08-08-2010, 03:07 | #1 |
Kur’ân Sizi Ne Kadar Heyecanlandırıyor?
İsrâ suresinde Kur’ân-ı Kerim’in ana çerçevesi şöyle çiziliyor: “Doğrusu bu Kur’ân, en doğru yola götürür ve salih amel işleyen mü’minlere büyük mükafat olduğunu, ahirete inanmayanlara ise can yakıcı bir azap olduğunu müjdeler.” (17/9) “Muhakkak ki Kur’ân’ın bir ucu Allâh’ın (kudret) elinde, bir ucu sizin elinizdedir. Ona sağlam tutunursanız, şaşırıp helak olmazsınız...”1 hadis-i şerifi ise, çerçevesi çizilen o Habl-i Metin’e tutunmayı emrediyor… İslâm âlimleri Kur’ân’ı; “Rasûlullah (s.a.v.)’a Hazret-i Cebrâil vâsıtası ile -beşeriyetin bütün saadet düsturlarını hâvî olmak üzere- Allah katından gönderilen en son semâvî kitap” şeklinde tarif ediyor. Çünkü onun daveti bütün beşeriyeti kuşatacak kadar şumullüdür. Âyet-i kerime ve hadis-i şerif ile sonrasındaki tarif, büyük bir dava sahibi olduğumuzu bize yeniden hatırlatıyor. Okumak, okutmak, yaşamak ve yaşatmak adına, Allah Kelamı’nın mucizevi yönlerine dair bilgilerimizi, heyecanımızı tazelememiz gerektiğine inanıyorum; duygulanıyorum. Düşünüyorum; insan olmam hasebiyle Allah bana hitap ediyor, Müslüman olmam hasebiyle Kitabullah’ın her âyeti bana sesleniyor… Peki, ben ona ne kadar vakit ayırıyorum, ne kadar okuyorum? Okuduğumu ne kadar anlıyorum; anladığım ahlakıma ne kadar sirâyet ediyor? Bir gönlü daha onunla buluşturma adına yapabileceklerim, yaptıklarımla sınırlı mıdır?” diye düşünmeye başlıyorum. Ve bu noktada Efendimiz (sav)’in “Bu Kur’ân, Allah’ın ziyafetidir. Gücünüz yettiğince Allah’ın ziyafetinden istifade ediniz….”2 buyruğu düşüyor hatırıma; mesuliyetimin ağırlığını hissediyorum... Müslümanlığın alamet-i fârikası, “mükrim olmak” ise, insanımızı sofrasında bulunduğumuz ziyafetle/Kur’ân’la buluşturmak ve bunu sürekli kılmak için neler yapabileceğimi düşünüyorum. Dahası hangi coğrafyalarda neler yapabileceğinin hayalini kuruyorum. Bu duygularla yoğrulduğum sırada, Elmalılı Hamdi merhumun veciz satırları imdadıma yetişiyor. Kur’ân’ın hususiyetlerine dair söylediklerinden bir kısmını -içinde bulunduğumuz nimetin yüksek değerini hatırlatarak heyecanlarımızı yenilemesi temennisiyle- sizlerle paylaşmak istiyorum. Merhum diyor ki: “Kur’ân-ı Kerim, insanlığı başıboşluktan kurtarıp ibâdet ve taata sevk edecek kıymetli düsturları ihtiva eder. Ahkamını tatbik edenleri huzur ve mutluluğa kavuşturur. Mü’mine hitap ederken kafiri inzâr eder, kafiri inzar ederken mü’mine tebşir nüktesi uzatır. Avama hitap ederken havassı düşündürür. Alime söylerken cahili dinletir. Cahile söz söylerken alime de dokundurur. Geçmişten bahsederken geleceği gösterir. Bu günü tasvir ederken yarını aydınlatır. Okuyanı, en sade müşahedelerden en yüksek hakikatlere götürür. Mü’minlere gaybı anlatırken kafirleri halden bîzâr eder. Bütün bunları hale, makama, mekana, zamana, mevzua göre en uygun ve en mütenasib kelimelerle ifade eder...” Çünkü onun hükümleri, bir insanın hayatta karşılaşabileceği her müşkile ışık tutar. Hayatı kuşatır; onun temel prensiplerinden