Tekil Mesaj gösterimi
Alt 04-07-2012, 22:45   #1
Kullanıcı Adı
alperen
Standart EVRİM TERS KÖŞE
EVRİM TERS KÖŞE

ALPEREN GÜRBÜZER

Evrim fikrinin kaynağı milattan önce eski Yunan’a dayanmakla birlikte bu düşüncenin asıl temelleri Charles Darwin’in dedesi İngiliz doktoru Erasmus Darwin ve Fransız Comte de Buffon tarafından atılmıştır diyebiliriz. Bu ikili canlıların çevre şartlarına göre şekillenerek sonradan kazandıkları özellikleri bir sonraki kuşaklara aktardıklarını ileri sürmüşlerdir. Öyle veya böyle bu düşünceyi doğru kabul edersek çevre şartları gereği herhangi bir canlının alacağı darbeden dolayı vücudundaki deri kalınlaşarak daha dayanıklı bir vaziyette canlıya aktarıldığını yutmamız gerekiyor. Hatta ördeklerin sürekli yüzmelerinden dolayı ayak perdelerinin oluştuğuna, bazı canlıların ise organlarını kullanmayarak köreldiğine kanmamız icap edecektir. Neyse ki bu tür fikirler itibar görmedi, ama biraz revizyonla meseleyi yeniden canlandırmak torun Darwin’e nasip olacaktır. Torun Darwin iki yıl süren Tıp tahsilini yarıda keserek babasının tavsiyesi doğrultusunda Cambridge Christ College (İsa’nın Koleji)’den mezun olmuştur. Fakat papazlık diplomasına rağmen mesleğini icra etmemiş, başka alanlara merak salmıştır. Derken merakı gereği soluğu Güney Amerika ve Pasifik adalarına giden Beagle adlı gemide almıştır. Nitekim Charles Darwin 1832 yılında gönüllü olarak katıldığı beş yıl süresince dünyanın değişik yerlerini turlayan H.M.S. Beagle isimli bir gemiye bindiğinde aslında çok heyecanlıydı. Özellikle bu seyahati sırasında Galapas adalarında yakından izlediği birbirinden farklı ispinoz türlerin varlığı doğrusu onu çok etkilemişti. Evet, ortada birçok kuş türleri vardı, ama gagaları farklıydı. Bu durum karşısında düşündü taşındı, söz konusu bu farklılığın kuşların çevreye uyum sağlamalarından ötürü olsa gerektir kanaatine vardı. Madem öyle, tüm canlılarda ki çeşitliliğin temelinde çevreye uyumlulukla ilgili olup, o halde tüm canlı türlerin tek bir ilkel ortak atadan meydana gelmiş olmalı düşüncesi beyninde canlanıverdi. Hatta düşüncelerine dayanak bulmak içinde çevreye hızla uyum sağlayanların ayakta kalabildiklerini diğerlerinin elendiği manasına gelen doğal seleksiyon kavramını ortaya atmıştır. Bununla da yetinmeyip kafasında tabiat gücü oluşturarak çevreye uyum sağlayan canlılar üzerinde cereyan edebilecek faydalı küçük değişmelerin veya farklılıkların birikip, kuşaktan kuşağa geçmesiyle birlikte zamanla farklı bireylere dönüşebileceği çizgisine gelmiştir. Yani o kendi kendine gelin güvey olmuştu. Oysa ileri sürdüğü faydalı değişmelerin kaynağının ne olduğu konusunda ortaya delil koyamaması teorinin daha ilk baştan iflas edebileceğinin işaretlerini vermeye yetmişti bile. Üstelik Darwin’in tek sıkıntısı bu değildi, bundan başka fosil kayıtları, hayvanlardaki iç güdü, dünyaya açılan küçücük penceremiz olan gözün basit bir mekanizma olmayıp tam aksine kompleks bir yapıya sahip olması gibi hususlar altından çıkamayacağı bir yığın barikatlar olarak duruyordu. Hatta bu sıkıntısını; “Bir fizikçi olarak gözün nasıl ortaya çıkmış olabileceği karşısında doğrusu şaşakaldım” tarzında dile getirmiştir. Hakeza Lamarck’ta canlılar yaşadıkları ömür süreci içerisinde birtakım kazandıkları özelliklerin bir sonraki kuşağa transfer edildiğini ve böylece evrimleşmeye uğradığını iddia ediyordu. Belli ki Darwin kendisinden önce yaşamış olan Fransız Biyolog Lamarck’tan feyiz almış olsa gerek ki göz karşısında çektiği sıkıntısına rağmen ileri sürdüğü bu teoriden vazgeçememiştir. Üstelik kendi döneminde modern bir teknolojilik donanım olmadığı gibi biyokimya ve genetik gibi önemli bilim dalları daha doğmamıştı. Ya bu bilim dalları doğmuş olsaydı kim bilir hali nice olurdu. Nitekim Botanikçi Gregor Mendel’in 1865 yılında kalıtım kanunlarını keşfetmesiyle birlikte genetik bilimi doğdu ve ardından DNA molekülünün kompleks bir yapıda olduğu anlaşılınca Evrim düşüncesi daha da krize girmiş oldu. Böylece bu teorinin ön kabullere dayalı olduğu anlaşılmıştır.
