![]() |
#71 | |
![]() Alıntı:
Senin için söylemedim Türk Evladı mirim, öyle anlaşıldıysam affonula. İslamoğluna ben de güvenirim zaten ve güvenilir bulmayan arkadaşları ikna etmeye çalışacağım az sonra. |
||
![]() |
![]() |
#72 |
![]() [i][b]Allah'a şükür zekam gayet iyidir ve kimin hangi konuda ne kadar doğru olduğunu bilecek kadar da bilincim yerindedir...
Dolayısıyla başkasının söylemesiyle bir başkasını kötü ilan edemem... Ben güveniyorumdur ama güvenmemekte senin tercihindir...(Ümmü_seleme) |
|
![]() |
![]() |
#73 | |
![]() Alıntı:
![]() |
||
![]() |
![]() |
![]() |
#74 | |
![]() Alıntı:
Ben sadece hani öyle anladın sandım ve düzelteyim dedim... Ben özür dilerim senden... |
||
![]() |
![]() |
#75 | |
![]() Alıntı:
İslamoğlunun mezheplerle ilgili görüşlerini içeren bir sürü makalesini okudum.Bu forumda başka bir arkadaşla da bu konuda tartıştım.Tavsiyem siz de bir makalesini okuyun, Hoca mezheplilere birşey demez (zaten öyle birinin karşısına ilk biz dikiliriz, imam ı azam ı şafii yi onların alimliğini kim inkar edebilir) Hoca "mezhepçi"lere çatar. Az sonra bir makalesini yazacağım inşallah. Konuşmalarımızı ilmi boyuta taşımaya çalışırsak daha hoş olur. |
||
![]() |
![]() |
#76 |
![]() [i][b]Benim yarın okulum var ve çalışmam gerekiyor...
Kalbini kırdığım varsa özür dilerim... Hayırlı akşamlar dilerim herkese.. Allaha emanetsiniz... |
|
![]() |
![]() |
#77 | ||
![]() Alıntı:
|
|||
![]() |
![]() |
#78 | |
![]() Alıntı:
Hayırlı akşamlar |
||
![]() |
![]() |
![]() |
#79 |
![]() zaten kimsenin mezheplere tarikatlere solediği bişe yok hele alimlerimize asla hepsinin dinimize kattığı çok şeler vardır ama bu asıl amacından saptırılmamalı şeyhleri peygamber derecesine yükseltmemek gerekir ve benim en çok dikkatimi çeken ve canını sıkan ve esas kızdığım şey olan insanların sadece kendi gruplarının kitaplarını okumaları sadece kendi önderlerini dinlemesidir.ve şu bi gerçekki genellemek istemiorum ama bi çok insan kuranı bir kere bile okumadan alimlerinin kitaplarını çok defa hatim ediolar ve mezheplerini tarikatlerini din ediniolar
|
|
![]() |
![]() |
![]() |
#80 |
![]() Mezhebin içinden mi, dışından mı konuşmalı?
