![]() |
#1 |
![]() Anlaşıldı... Daha düne kadar, "Türkiye'nin Ortaçağ karanlığına sürüklendiğinden" dem vuran ve "kızını da alıp gitmekten" söz eden Fazıl Say, öyle anlaşılıyor ki, "gitmekten" vazgeçti... öyle ya; gideceği Batı ülkeleri, "kilise müziğinin asılları" ile dolu... "Fotokopi"lerin yüzüne kim bakar!.. Fazıl Say da, "Nobel'e giden yol"un Türkiye'den geçtiğini sonunda anladı... Tıpkı, Orhan Pamuk gibi... Malûm, Orhan Pamuk da aynı yoldan yürüyerek ulaşmıştı Nobel ödülü'ne... Bu ülkenin "inanç"larına, "gelenek ve görenek" gibi "değer"lerine söverek-sayarak Nobel ödülü'ne lâyık görülmüştü!.. Peki, Orhan Pamuk, "çok güzel roman"lar yazdığı için mi ödül almıştı?.. Elbette değil... "Propaganda"ların etkisinde kalıp da, Orhan Pamuk'un romanlarından birini eline alanlar, "13.-14. sayfadan ötesini okuyamadıklarını" söylüyorlardı!.. Peki, Orhan Pamuk, Türkiye'yi çok güzel anlatıyor, çok güzel mi tasvir ediyordu?.. CAMİ BALKONU(!)NDA EZAN! Hayır... Orhan Pamuk'un "Türkiye" hakkındaki bilgisi, ancak ve ancak Himalaya dağlarının tepelerinde yaşayan "Guru"lar ya da Ruanda'nın Hutu ve Tutsi kabileleri kadardır!.. O kadar böyledir ki; Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü ve tarihçi sayın Prof. Dr. İlber Ortaylı, bir-iki yıl önce Adana-Seyhan Belediyesi'nin düzenlediği bir konferansta yaptığı konuşmada, "Orhan Pamuk, içinden çıktığı toplumu bile tanımıyor" diyor ve Pamuk'un kitabında geçen şu ifadeyi aktarıyordu. "İmam, ikindi namazı saatinde caminin balkonuna çıkarak, ikindi ezanını okudu!" Prof. İlber Ortaylı'nın "toplumu ve onun inancını tanımamak"tan kastı, işte bu cümlede yatıyordu. öyle ya; "İslâm dini"ne azıcık ilgisi olan bir insan, "dini kavram"ları da bilir ve dolayısıyla "namaz saati" kavramını kullanmaz!.. Bunun yerine "Namaz vakti" der!.. çünkü "saat" ayrı, "vakit" ayrı bir kavramdır!.. Ve ayrıca; "Caminin 100 metre yakınından" geçen bir adam bile "camilerde balkon" diye bir yerin bulunmadığını bilir!.. Eğer, kasıt "ezan okunan yer" ise, oraya da "caminin balkonu" değil, "minarenin şerefesi" denir!.. Peki, bütün bunlara rağmen Orhan Pamuk'a niçin "Nobel Edebiyat ödülü" verildi?.. Verildi, çünkü; Orhan Pamuk, "1 milyon Ermeni'yi kesip-doğradığımızı, 30 bin Kürt'ü öldürdüğümüzü" söyledi!.. İşte bu kelime, yani "Ermeni" kelimesi "şifre" idi!.. Bu kelime, "ödüle giden damar"dı!.. Orhan Pamuk, "damar"ı bulmuştu!.. Daha doğrusu, Batı'ya "damardan" girmişti!.. KERİMAN HALİS, NİYE GüZEL SEçİLDİ? Batı için "yerli" olmanın hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur... Batı, "kullanabileceği insanı" arar!.. Biliyorsunuz; bir zamanlar da Keriman Halis'i kullanmışlardı... Evet, "Dünya Güzeli" seçtikleri bir "Türk"ü, "Türkiye"ye karşı kullanmışlardı... Olay şöyle gelişmişti: Cumhuriyet gazetesi; 1932'de "Türkiye Güzeli" yarışması düzenledi... Türkiye'de düzenlenen bu "ilk" yarışmada Keriman Halis birinci seçildi. Aynı yıl; Belçika'nın Spa şehrinde "28 ülke güzeli"nin katıldığı bir yarışma yapıldı ve bu yarışmada Keriman Halis birinci ilân edildi. İşte bu yarışmada, "Jüri Başkanı"nın sarfettiği sözler, "Batılı"nın, Türkiye üzerindeki düşüncelerini ve amaçlarını ortaya koymaya yeter de artar bile: "Sayın jüri üyeleri; bugün Avrupa'nın ve Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz!... 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslâmiyet, artık bitmiştir... Onu, Avrupa Hıristiyanları bitirmiştir!.. Elbette Amerika'nın ve Rusya'nın hakkını inkâr edemeyiz... Neticede; bu, Hıristiyanlığın zaferidir!.. Müslüman kadınların temsilcisi Türk Güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır... Bu kızı, zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz!.. Ondan daha güzeli varmış, yokmuş bu önemli değil... Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz... Bu sene Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz!.. Bir zamanlar Fransa'da oynanan dansa bile müdahale eden Kanunî Sultan Süleyman'ın torunu, işte mayo ve sütyen ile önümüzdedir!.. Kendisini, bizlere beğendirmek istemektedir... Biz de; bize uyan bu kızı beğendik. Müslümanların geleceğinin böyle olması temennisiyle, Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz!.. Fakat; kadehlerimizi Avrupa'nın zaferi için kaldıracağız!.." (Yeni Rehber Ansiklopedisi, cilt 11, sayfa 357) Görüyorsunuz değil mi; 1932'den bu yana katettiğimiz mesafeyi?!.. Bugün; podyumlarda "mayo"lar değil, "külot"lar sergileniyor ve bu kepazelik milyonlara seyrettiriliyor!.. Aslında; Keriman Halis'i dünya güzeli ilân eden jüri başkanı az bile söylemiş... çünkü biz; onun "temenni"sini fersah fersah aştık. Sadece, "mayo-sütyen" kalarak benzemedik "Batı"ya... Neyimiz var-neyimiz yoksa attık üzerimizden!.. Kimliğimizi attık içimizden, kimliğimizi!.. "Yabancılaşma"nın adı "çağdaşlaşma" oldu bizde!.. Bu çağdaş yaşamı destekleme derneklerimiz bile var!.. Uzatmayalım... Kim "kendi özünden" ve "kendi kimliğinden" kopmuşsa; Batı, onları sever, onları "güzel" seçer ve onlara "ödül" verir!.. Keriman Halis'i "güzel" seçtiği, Orhan Pamuk'u "Nobel"le ödüllendirdiği gibi!.. TüRKİYE, NİŞANTAŞI'NDAN İBARET DEĞİL! Dedim ya, Fazıl Say da "şifre"yi çözdü, "damar"ı yakaladı... Daha düne kadar; "Bizim Türkiye rüyalarımız öldü... İslâmcılar kazandı, biz yüzde 30, onlar yüzde 70.. Başka bir ülkeye taşınmayı düşünüyorum" derken, bugün "yeni projeler"den bahsediyor!.. Hani, modacı Cemil İpekçi demişti ya; "İşgal yıllarında bile kimse Türkiye'yi terk etmedi... Fazıl Say'ı tanırım... Ama 'onlar' ne demek?.. 'Onlar' dediğin çoğunluk, yüzde 70 oy alıyor. Nasıl böyle bir ayrım yaparsın? Bunlar, Türkiye'yi Nişantaşı'ndan ibaret zanneden 40 bin kişilik, içinde benim ailemin de olduğu beyaz Türkler... 65 milyonluk Türkiye'yi görmüyorlar; çünkü belirli bir azınlığın ve dinozorların son çığlıkları bunlar." Gerçekten de, Fazıl Say'ın çığlıkları "belli bir azınlığın çığlıkları"ydı... Türkiye'yi Nişantaşı'ndan ibaret sanan "Beyaz Türkler"in ve "nesilleri tükenen dinozorlar"ın son çığlıklarıydı... Ama, itiraf etmeliyiz ki; Fazıl Say, iyi "çığlık" attı... "Sesini duyurmayı" ve "gündeme gelmeyi" becerdi!.. Evet, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ile görüşmeyi,"Dışişleri takvimine yaprak" olmayı başardı... AKDAMAR'DAKİ ERMENİ KİLİSESİ Artık, "gitmemeye" karar vermiş olmalı ki, "Akdamar Efsanesi"ni "bale" eserine dönüştürmeyi düşünmeye başlamış!.. "Akdamar Adası" malûm... Van Gölü'nün ortasındaki bu adada bir "kilise" var... Bir "Ermeni" kilisesi!.. 915-921 yılları arasında Mimar Manuel tarafından inşa edilmiş... "Ermeni mimarî tarihi" içinde özel bir yeri var!.. Doğudaki birçok başka Ermeni anıtı ile birlikte Akdamar Kilisesi'nin de 1951'de hükümet emriyle yıkımı kararlaştırılmış. 