, böylece dünya haritamız son şeklini alıyor. Yeniden incelendiğinde çatlakların izlerini görmek mümkün hala. Hatta Kur’an-ı Kerim dünya haritamızın oluşumunu; “O çatlayışlı arza kasem olsun ki, o keskin bir hükümdür” (Tarık suresi ayet–12) hükmüyle işaret ediyor. Bakın galaksilerin oluşumu dünyamızın oluşumu kadar uzun sürmüyor. Nitekim dünyamızı teşkil eden kıtalar milyonlarca yılda tamamlanmasına rağmen, galaksiler altı saniye gibi kısa biran diliminde var oluyorlar. Fizik bilginleri bunu Bing-bang, yani büyük bir patlama ile gerçekleştiğini açıklamaya çalışıyorlar. Hatta zaman dediğimiz olgu da patlamayla vücuda gelen bir başka varlık boyutu. Anlaşılan her şey Kün (ol) emriyle kodlanmış. Allah (c.c); “O’nun işi bir şeyi istedi mi ona sadece ol demektir, hemen oluverir” (Yasin suresi ayet–82) beyan buyurarak kıyamet gününde ‘kün’ emriyle dirilişe geçeceğimizi haber veriyor. Nasıl ki; Bing-bangla galaksi ve zaman biranda yaratıldı iseler insan da aynen büyük patlamayla (kıyametin kopmasıyla) program gereği dirilecektir elbet. Vesselam. https://twitter.com/#!/Alperengurbuzer
![]() |
|
![]() |
![]() |
|
Sayfayı E-Mail olarak gönder |
![]() |
#2 |
![]() Gardas bilgiler mukemmel.gonlun dert gormeye eline saglk
|
|
![]() |
![]() |
![]() |
#3 |
![]() Yüreğine sağlık, bilmukabele.
https://twitter.com/#!/Alperengurbuzer |
|
![]() |
![]() |
![]() |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
|
|