hareketle her çağın problemlerine çözüm üretilebilir. Ve Kur’ân-ı Kerim, belli bir zamana, mekana veya zümreye mahsus değildir. O, –müşrikleri ve ehl-i kitabı da içine almak üzere- bütün renkleri ve ırklarıyla topyekün beşeriyeti hakka davet eder. “O, kendisini hürmetle okuyan mü’minlerin hayatını huzur ve sükûn ile adeta yeniden inşa eder. Zihinleri insanlık değerini zirvelere taşıyacak erdemlerle donatır, gönül âlemini arıtır. Ve onun, tekrarlandıkça okuyucusuna ufuk genişliği kazandıran bir hususiyeti vardır. Onu sürekli ve düzenli olarak okuyanlar Kur’ân ehli olurlar. Ve Kur’ân ehli, hayatın labirentlerinde boğulup gitmez, hadiselere geniş çerçeveden bakmayı öğrenir. Meydana gelen her olayın ardında, O’nun dilemesinin etkili olduğunu görür. Bu sebeple basit meselelere takılıp kalmaz. Aleyhte olduğu sanılan işlerde bile, bir hayrın gizli olacağını sezer; sabrederek işin sonunu bekler. Çünkü Kur’ân ahlakıyla erişilen ruh dinginliği, insanı maddî değerlere köle olmaktan kurtarır. Olayların yıpratıcı gel-gitleri karşısında direnme gücü kazandırır.”3 İçimizi ısıtan bu değerlendirmeler ışığında kendimize şunu sorabiliriz: “Dünyevî işlere dair mevki sahibi bir zattan hususi bir haber/mektup gelse, bunu önemseriz. Kur’ân-ı Kerim ki, gereğince amel etmek ve diğer insanlara ulaştırmak üzere Cenab-ı Hakk’ın mü’minlere hususî hitâbıdır. Bu bizim uykularımızı kaçırıyor mu?” OKU/DUŞÜN “Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez. Yeryüzü düzeltildikten sonra onda bozgunculuk yapmayın. Korkarak ve umarak O’na dua edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti, iyilik edenlere yakındır.” (A’râf, 7/55-56) Duayı tavsiye eden pek çok ayet içinde, buradaki diziliş üzerinde durup düşünmek bize anlamlı geliyor. Çünkü burada -gizli ve açık, korkarak ve umarak- kayıtları ile birlikte iki kere duaya sarılmak emrediliyor; haddi aşmayın ve yeryüzünde bozgunculuk yapmayın buyruluyor. Emre itaat edenlere Allah’ın rahmetinin yakın olduğu müjdeleniyor… “Elinden ve dilinden kimseye zarar gelmeyecek insan” olarak tarif edilen Müslüman’a yakışan, elbette fitneden uzak durmaktır. Ancak yine de yeryüzünde fitne ateşini alevlendirmek isteyenler eksik olmuyor. İşte burada, fitne ateşine odun taşımaktan geri durmayan şerirlerin şerrinden korunmak için, başkaca tedbirlerle birlikte, her vesileyle dua zırhına bürünmenin lüzumu anlaşılıyor. Duaları daimi kılarak ümmet-i Muhammed’i içine alacak şekilde kapsamlı tutmanın ehemmiyeti ortaya çıkıyor. Belki de her sözü dua cümleleriyle mühürlemek gerekiyor. Hadis-i şerifte; “Her sabah besmele ile Allah’a sığınarak evden çıkan Müslüman’ı, bir meleğin kanadıyla gölgeleyeceği” müjdeleniyor. Uyarılar ve müjdeler apaçık ortada dururken, gönlün bir an bile O’ndan gâfil olmasının makul bir sebebi olamaz... Cafer Durmuş
Konu .::ReyyaN::. tarafından (08-08-2010 Saat 03:37 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
Sayfayı E-Mail olarak gönder |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
|
|