Bu haftaki yazılarımı, bir ilim talibesinin bir süre beklettiğim usul sorusuna ayıracağım. Usul sorularını önemsiyorum. Usulü konuşmak, bir bakıma “asılı” konuşmaktır. “Ne asıl”dan türetilen “nasıl” sorusu, aynı etimolojiden neşet ettiği için hem asla hem usule mütealliktir. Hepsinden önemlisi “vusulsüzlük, usulsüzlüktendir”. “Hocam, Size, Ürdün'den yazan yüksek lisans öğrencisinin mektubundan cesaret alarak görüş ve önerilerinizi almak adına ben de bir mektup yazmak istedim. … İlahiyat Fakültesi'nde fıkıh'tan yüksek lisans yapıyorum, tez dönemindeyim ve aynı zamanda … İl Müftülüğü vaizesiyim. Tez olarak "Yusuf el-Kardavî'nin çağdaş fıkıh meselelerinde izlediği yöntem" i inceliyorum ve bu şahsın usulüyle ilgili kitapları başta olmak üzere fetva ve görüşlerinde nasıl bir yöntem izlediğini anlamaya çalışıyorum. Konuyu çalışırken bu şahısla ilgilenen ilim adamları ve hocalarımızdan bazılarının Kardavî ile ilgili olarak "mutlak müctehid" tanımı yapmaları, konu üzerinde farklı bir açıdan düşünmemi sağladı ve açıkçası kafam karıştı, içinden çıkamadım. Fıkıh mirasının ancak mezhep ekolleri içinde neşv-ü nema bulacağını düşünen Erciyes Üniversitesinden lisans tezi danışmanım …, "bir mezhebin içinden konuşmamanın, bir yerden konuşmak olmadığını" söylerdi. bir yerden konuşmayan kimseyi ise "neye göre" doğrulayabilir yahut yalanlayabiliriz derdi. Kardavî bir mezhebin içinden konuşmayan ve kendini bir başka mezhebi taklit merciinde görmeyen bir âlim. Bu, modern zamanlarda "yeni hayat"ı anlamak için yeni mezheplerin teşekkül etmesi midir? Yoksa geleneksel mirasımızın yeniden düşünülmesinden ibaret bir "tecdit" anlamı mı taşır? Bu sorular ilmî olduğu kadar meslekî anlamda da zihnimi meşgul etmekte. Diyanet İşleri Başkanlığı sadece tek bir mezhebi esas alarak fetva vermiyor. Birden fazla mezhep arasında tercihlerde bulunuyor. Kimi meseleler hakkında ise bir fikir beyan etmiyor. Bizler vaiz ve vaizeler olarak hayatın ve müslümanların direk içindeyiz ve cemaatle muhatabız ve gelen fetvalara cevap vermekle mükellefiz. Taklit merciinde olan bu kimselere çoğunlukla Hanefi mezhebi içinden cevaplar veriyoruz ancak bazı modern problemlere nasıl ve ne şekilde cevap verileceği usul olarak bir sorun. Bu usul problemine çözüm olabilir diye fetva usulüyle ilgili tez yapayım derken kafam daha da bir karıştı. Sorunu ne kadar anlatabildim bilemiyorum ama bu konularla ilgili genel bir bakış açısına şiddetle ihtiyaç duymaktayız. Yardımcı olursanız minnet duyacağız ve zaten size bize öğrettikleriniz sebebiyle minnettarız. Rab, ilmiyle amil, ameliyle kâmil eylesin bizleri. Hürmetlerimle.” Peşinen söyleyeyim ki, sual sahibi ilim talibesi hayatın içinden konuşan bir vaize olmamış olsaydı, şu meseleyi dert edinmezdi, edinemezdi. Modern eğitimin ürünü olan akademik kariyer süreçlerinin bir azizliğidir bu. Bilgi hayattan koptuğu anda, ahlaktan da kopar. Kim bilir, belki de kartezyen ve pozitivist köklere dayalı “modern üniversite”nin amacı budur. Ancak bu efsunun mayıştıramadığı uyanık şuurlar bozabilir bu ahir zaman büyüsünü. Fıkıh başlangıçta “ilm-i hal” idi. Yani, “halin ilmi” idi. Sonraları “ilm-i kîlukâl” oldu. Fıkhın ilm-i hal olmasının “tefakkuha” dayalı olmasıyla mümkün olduğunu bu köşede dile getirmiştim. Tefakkuh, Allah’ın insana verdiği tefekkür nimetinin “hâle” tekabül eden boyutuydu. Bunun “Mazi”ye tekabül edenini tezekkür, “istikbale” tekabül edenini ise tedebbür idi. Bu üç hal arasında bağ kurma melekesine ise “taakkul” diyorduk. Okurumuz, Mısır asıllı alim ve müctehid Yusuf Karadavi’nin çağdaş meselelere dair fetvalarında uyguladığı usul üzerinden geldiği noktanın “kafa karışıklığı” olduğunu söylüyor. Aslında bu hiç garip değil. Karışmayan kafa konforunu bozmuyor demektir. Kafa konforunu bozmadan bir bilginin elde edilme, üretilme ve iletilme süreçlerine katılmaya kalkışmak, elini makasa vurmadan berberlik, hamura vurmadan ekmek yapmaya, ıslanmadan yüzmeye benzer. Elbette bu bir sual değil, meseledir. Şimdilerde “problematik” yerine uydurulan “sorunsal” (Arapların dilinde “işkaliyye”) diyorlar ya, işte o türden. Bu meselenin nirengi noktasını belirlemek için, bizim de sorular sormamız şart. Mesela şu okurumuzun lisans tezi hocasının “Bir mezhebin içinden konuşmamak, bir yerden konuşmamaktır” iddiası. Bu aforizma, ilk bakışta sorunu çözüyormuş gibi duruyor. Fakat hayatın pertavsızına tutunca, ilk bakıştaki o iddialı duruş yerini bir güvercin ürkekliğine bırakıyor. Sorular sormaya başlayınca, lambada titreyen alev resmen üşüyor. İyi de, bu durumda mezhep imamlarını bir “yerden” konuşmamakla, yani “yersiz” olmakla suçlamış olmuyor muyuz? İctihad önceki âlimlerin sorumluluğu ise, sonrakilerin de sorumluluğu. Öncekilerin sorumluluklarını yerine getirmiş olmaları, sonrakilerin üzerinden sorumluluğu kaldırır mı? Karadavi Hoca’nın, bütün bir fıkıh geleneğini dışladığını söylemek hakkaniyetli olur mu? Bunu demeye sebep eğer onun dün hiç konuşulmamış, konuşulması da beklenmeyen yeni meseleler hakkında hüküm vermesi ise, bu durumda cevap verilmesi gereken soru şu: Karadavi veya bir başka fakih ne yapmalıydı? Şıklar: a) Ya konuşacaksa mutlaka her hususta tek bir mezhebin içinden konuşmalı, b) Bir mezhebin içinden konuşmuyorsa susmalı, c) Mezhep imamlarının bastığı yerin kontenjanı doldu, oraya ayak basmamalı, d) O yerden onlar konuşursa “yerli”, fakat Karadavi konuşursa “yersiz” sayılmalı. Görüyorsunuz, bazen bir meseleye cevap sandığınız bir söz, bin soruya ebelik eder. ---- Bir önceki yazımda köşeme taşıdığım ilim talibesinin mesajında yer alan usul sorusu/sorunu/sorunsalı, tez hocasından aktardığı şu pasajda dile geliyordu: “Fıkıh mirasının ancak mezhep ekolleri içinde neşv-ü nema bulacağını düşünen Erciyes Üniversitesinden lisans tezi danışmanım …, "bir mezhebin içinden konuşmamanın, bir yerden konuşmak olmadığını" söylerdi. bir yerden konuşmayan kimseyi ise "neye göre" doğrulayabilir yahut yalanlayabiliriz derdi.” Bu naçiz Kur’an talebesi de, önceki yazımda bu tesbitin açıklarmış gibi yaptığı meseleleri açıklamaktan uzak olduğunu, sorunu çözmediğini, hatta daha da içinden çıkılmaz hale getirdiğini, yazımın sonunda sorduğum sorularla ortaya koymaya çalışmıştım. Kaldığımız yerden devam edelim ve ilk olarak “fıkıh mirasımız” kavramsallaştırmasını ele alalım. Fıkıh mirasımız, bizim mirasımızdır. Zerresini feda etmeyiz. Yunan Felsefe medeniyetiyde, Roma