Darwin’in teknoloji donanıma dayanmayıp tamamen hayal gücüne göre şekillenen evrim, aslında geldiği nokta itibariyle ideolojik devrime dönüşmüştür. Canlıları bir türlü evrimleştirmeyi beceremediler, ama kendilerinin savunduğu evrim teorisini devrimleştirebilmişlerdir. Devrimle evrimin farkı belki birinin kanla yazılması, diğerinin ise beyin yıkama metodu ile yazılmasıdır. Evrim başlangıçta hem canlıların hem de cansız maddelerin kendiliğinden veya tesadüf eseri olarak ortaya çıktıkları düşüncesine dayanan teorinin ötesinde, aynı zamanda sapkın bir ideolocya fikir örgüsüdür. Öyle aşırı gittiler ki güya insan embriyonu ilk önce deniz protozoası olarak start almış, sonra da bir tüp ortamına benzer bir vasatta yüreği pıtır pıtır atan solucana terfi etmiş, oradan da hızını alamayıp sırasıyla solungaç yarıkları olan iki gözlü kalpli bir balığa, üç gözlü kalpli ve mezonefroz bir böbrekli kurbağaya, dört gözlü kalbi olan metanefroz böbrekli kuyruklu memeliye, en nihayet insana dönüşüm yaşanmış. Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere, evrim kuramı biyolojik hayatın tabiat olayları çerçevesinde en basitten en karmaşığa doğru evrimleştiğini iddia üzerine kurulu dogmatik bir görüştür. Oysa ne kurbağa insan DNA’sı, ne de insan kurbağanın DNA’sı değildir. Dolayısıyla bu tür varsayımlar hep görüş olarak kalacaktır. Kaldı ki evrim ne dün, ne bugün, ne de yarın hiçbir zaman kanunlaşamayacaktır. Çünkü kanun ispatlanmış hüküm, teori ise her türlü ideolojiden arınmış çalışmaları bağrında taşıyan ve daha henüz ispatlanmamış görüşleri içermektedir. Maalesef evrim gelinen nokta itibariyle teoriden ziyade daha çok ateizmin arka bahçesi görevi yapan ideolojik bir görüş olarak sahne almaktadır. Buna karşılık yaratılış modelini savunanlar da başlangıçta hayatın mükemmel olarak tanzim edildiğini, aynı zamanda tabiatüstü ve belli bir gayeye yönelik yaratıldığını, sonradan orijinal halinden uzaklaşarak yerini ve pozisyonunu muhafaza etmeye yönelik kanunlara bıraktığını ileri sürmekteler. Yani ilk yaratılış başlangıçta basit değil tam aksine mükemmel olup, zaman içerisinde bozulmaya doğru bir sürece girilmiştir. Nitekim yaratılan âlemde her küçük aşınma veya parçalanma mükemmellik doğurmamakta, bilakis kıyametin kopmasına giden basamaklar olarak değerlendirilmelidir. Bu hatırlatmaları yaptıktan sonra biz burada evrim hakkında lehte ve aleyhte sunulan tarzın dışında bir metot izleyerek soru cevap ikilemi şeklinde bu konuyu aydınlatmaya çalışacağız.
Evrimciler laboratuarda cansız bir maddeden yeni bir canlı yaratabilir mi?
Alman Evrimci Heinrich Haeckel; “Bana su, kimyasal madde ve yeteri kadar da zaman verilirse bir insan yaratabilirim” diye cevap vermiş. Yani oynamayan kız yerim dar demiş ya, aynen onun gibi zavallı evrimci düşünür belli ki yaratamayacağını bildiği için zaman kılıfına sarılmış, hak getire. Zaten cansızdan bir canlıyı, ya da ilkel basit bir canlıdan daha kompleks bir canlı üretmeyi gerçekleştirseler bile biyolojik nizamın öyle gelişigüzel meydana geldiğini ispatlamaya delil sayılamayacağını dağdaki sağır sultan dahi bilmektedir. Çünkü evrime delil olarak kullanacağın hammadde bir kere yoktan üretilmiş bir malzeme değil ki. Dolayısıyla bu yapılmaya çalışılan Yüce yaratıcının yarattığı orijinal malzemeyle ortaya birtakım şeyler koyma çabası olmaktan başka hiç bir işe yaramayacaktır. Şu bir gerçek deney metodunu evrime uygulamak hiçte öyle kolay gözükmemektedir. Nitekim Evrimci Theodosius Dobzhansky; deney metodunun milyonlarca sürebilecek bir olayın açıklanmasına yetecek sürenin bir araştırmacının ömrünü aşabileceğini itiraf etmek zorunda kalmıştır.
Çeşitli hayvan tiplerinin organlarının aynı görevi yapması evrime delil olabilir mi?
Böyle bir soru karşısında verilecek tek cevap tereddütsüz hayır. Çünkü Yüce Yaratıcı benzer fonksiyonlar için benzer yapılar kullanmış olabilir pekâlâ. Dolayısıyla her türün genleri değişmeyeceğine göre aynı canlıdan farklı canlı meydana gelemeyecektir. Bu arada bazı aklıevveller genlerin dizilişinde meydana gelen kopmalar veya birtakım istisnai arızı türden nükseden milyonda bir mutasyon kaynaklı ani değişiklikleri evrime delil olarak sunma çabası içerisindeler. Oysa söz konusu mutasyona uğramış genetik yapı bütünüyle değişikliğe uğramadığı gibi ortaya yeni bir tür veya canlı koyamıyor. Hâsılı her canlı tipin genetik yapısı kendine özgü olup, mutasyonla ne bir canlı eksilmiş ne de yenisi türemiştir. Kendi keyfine göre üreme denilen bir hadise yok zaten, tam aksine tüm canlı hücrelerde biyolojik nizamı âlem söz konusudur.