25 Haziran 1951'de başlatılan yıkım çalışması, o dönemde genç bir gazeteci olan ve olayı tesadüfen öğrenen Yaşar Kemal'in müdahalesiyle durdurulmuş... Onyıllar boyunca bakımsız olarak kalan kilise 2005-2007 döneminde Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı öncülüğünde, Türkiye Ermenileri ve komşu Ermenistan ile ilişkilerin geliştirilmesine yönelik bir adım olarak, 1.5 milyon dolar harcanarak restore edilmişti... Restorasyon çalışması, bazı uluslararası kültür çevrelerinde "siyasi amaçlı" olarak tanımlanmıştı... Kilise 29 Mart 2007 tarihinde TC Kültür Bakanı ve Ermenistan Kültür Bakan Yardımcısı'nın katılımıyla "müze" olarak tekrar açıldı.. KEŞİŞ KIZI İLE MüSLüMAN çOBAN İşte, Fazıl Say, bu "kilise"de yaşanan bir "efsane"yi "bale"ye dönüştürmeye karar vermiş!.. Dün, AA muhabirine demiş ki; "Van'da Akdamar Kilisesi'nin bulunduğu adada geçen romantik ve hüzünlü bir efsane olan ''Akdamar-Ah Tamara'' üzerine kurulu bale eseri planlıyorum... Bunun, Türk-Ermeni ortak prodüksiyonu olmasını istiyorum. çünkü, Akdamar, Türk ve Ermeni efsanesi. Bu Anadolu efsanesini anlatan eserin, arada gerginlikler yerine dostluk olması konusunda bir adım olacağını düşünüyorum..'' Eserde 100 Ermeni, 100 Türk sanatçının olmasını planlıyorum. çünkü efsane onu gerektiriyor. Zaten teması da öyle." Peki, "efsane" ne?.. Efendim; Van'daki Akdamar Adası'na da ismini verdiği rivayet edilen Akdamar efsanesi; zamanında bu adada yaşayan "baş keşiş"in güzelliği dillere destan kızı Tamara'nın başından geçiyor. Yıllar boyu dilden dile dolaşan efsane şöyle: Zamanın birinde adada yaşayan baş keşişin güzel kızı Tamara'ya çevredeki köylerde çobanlık yapan Müslüman bir genç aşık olur... Bu genç, Tamara ile buluşmak için her gece adaya yüzer... Tamara ise gece karanlığında yerini belli etmek için onu bir mumla bekler. Bundan haberdar olan kızın babası, fırtınalı bir gecede elinde mumla adanın kıyısına iner ve sürekli yer değiştirerek gencin gücünü yitirmesine sebep olur. Yüzmekten gücünü yitirip yorulan genç çoban gölün içinde boğulur ve boğulmadan önce son nefesinde 'Ah Tamara' diye bağırır. Bunu duyan kız da kendini gölün sularına bırakarak boğulur. 'Ah Tamara' isminin dönüşerek zamanla 'Ahtamar' ve 'Akdamar' biçimini aldığı varsayılır.'' YAP BİR BALE, ULAŞ NOBEL'E! Fazıl Say, işte bu efsaneyi "bale" olarak sahneye uyarlayacak!.. Benim, "Fazıl Say şifreyi çözdü" dememin sebebi de, bu!.. Batı ülkelerinin "yerli" bir yapıta "ödül" vermeyeceğinin "tecrübeyle sabit" olduğunu gören Fazıl Say, sonunda "Orhan Pamuk gibi" yapmaya karar vermiş!.. öyle ya; Batı'dan "ödül" almanın tek yolu "Türkiye'ye sövüp-Say-maktan" veya "Ermeni"leri gündeme getirmekten geçer!.. Eli kulağındadır... Hele bir "Ah Tamara" efsanesi "bale" olsun; görün bakın Fazıl Say da "Nobel'e aday" gösterilecektir!.. "Orhan Abi"sinin gösterildiği gibi!.. ------------------------------------------------------ Bu şikâyet niye? İlk "King Kong" filmini bilirsiniz... "Afrika"dan getirilen "minik bir şempanze"ye; "Batılı" bir bilim adamı tarafından "kimyasal ilaç"lar zerkedilir... Sonunda, o minik şempanze, "dev bir goril"e dönüşür... Evet, "King Kong" olur!.. "Kötü amaçlar" için kullanılır ve her tarafı yıkıp-yakmaya başlayınca da, öldürülür!.. Demek istediğim şu: Bütün "olumsuzluk"lardan; "minik şempanze"yi, bir "King Kong" haline getirenler sorumludur... Ve onların, asla "şikâyet"e hakları yoktur!.. Dün, gazetelerde yer alan "utanç fotoğrafı" başlığını okuyunca, bu film geldi aklıma... Haberde deniliyordu ki; "Taksim'de 2008'e girerken tacizciler yine işbaşındaydı. Sayıları 50'yi aşan pislik, yanlarında erkek arkadaşları olduğuna aldırmadan 2 kadın turisti sıkıştırıp utanç verici görüntüler oluşturdu." Şu hâle bakın!.. Bu "pislik"leri üreten ve onları "besleyen" kim?.."Şempanze"leri birer "King Kong" haline getiren, bu gazeteler değil mi?.. O halde, bu "şikâyet" niye?.. "Bataklık"tan, elbette "sivrisinek" yetişir!.. Hasan KARAKAYA / VAKİT 03/01/2008
![]() |
|
![]() |
|
Sayfayı E-Mail olarak gönder |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
|
|