savaş medeniyeti, İslam ise “fıkıh medeniyeti”. Bürhan ve İrfan bilgi sisteminden farklı olarak Beyan Bilgi Sistemi, İslam’ın ürettiği özgün bilgi sistemidir. Bu sistemin kökü vahiy, gövdesi ameli sünnet, meyvesi fıkıhtır. Bu ağacı kökünden sökmek, insanlığın değişmez değerlerinin ölür adı olan İslam’ın insanlığın son çevrimindeki tezahürü olan vahyin köküne kibrit suyu dökmekle eş anlamlıdır. Fakat tohumunu el-Vedud olanın ektiği bu “tuba” ağacını daha cins meyveler elde etmek için budamak ve aşılamak işin tabiatı gereğidir. Yoksa ağaç bakımsızlıktan yaşlanır ve meyve vermez olur. Bu durumun sorumlusu da ona bakmakla sorumlu olanlardır. Bu “tuba” ağacına karşı üç tür yaklaşım vardır: 1. Ağacı kökünden sökmek, o becerilemezse kökünden kesmek. Bunların niyeti bellidir. “Tuba” ağacını söküp yerine “şecere-i melune” ve “şecere-i zakkum”u dikmek. Onlar insanın değil şeytanın dostlarıdır. 2. Ağacı “dokunulmaz” ilan edip tek dalına dahi elletmemek. İçtihad kapısını “cehennem kapısı” olarak lanse edip kendilerini de o kapının zebanisi zannedenler takımı bu kısma girer. İyi niyet ve samimiyetlerinden kimsenin şüphesi yoktur. Kimisi cehaletinden, kimisi hamakatinden, kimisi taassubundan böyle yapar. Elinde makas gördükleri herkese “aman tuba ağacımızı kökünden kesecek diye” hücum edenler bu kesimden çıkar. Bu kesimin iyiliği vardır: Ağacımıza musallat olabilecek dağ keçilerinden ve yabani eşeklerden ağacımızı korumak. Bunun yanında zararı da vardır. Ağacı budamak ve meyvelerini daha da cins hale getirmek isteyen bahçıvanlara da dağ keçisi muamelesi yapmak. Ağacın günümüzdeki hal-i pür melalinin müsebbibi biraz da bu tavrın sahipleridir. Ağaç budanıp gençleştirilerek şimdi ve buradamızda meyve vermeyince, millete ağacın dalında geçmiş mevsimden kalmış ve kuruyup kemikleşmiş kalıntıları işaret edip “Bunu yesenize” demeleri, yemeyeni suçlamaları da cabası. Sonuçta avamın fıkıhsızlaşmasında bu kesim büyük pay sahibidir. 3. Ağacın kökünü ve gövdesini koruyup, her yıl ince budama, her nesil gençleştirme budaması, her asır ise en gelişmiş yöntemlerle aşılamak için sa’y u gayret göstermek. Bu kesimin işi zordur. Risklidir de. Zira bazen bu kesime ehliyetsizler ve kifayetsiz muhterisler de katılır. Ben biliyorum deyip ağaca zarar da verebilir. Ama bu bir risktir ve ağacın sahibi Allah’tır. Nihayetinde o ektiği ağacı korumasını bilir. Bu risk alınmalıdır. Ağacı kocatmak ve meyvesiz bırakmak daha büyük bir risktir. Sonuçları itibarıyla daha vahim ve tehlikelidir. Zira hayata ilahi bir müdahale olan din, hayatın dışına itilmiş olmaktadır. Dinin düşmanlarının dine veremediği zararı, onun ahmak dostlarının vermesi anlamına gelir. Geleneğe sadakat, o geleneği üreten köklere sadakatle mümkündür. Bir ırmak kaynağına sadakat göstermek istiyorsa denize ulaşmayı hedeflemelidir, geri dönmeyi değil. Zira bu hem imkansızdır, hem de enerji kaybıdır. Ataların ocağına sadakat, o ocaktaki küle sadakat değil, köze sadakattir. Kül, ataların ocağında diye kutsallaşmaz. İşte bizim karıştırdığımız budur. Madem bu mesele Karadavi örneği üzerinden ele alınıp soruldu, şimdi bunu söyleyen hocamız Karadavi’yi geleneğe sırt dönmekle mi itham