Ahtapotla insan arasında göz bakımdan neredeyse yüzde yüz benzerlik var. Ne yani şimdi bunlar birbirinin atası olabilir mi? Hakeza kanat bakımdan kuşlar, yarasalar, sinekler, hatta geçmişte yaşamış uçan dinozorlar eşittirler, şimdi bunlar arasında evrim ilişkisi kurulabilir mi? Oysaki canlılar dünyasında türler arasında benzerliklerin varlığı ortak atadan meydana geldikleri anlamına gelmez. Üstelik benzerliklere balıklamasına dalıp mal bulmuşçasına sevinenler her nedense canlılar arasındaki bariz farklılıkları gördüklerinde teğet geçmekteler. Şayet birbirine benzer iki canlı veya birçok benzer canlılar aynı atadan gelmişlerse bunların birbirine dönüşünü gösteren bir silsile serisi, aynı zamanda birbirleri arasında geçişlerin nerede noktalandığı ve terfi ettiği kademeye nerede başladığını gösteren bir delil ortaya koyulmalıdır. Oysaki taksonomik düzen bir bütün olarak karşımızda durmaktadır. Dolayısıyla bu bütünlük içerisinde canlı kategorileri arasında sınırlar kesin hatlarla belirlenmiş olup gruplar arasında büyük boşlukların olduğunu görmezden gelemeyiz. Nitekim sınıflandırma tablosu sürekli olarak güncellenmediğine göre ortada sürekli tekrar eden bir evrim hadisesi yoktur demektir. O halde benzerlik ne kadar geçerli bir kavramsa, farklılıklar da aynı ölçüde geçerli bir kavramdır. Biyoloji de farklı canlı türleri arasında morfolojik benzerlikler homoloji olarak tarif edilmektedir, ama bu tarifle kalmaktadır. Dolayısıyla bu tariften evrim çıkmaz. Çünkü ortada homolog yapılara sahip canlıların ortak atalarının fosilleri yok ki, böyle bir iddia da bulunulabilsin. Hadi fosilden vazgeçtik bu tip canlıların genetik şifreleri de birbirinden çok farklı durumda. Hatta embriyolojik safhalar da birbirleriyle uyumlu değildir. Kaldı ki iki ayrı sürüngen arasındaki temel farklılıklar bir balıkla bir memelinin arasında ki farktan daha büyük çaptadır. Mesela yine birbirine benzermiş gibi görünen bakteriler arasında ki farklılığın memeliler ile amfibiyenler arasındaki farklardan daha devasa büyüklükte olduğu belirlenmiştir. Yani anlaşılan o ki yüzeysel benzerlik hikâyesiyle bu mızrak çuvala sığmamaktadır. Bırakın maymun maymunluğuyla kalsın, insan da insanlığıyla kalsın. Çünkü yeryüzünde ruhi yönü olan tek varlık insanoğlu gözükmektedir.
Zencilerin çevre şartlarından dolayı siyah olduğunu söylerler doğru mu?
El Cevap:
Evrimciler zencilerin tropik iklimler de yoğun ültraviyole ışınlarına maruz kaldıkları için siyahlaştıklarını savunurlar. Oysa güney ve kuzey Amerika da aynı ışınlara maruz kalanların siyahlaşmadığı görülmüştür. Bu yüzden yaratılış modelini savunanlar ırkların teşekküle esnasında deri renklerinin genetik özelliklere bağlı olduğunu ileri sürerek evrimcilerin iddialarını yalanlamışlardır.
Üçüncü soru:
Embriyonun safhaları evrime delil olabilir mi?
Evrimciler bir zamanlar insan embriyonunun gelişiminde önce balık, sonra sürüngen, daha sonra da insana dönüşmektedir tarzında bir iddialı çıkışta bulunuyorlardı. Neyse ki gelinen nokta itibariyle embriyolojik gelişmelerin geçmişin bir özeti olmadığı anlaşılması üzere şimdilik bu sevdadan vazgeçildi. Çünkü embriyolojik süreç her canlıda farklı seyretmektedir. Dolayısıyla embriyonun gelişmesi esnasında ne ceninin (fetus) geçirmiş olduğu embriyolojik safhalar (ontogeni), ne de diğer başka canlılara ait embriyolojik benzerlikler asla evrime delil olamaz. Çünkü Embriyonun evreleri evrimin tekrarı ise o zaman insan kalbinin önce bir odacıklı, sonra iki, daha sonra üç ve en nihayet dört odacıklı sırayı takip etmesi gerekirdi. Oysaki insan kalbi oluşurken evvela iki, sonra bir, daha sonra da dört odacıklı şeklinde teşekkül etmektedir. Demek ki, küçükten büyüğe veya basitten karmaşığa doğru bir evrimleşme söz konusu değildir. Hatta insanda sinir kordonundan önce beyin teşekkül eder. Dahası kalp kan damarlarından önce gelişir. O halde bu durum evrimin tam tersi bir sıralama göstermektedir.
Şurası muhakkak anne karnındaki ceninde bir insan vücudunun temellerinin atıldığı ilk dört hafta sonunda geriye kalan sekiz aylık süreçte embriyon deniz kirpisi görünümündedir. Görünümü böyle diye elbette insan kirpidir diyemeyiz. Kaldı ki insan embriyonunun ilk evrelerinde ortaya çıktığı lafta ileri sürülen solungaç yapının aslında orta kulak kanalı, paratrioidler ve timus bezler ile ilgili olduğu, yine hakeza yumurta kesesine isnat edilen bölümün aslında kan imal eden kese olduğu, kuyruk olduğu iddia edilen kısmın ise omurga kemiği olduğu tespit edilmiştir. Zira bir benzer tohum ya da çekirdekler serpildiğinde ayrı ayrı bitkiler, ayrı ayrı çiçekler ve ayrı ayrı meyvelerle karşılaşırız. Düşünsenize bir buğday tohumundan arpa çıktığı görülmüş müdür? Dolayısıyla bu gerçeklerin varlığı evrim teorisini baştan çürütmeye yetiyor artıyor da.
Meğer evrimciler insanı hayvan seviyesine indirmeye ne çok meraklıymışlar. Anne karnında bebeği oluşturan embriyonun yapısını bile tavuk, tavşan ve kertenkele gibi hayvanların embriyonlarına benzerliğinden hareketle kendilerine yeni bir çıkış yolu bulma hevesindeler. Dahası insan embriyonik gelişiminin bir safhasında solungaç yarıklarını andırır yapılardan hareketle hemen balıkla ilişkilendirme cihetine gidilmiştir. Söz konusu yapıların hiçbiri gerçek anlamda solungaç olmadığı gibi insan embriyonunda teşekkül eden gırtlak keseleri östaki borusu, timüs ve paratiroit bezlerine dönüşürken balıkta bu keseler yerini solungaca bırakmaktadır. Anlaşılan bu tür benzerlikler ortak atayı işaret etmekten ziyade ortak yaratıcıyı hatırlatan bir tasarım söz konusudur. Embriyolojik safhaların ilk aşamalarında görülen benzerlikler genetik farklılıkları ortadan kaldırmıyor. Her canlı türü için ayrı ayrı kodlanan genetik şifreler sadece o canlıya has bir embriyondan gelişeceği çok önceden tayin edilmişte. Dolayısıyla insan embriyonunun DNA’sı ile kertenkelenin ya da diğerlerinin DNA’sı birbirlerinden oldukça farklıdırlar. Dolayısıyla her canlı türüne has DNA mimarisini görmezden gelen evrimciler bu zincirin karmaşık bir yapıda olduğunu bildikleri halde bir canlının DNA’sının diğer canlının DNA’sına dönüşebileceğini ileri sürebiliyorlar. İnadım inat dercesine bu kompleks yapının oluşumunu tesadüfü ve şansa bağlı olarak meydana geldiğini büyük bir pişkinlikle söyleyebiliyorlar. Hâlbuki hiç bilmiyorlar ki DNA’nın bizatihi kendi yapısı her türlü değişmelere geçit vermeyecek tarzda donatılmıştır.
Dördüncü soru:
Evrimciler insanda 180’e yakın işe yaramaz ve körelmiş organın bulunduğunu ileri sürerler, doğru mu?
Evrimcilere göre körelmiş organlar yeni türeyen canlılara atalarından kendilerine kalan mirasmış güya. İşin daha da enteresan kılan körelmiş organları işlevsiz bir organ görmeleridir. Acaba işlevsiz mi yoksa işlevi tespit edilememiş organlar mı? Meseleye bu tür sorgulamayla yaklaşırsak evrimcilerin bayağı terleyeceklerinden hiç kuşkunuz olmasın. Gün geçtikçe fonksiyonsuz ilan ettikleri organların envanteri giderek küçülmeye başladı bile.