etmiş oluyor. Zahiren evet. Peki bu hakkaniyetli mi? Gerçekten durum bu mu? Karadavi, geleneğe sırt dönmekle itham edilebilir mi? Bu iftira olmaz mı? Adil ve mutedil olur mu? Ölmüş alimlerimizi savunacağız diye, kaç yaşayan alimimizi daha diri diri mezara gömmemiz gerekiyor, bilmiyorum. Ben Karadavi ile bir kez görüştüm ve konuştum. Bu benim “tanışma” tanımıma göre yeterli değil. Onu eserlerinden tanıyorum. Bazı fetvalarını –gayet tabii olarak- isabetsiz buluyorum. Bazı siyasi fetvalarına şiddetle itiraz ediyorum. Kişisel olarak çok da sempatik bulmuyorum. Kısa tanışmamız ardından bende kalan duygusal izlenimim de pek olumlu olmadı. Fakaaaaat… O bir İslam âlimi. Bu ümmetin yetiştirdiği bir değer. Şunun şurasında kaç tane Karadavi’miz var? Burada asıl sormamız gereken soru şu: İyi güzel de, ne diyor Karadavi? Sahi, ne diyor Karadavi? Onu, içtihatlarına bakarak “fıkıh mirasını” red eden bir redd-i mirasçı gibi görebilir miyiz? Böyle görürsek, hem ona, hem savunduğumuz fıkıh mirasına, hem de kendimize yazık etmiş olmaz mıyız? Onun ümmetin çağdaş meselelerine getirdiği yorum ve izahlarla bir yerden konuşmadığını –zımnen de olsa- söylemek, büyük bir iddiadır. İsbat ister. Ve bu iddiayı yapan kendine güveniyor ki böyle iddialı konuşyuyor. O zamnan ona “Buyurun, siz bulunduğunuz yerden konuşun da çözün ümmetin çözüm bekleyen meselelerini” diyenler haklı sayılmazlar mı? “Karadavi ne diyor?” sorusunun cevabı bir sonraki yazıya kaldı. ----- Eserlerinden, fetvalarından, içtihadlarından ve usule ilişkin konuşma ve TV programlarından aklımda kaldığı ve muttali olduğum kadarıyla Üstad Yusuf el-Karadavi içtihad usulünün koordinatlarını da ele veren şu hususları dile getiriyor: “Dinin sabiteleri vardır, değişkenleri vardır”… Bu temel bir meseledir. Zaten hangi zaman ve zeminde, kim tarafından yapılmış olursa olsun içtihad diye bir kategorinin varlığını kabul ediyorsanız, bu ilkeyi de kabul ediyorsunuz demektir. Siz klasik usulde dört asli delilden ikisi olan “icma”yı kolektif ictihad, kıyas’ı da bireysel içtihad olarak düşünebilirsiniz. Alimimiz bu ilkeyi sebepsiz dile getirmiyor. “İslam her an değişen ve gelişen hayatın dışında kalmıştır” diyen garazkârlara cevap sadedinde dile getiriyor bunu. Şer’î hükümlerin yüzde doksanının içtihadi, içtihadi olanın da değişkenler sınıfına girdiğini söylüyor. Şimdi neresini beğenmiyoruz bu sözlerin? Bunlar geçmiş fıkıh imamlarımızdan bazılarının da esasa ve usule ilişkin kurallarından bazıları değil mi? Daha ne diyor? Bir söyleşide “Yeni bir fıkha ihtiyacımız var” diyor. Yeni meselelerin hallinde Makasıdu’ş-Şeria’nın gözetilmesinde ısrar ediyor. Mesela, “Maksatları fıkhetmeliyiz” diyor. Dahası, “Kur’ani kavramlar üzerinde tefakkuh etmeliyiz” diyor. “Maslahat ve mefsedet fıkhını bilmeliyiz” diyor. Allahu alem, Şatıbi’den bu noktada çok istifade etmiş ve ediyor. İyi de ediyor Hocamız. Medine ehlinin ameli, mesalih-i mursele, istihsan, ıstıslah gibi unsurları “edille-i şer’iyye” içine katan imamlarımız bütün bu yeni yöntemlere hangi saik ve sebeplerle mecbur kalmışlar acaba? Aslında günümüzde yaşayan bir müctehid “istihsan” ve/veya “ıstıslah” delili üzerinden yeni meselelere çözümler ürettiğini