Düşünsenize bir zamanlar insan da pineal bez, pitüer bez, tiroit bezi, timüs bezi, epifiz bezi, bademcikler, hipofiz, kulak kasları, apandisit ve kuyruk sokumu kemiği gibi önemli organlar önceleri işe yaramaz veya körelmiş organ olarak biyoloji derslerinde anlatılırdı. Ama gelinen nokta itibariyle bugün apandisit ve bademcikler mikroplara karşı savunma görevi yaptıkları anlaşıldı. Pineal bez hormonların üretilmesinde, pitüiter bez ise birçok hormon bezinin düzgün bir şekilde çalışmasını sağlamaktadır. Gözdeki yarım ay şeklindeki çıkıntının gözün steril kalmasında önemli rol oynamaktadır. Timüs bezi T hücrelerini aktif hale getirerek vücudun savunma mekanizmasını güçlendirmektedir. Kör bağırsak ise vücuda giren yabancı unsurlara karşı kalın bağırsağa sıvı transfer ederek hem bulaşıcı hastalıklara karşı antikor görevi yapmaktadır. Nitekim kör bağırsağı alınanlarda bakterilerin ürediği gözlemlenmiştir. Kuyruk sokumu kemiği kuyruğun kullanılmayan izleri değil aksine insana ait bazı kasların tutunma noktasıdır. Zaten kuyruk sokumu olmaksızın rahat oturmak mümkün değildir. Dolayısıyla kuyruk deyip geçmemeli. Mesela kuyruksuz bir kuş uçuş yapamamakta, yine kuyruksuz bir balık kıvrak bir şekilde manevra kabiliyeti gösterememektedir. Hakeza kuyruk sincap, fare ve kanguru gibi atletik hayvanların dengesine yardım etmekte, bir başka kuyruklu Poltoroo denilen bir hayvana serinletici yelpaze görevi sağlamakta, gerektiğinde ağaca tırmanan hayvanlara ise sarılma işlevi kazandırmakta, hatta bazı hayvan türlerinde kuyruk silah olup düşmanını yanıltma aleti olabiliyor. Kısaca evrimcilerin insanın atası diye ilan ettikleri maymunların kuyruklarının zamanla körelerek insanda kuyruk sokumu halinde oluştuğunu söylemek büyük bir yanılgıdır. Kaldı ki maymun kuyruğu sayesinde bir fındık tanesinden küçük yiyecekleri bile toplayabiliyor, yani burada kuyruk parmak görevi yapmaktadır. Hakeza bazı maymunlarda apandisit yoktur
İşin ilginç yanı evrimin basitten karmaşık bir yapıya doğru gerçekleştiğini iddia edenler kaybolmuş organların köreldiği konusunu evrimin bir işareti diye sunuyorlar. Belli ki körelmiş addettikleri alanda mükemmellik aramaya merak salmışlar. Kaldı ki öyle olsa bile termodinamiğin ikinci kanunun öngördüğü her şeyin zamanla bozulmaya yüz tuttuğu hükmünü çöpe mi atacağız. Dolayısıyla evrimcilerin bir türlü barışık olamadıkları bu kanun bir kez daha onları zor duruma sokmaktadır. Zira küçük partiküller veya izler bozulma çağrıştıran emareler olup, daha çok zararlı mutasyonun doğurduğu bir neticedir. Dolayısıyla evrim modeli başlangıçtan beri kâinatta her şeyin bozulmaya doğru gittiği fikrine karşı çıkmışlardır. Bu yüzden inananlar “Ya baki, entel baki” derler. Yani, baki olan Allah’tır der.

Beşinci soru:
Fosiller evrimi destekliyor mu?
Yaşayan canlılar arasında bir takım benzerliklerin ve bir takım farklılıkların olabileceğinin fosiller içinde geçerliliğini sürdürmesi evrimcileri sükûtu hayale sokacak nitelikte bir durumdur. Üstelik jeolojik devirlere ait fosiller incelendiğinde ciddi manada canlılar arasında sistematik boşluklar göze çarpmaktadır. Madem canlılar arasında sürekli dönüşüm ve evrimleşmenin tekrarlandığından söz ediliyor, o halde sistematik sınıflandırmaya tabii tutulan tüm canlılar arasında boşluk bırakmadan değişime uğradığını gösteren fosil kayıtları ortaya konulmalıydı. Tam tersine mevcut fosiller birden bire sahne aldığını göstermekte ve fosiller arasında geçiş formlarının varlığını ispatlayacak herhangi bir delil sunulamamıştır. Üstelik hem canlı âlemin ölçülemeyecek kadar zengin bir âlem olduğundan dem vurulacak hem de fosil kayıtlarındaki derin boşluklar görmezden gelinip evrimleşmeden bahsedeceksiniz. Böyle bir durumda dönüp adama “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” demezler mi? Maalesef bunca çabaya rağmen fosillerin bize sunduğu boşluklar örtbas edilememiştir. Nitekim bu boşluklardan biri prekambriyen katmanlarında tek hücreli mikroorganizmalarla kambriyen katmanlarında çok sayıda kompleks yapıda bulunan deniz omurgasızları arasındaki ilişkiye bakıldığında aralarında metazoa formuna denk gelinememiştir. Yani büyük bir boşluk söz konusudur. Dolayısıyla Kambriyen fosillerin atalarını prekambriyen (kambriyen öncesi) kayalarda aramak boşa kürek sallamakla eş değerdir. Keza omurgasızlar ile omurgalılar arasında aynı bağı kurmaya çalışmakta öyledir. En basitinden balıkların ataları olduğu iddia edilen omurgasız geçiş formu bulunmalıydı, ama bugüne kadar bir tek fosil delili