söylese, ona “senin bastığın bir yer yok” mu diyeceğiz? Karadavi şunları da söylüyor: “Önceliklerimizi iyi tesbit edip içinde yaşadığımız dünyayı çok iyi kavramalıyız”. “Bunu yapamazsak günümüz problemlerini çözemeyiz”. Yanlış mı? Kendisine hipodromdaki at yarışları sorulduğunda “Sünnettir efendim, sevaptır” diyen gerçekten değerli ama çağından bi haber hocalar çıkmadı mı? “Altılı ganyan”ı bilmeden at yarışları hakkında hüküm verilirse, olacağı budur. Bir eserinin önsözünde herhangi bir mezhebe taassup derecesinde bağlanmadığını, zorluğu terk edip kolaylığı tercih ettiğini, taassup ve taklide yer vermediğini, insanlara konuştukları dil ile cevap verdiğini söylüyor. Gerekçe sadedinde diyor ki: “Çünkü, Kur’an ve sünnetin yolu bu”. Ve ekliyor “İnsanlara fayda vermeyen şeylerden uzak durdum, dengeli yolu tercih ettim”. Bunları söyleyen bir alimi “fıkıh geleneğini” yok saymakla itham edebilir miyiz? O alime “sen hiçbir yerden konuşmuyorsun” dersek, insaflı davranmış olur muyuz? O zaman birileri de çıkıp “Ey bir yerde durduğunu söyleyen! Buyur, organ nakli, sigorta, hisse senedi, borsa, çekiliş, İsrail’le barış, istişhad eylemleri, rahim kiralama, klonlama, genom projesi, gen transferi vb. gibi konularda sen konuş!” derse haksız mı? Peki, yeni bir fıkıh usulünün olmazsa olmazları ne olabilir? 1. İslam fıkıh usulü ve fıkhı, Kur’an temelinde yeniden yapılandırılmalı ve geleneksel fıkıh müktesebatı vahye arz edilmelidir. Beyan Bilgi sistemi’ni oluşturan başta fıkıh olmak üzere tüm diğer İslami disiplinler için de geçerlidir aynı şey. Ulum-i diniyyeye vahiy kapısından geçmek şarttır. İslam’ın ana kapısı vahiy kapısıdır. Bu dine vahiy kapısından değil de sonradan açılmış kapılardan girmek, “evlere arkalarından girmek” anlamına gelir. Hadiste metin tenkidinde nasıl ki metni Kur’an’a arz etmek şartsa, aynı şeyi fıkhi hükümler için de geçerlidir. Şimdiye kadar verilmiş tüm cevaplar Kur’an’a arz edilmelidir. Zira kaynak odur. Ve o kaynak bozulmadan bize kadar gelmiştir. Diğer İslami disiplinleri o kaynak doğurmuştur. Bu fıkıh mirasımızı göz ardı etmek olarak adlandırılamaz. Nedeni açıktır. Zira fıkıh mirasımızı göz ardı ettiğimizde Kur’an’a arz edeceğiniz bir hüküm kalmaz ortada. Demek ki Kur’an’a arz edeceğimiz hükümler aslında “fıkıh mirasımız” dediğimiz geleneksel müktesebatın ta kendisidir. 2. Fıkıh geleneğimizin ürettiği tüm müktesebata bütüncül olarak bakılmalı ve ümmetin ortak mirası sayılmalıdır. Bunun anlamı, mezhep eksenli bakmamaktır. İster fıkhi ister kelami olsun, mezhep eksenli bir bakış, ister istemez “vahdeti” esas alan değil “tefrikayı” esas alan bir bakıştır ve benzer bir sonuç üretecektir. 3. Yeni fetvaların/ictihadların bastığı yer şu veya bu fıkıh okulu değil, tüm fıkıh okullarını üreten ana kaynaklar ve onlardan çıkarılmış usul kuralları olmalıdır. İslam fıkıh müktesebatının tali kollarından birine dalmak, öbürlerinden mahrum kalmak anlamına gelmemelidir. Bunun için de, yeni meselelere fıkhi çözümler üretilirken “mukayeseli İslam fıkhı” diyeceğimiz bir yönteme başvurulmalıdır. Allah en doğrusunu bilir. Mustafa İslamoğlu |
|
![]() |
![]() |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
|
|