bulunamamıştır. Evrimciler saçmalardan seçmeler misali hızını alamayıp balıklarında kurbağaya doğru evrimleştiğini iddia ederler. Onlar iddia ede dursunlar yüzgeçlerin kurbağanın ayağına dönüştüğünü gösteren en küçük bir fosil kalıntısına rastlanılmamıştır. Üstelik Crossopterygin (yassı yüzgeçli balık) diye adlandırılan Coelacanth evrimciler tarafından epey bir zaman geçiş formu olarak ilan edilmişte. Fakat Madagaskar yakınlarında bulunan Coelacanth’ın (yassı yüzgeçli balık) canlı bulunması heveslerini kursaklarında bırakmaya yetti bile. Evrimciler bulunan Coelacanth’ın milyonlar yıl öncesi yapısının aynısı olduğu ortaya çıkmasıyla birlikte dona kaldılar. Şimdi milyonlar rakamı denen bir gerçek ortada varken hala balıkların kurbağaya dönüştüklerini hangi yüzle söyleyebiliyorlar pes doğrusu. Bari balıkları rahat bırakın kendi keyiflerince yüzsünler. Baksanıza balığın diğer hayvanlar gibi yürüme organları olmadığı halde onların hızına, kuyruklarının hareketine evrimciler bile yetişememekte. Onlar maalesef hızlarına yetişemediği balığa acaba ne yapsak ta nasıl ayak ilave ederim derdindeler hala. Elbette ki zırva tevil götürmez gerçeğinden hareketle bu iş balıkla sınırla kalmayıp, mesele bu kez de kurbağaların sürüngenlere ve oradan memelilere kadar evrimleştiği iddiasına kadar varacaktır. Oysa bu söylemi ispatlayacak hiçbir geçiş formu yoktur. Maalesef evrimciler Arkeopteriks fosilinin ağzındaki diş ve bir kısım özellikleri bakımdan sürüngenleri çağrıştırması, tüy, kanat vs. uzuvlar yönünden de kuşlara benzemesi dolayısıyla hemen bu yaratığı sürüngenlerle kuşlar arasında ara forum ilan ediverdiler. Meğer sonradan anlaşıldı ki Arkeopteriks yarı sürüngen değilmiş, tam aksine yüzde yüz bir kuşmuş. Tabii ki genel itibariyle kuşların ağzında diş yoktur, ama bu durum dişi olan kuş yaratılmayacak anlamına gelmez. Hatta bir takım nedenlere bağlı olarak nesli tükenmiş ağzında dişi olan kuş olabileceği gerçeğini hatırlatmakta fayda var. Bundan öte madem Arkeopteriks geçiş formu, o zaman pul ile tüy, ya da kol ile kanat arasında tedrici değişimi gösteren bir fosil kaydına niçin rastlanılmamıştır. Bazen öyle oluyor ki nesli tükenmiş varsayılan canlıların günümüzde hayatını devam ettiğine şahit oluyoruz. Evrimciler buna rağmen nesli tükenmişler için indeks fosiller (başlangıç fosiller) tanımı geliştirmişler. Neyse ki nesli tükenmiş sandıkları varlıkların birçoğunun yaşadığı ortaya çıkınca çark etmek zorunda kalmışlardır.
Öyle anlaşılıyor ki sedimanlar ve fosillerin çoğu kısa bir zaman periyotunda oluşmaktadır. Jeolojik katmanlar her ne kadar uzun bir zaman diliminde meydana gelindiği söylense de büyük tufan hadisesinin ortaya koyduğu sonuçlar itibariyle hiçte öyle olmadığı anlaşılmaktadır. Maalesef evrimcilerin yaş tayini metotlarıyla da pek araları yoktur. Onlar için sınırları belirlenmiş herhangi bir sayısal rakamdan ziyade ölçülemeyecek nitelikte ve uzun süreli muammalı bir zaman daha çok mühim. Böylece muamma ile kaplı sır perdesinin arkasına gizlenmek çok daha kolay olacaktır. Oysa fosilleşme hızlı olmalı ki gerek havanın etkisi gerekse bakteri veya toprak kaybına yol açan kuvvetlerin tesiriyle fosilleşmeyi bertaraf edebilecek tehlikenin önüne geçilebilsin. Dolayısıyla fosilleşme hızlılık gerektirir. Ayrıca fosilleşme olayı sıkı bir gömülme ve kalıplaşmayla kemikler muhafaza edilebildiği gibi taşlaşma, donma ve kömürleşmeyle de fosilleşme gerçekleşebiliyor. Bu sıraladığımız metotlar sayesinde toplu dinazor mezarlarından çıkan fosiller, bitki fosiline ait yataklar (kömür rezervleri), kurbağa yatakları, memeli kalıntılarına ait yataklar tüm yeryüzü sathında ortaya çıkabiliyor. Hiç kuşkusuz en kapsamlı fosil yatakları deniz omurgasızlarına ait olup, bu yüzden deniz omurgasız fosilleri yaş tayininde kullanılan indeks fosil seçiminde birinci derecede tercih edilenidir. Demek ki hem jeolojik katmanlar, hem volkanik, metamorfik ve sediment kayaçlar, hem kum taşları, şeyller, konglomeralar, kireç taşları ve dolomitler, hem de evaporitler, kömür, petrol, metaller vs. hızla ortaya çıkmışlardır. Zira fosil taşıyan katmanlar jeolojik sütunda bir bütünlük arz etmektedir.
Ayrıca 135 milyon öncesine ait karides, 25 milyon öncesine ait at nalı yengeci, 22 milyon yıl öncesine ait kurbağa, 320 milyon yıl öncesine ait hamam böceği, 135 milyon yıl öncesine ait ıstakoz ve 60 milyon öncesine ait yengeç gibi canlı fosiller bugün yaşayanların aynısı olup evrim safsatasını çürütmeye yeter artar bile.
Altıncı soru:
İnsanın orjini gerçekten maymun mu?
Evrim teorisi insanı ruhi yönününü görmezden gelerek maddi yönüyle ete kemiğe bürünmüş bir varlık gözüyle bakıp ona göre değerlendirir.Yani Yüce Allah’ın eşrefi mahlûkat ilan ettiği insan, evrimciler tarafından bugünkü haline aşağı yapılı varlıkların değişime uğramasıyla meydana geldiği söylenir. Güya insanlar ve kuyruksuz maymunlar (apes) bundan takriben 3 milyon önce ortak bir atadan türemişler. Hatta iddiayla da kalmayıp fosil hominoidler kuyruksuz maymun veya insan olarak nitelenir, hominoidler ise yarı insanlar diye tanımlanır. Aslında bu tür tanımlarla insanı insanlıktan çıkarmış oldukları gibi ayrıca hem atasını hem de kendisini hayvanlaştırmış oluyorlar. Oysa ortada böyle bir ortak atayı gösteren herhangi bir fosil yoktur. Buna rağmen hala inadım inat dercesine “pithecus-kuyruksuz” ekine bir anlam yükleme adına bulabilecekleri ne kadar kuyruksuz nesli tükenmiş maymun benzeri fosil varsa (Dryopitherus, Oreopithecus, Limnopithecus, Kenyapithecus vs.) işte bu atamızdır şeklinde pişkinlik sergileyebiliyorlar.Mesela delil diye sundukları Ramapithecus’un kesici ön diş ve köpek dişleri günümüz kuyruksuz maymunlardan orangutan ve şempanzelerinkinden küçük olması hasebiyle asla insanla ilişki kurulamayacağı gerçeğini görmekte fayda var. Dolayısıyla dişler üzerinde insana benzeyen yönlerden hareketle birtakım hesaplamalar içerisine girip insanı veya kuyruksuz maymunları temsil ettiğini ispatlamaya kalkışmak abesle iştigaldir. Her ne hikmetse her canlının dişlerine ait yapısal özellikleri beslenme alışkanlıkları ve beslenme kaynaklarıyla doğrudan ilişkisini unutmuş gözüküyorlar.
Evrimcilerce bir başka delil olarak günümüzden 2–3 milyon önce yaşadığı, dik yürüyen, aynı zamanda birtakım aletleri kullanıldığı söylenilen ve güney maymunu olarak sunulan Austrapithecus’a ait fosillerdir. Oysaki fosilleri bulan Lois Leaky’in oğlu Richard Leakey bu fosilin uzun kollu ve kısa bacaklı olup dik yürüyen değil, tam aksine eğik yürüyen bir varlık olduğu değerlendirmesinde bulunarak bir anda şimşekleri üzerine çekmiştir. Çünkü söyledikleri yenilir yutulur cinsten sözler değildir. Dolayısıyla sadece beyin yönünden kuyruklu maymuna benzeyen bu varlığın tıpkı Ramapithecus gibi nesli tükenmiş bir maymun olduğu gerçeği evrimcilerin hesaplarını alt üs etmeye yeter artar bile.
Yedinci soru:
Homo erectus’a ait; Heidelberg adamı, Meganthropus, Java adamı ve Neanderthal Adamı nedir?
Bilindiği üzere evrimciler bir takım fosilleri Homo erectus adı altında tasniflemişlerdir. Bunlar Heidelberg adamı, Meganthropus, Java adamı ve Pekin adamı gibi nitelenir. Onlar kategorilere ayıra dursunlar Java adamını bulan Dubois bile insan benzeri bir varlık iddialarını şiddetle kınamıştır. Ya Pekin adamı, o da evlere şenlik, ona atfedilen kemiklerin ikinci dünya harbinden sonra kayıplara uğramış, dolayısıyla ortada olmayan bir varlığın nesini konuşabiliriz ki. Heidelberg adamı dedikleri zaten sadece büyük bir çene kemiği parçasından ibaret, keza Meganthropus ise 2 alt çene kemiği, 4 dişten ibaret bir varlık. Dolayısıyla ne hakla hala Homo erectus’un evrimleşerek Homo sapiens’e (insan) dönüşeceğini iddia ediyorlar gerçekten anlamak mümkün değil. Kimbilir belkide hız kesmeyip pek yakında Homo sapiens’tende Homo supremus’ (superman) geçişimizi müjdeleyeceklerdir.
Evrimcilerce Neandarthal adamı yarı dik yürümesi ve insana benzer olması dolayısıyla hemen geçiş formu ilan ediliverdi. Oysa Neandarthal dedikleri adam bizim gibi tamamen dik yürüyen bir insan olup, eğik kalması ise D vitamini eksikliğine bağlı kemiklerin iltihaplı ve sakat olmasından kaynaklanan bir durumdur. Gerçekte sakatlığı olmazsa o da bizim gibi dik yürüyen bir insandan başkası olamazdı. Hâsılı o maymunla insan arasında asla geçiş formu değildir. Bilakis bugün gelinen noktada Neanderthal adamı ölüsünü defneden, yazı kullanan ve hatta dini inancı olan bir insan olduğu anlaşılmıştır.
Her şeyden öte Avustralya’da Homo erectus’a ait kafataslarının bulunmasıyla birlikte bu bulunan materyallerden çok daha önce günümüz insanının yaşadığı anlaşılmıştır. Üstelik kafatasın içerisindeki beyin hacminin 900–1100 c.c. olması insanın atası iddiasını tek başına çürütmeye yeterli delildir zaten. Dolayısıyla “Halep oradaysa arşın burada” misali bir kez daha insanın atası olamayacağı ortaya çıkmıştır. Anlaşılan o ki gerek insan ve gerekse ileri yapılı maymunların ataları diye sunulan varlıkların aynı devirlerde beraberce yeryüzüne çıktıkları görüşü daha ağır basmaktadır. Hatta insanın Australopithecus, Neanderthal ve Homo erectus’tan önce yaşadığı tespit edilmesi neslimizin insan olduğu bir kez daha teyit edilmiştir.
At serilerinin evrimle ilişkisi olup olmadığını nasıl açıklanabilir?
Jeolojik devirlerden günümüze kadar 8 farklı at tipi ortaya çıkmıştır. Üstelik bunlar farklı devirlerde ve birbirlerinden bağımsız olarak ortaya çıkmışlar. Dolayısıyla Evrimciler hafızalarında tasarladıkları ve tasarımlarını okul kitaplarına bile aktarıp çizim haline getirdikleri at serilerin kaburga sayılarına baktığımızda küçükten büyüğe doğru bir artma, ya da tam tersi bir yönde azalma olmuyor. Dahası bu at serileri incelendiğinde kaburga sayılarının inişli çıkışlı rakamlar üzerine seyrettiği göze çarpacaktır. İşte söz konusu güya evrime delil diye sunulan at tipleri şunlardır:
Eohippus: Kaburga sayısı 18 çift.
Orohippus: Kaburga sayısı 15 çift.
Plıohıppus: Kaburga sayısı 19 çift.
Eoous Scotts: Kaburga sayısı 16 çift.
Görüldüğü üzere biri diğerinden meydana gelmiş olsaydı kaburga sayılarında düzenli bir gelişmenin olması gerekirdi. Kaldı ki miyosen devrinde yaşamış olan 2 metrelik boyuyla ün salmış Moropus at fosilinin hem o devirde yaşamış Meryhippus atından, hem de günümüzde yaşayan atlardan büyük olması dolayısıyla evrim sıralamasını bir anda alt üst ettiği artık bir sır değil. Aynı zamanda at serilerine ait her bir form ansızın yeryüzünde görüldükleri fosiller ispatlamaktadır zaten.
Evrimciler bir başka iddialarına göre ise güya 50 milyon önce yaşamış dört tırnaklı bir canlıdan tek tırnaklı ata doğru kademeli bir evrimleşme gerçekleşmiş. Hatta at serilerinin ortak atasının Eosen devrine ait Eohippus (Hyracotherium) isimli köpek benzeri bir canlı olduğundan dem vururlar. Oysa ata diye sunulan Eohippus, bugün Afrika’da yaşayan atla yakından uzaktan zerre miskal alakası olmayan Hyrax denilen hayvanın ta kendisinden başkası değildir. Kaldı ki Pettingrew’e göre günümüzdeki tek tırnaklı at’ın bundan 120 yıl önce, yani mezozoik dönemde yaşamış olduğunu, atası olduğu iddia edilen dört tırnaklıların ise Eosen devrinde ortaya çıkmış ve nesilleri tükenmiş olduğunu belirterek evrimcilerin hevesini kursaklarında bırakmıştır. Tabii Evrimciler yine hız kesmedi, bu sefer atla ilgili safsatalarını farklı boyutlara taşıdılar. Şöyle ki atın ayağındaki çıkıntılar güya lüzumsuz organmış. Oysa sonradan anlaşıldı ki lüzumsuz atfettikleri çıkıntılar atın ayağında mevcut bulunan birçok kasların tutunacağı dayanak noktalarıdır.
Zürafanın boynunun uzun olması evrimle ilgisi var mı?
Lamarck; canlılar yaşadıkları ömür süreci içerisinde rüzgâr, yağmur gibi tabiat şartların etkisiyle birtakım sonradan kazanılmış özellikleri bir sonraki kuşağa transfer ettiği, böylece evrimleşmeye uğradığını iddia etmiştir. Derken zürafalar ceylan türü hayvanlardan türemiştir noktasına gelmiştir. Öyle ya zürafalar yüksek ağaçlara boğazını doyurmak adına uzatayım derken zamanla boyunları bir anda uzayıvermiş. Ne güzel açıklama dimi, şimdilik evlere şenlik diyelim, ama bir cümlelik cevap vermekten de vazgeçmemek gerekir.
Madem zürafa yüksek dallardan beslenmesi sebebiyle boyun kısmının uzadığı iddia ediliyor, o halde bu konuda keçi göz ardı edilmiş olmuyor mu? Zira keçide boyun uzama durumu yoktur. Hadi diyelim bundan vazgeçtik, peki ara fosil geçit form olarak bugüne kadar kısa boyunlu zürafaya rastlanılmadığına ne dersiniz?
Anlaşılan çevre şartları filan bunlar hepsi hikâye türden gerekçeler. Nitekim Weismann adında bir doktor farelerin kuyrukları üzerinde 20 nesillik cerrahi operasyon denemelerine koyulup, kesmiş te. Fakat iş 21 nesle dayandığında içlerinden bir tane olsun bir türlü kuyruksuz fare elde edememiştir. Hakeza İslamiyeti kabul eden Müslümanlar 1400 yılı aşkın yıldan beri sünnet olmaktalar, o gün bugündür birkaç istisna dışında sünnetli çocuk dünyaya geldiği görülmemiştir. Mesela yine Çinliler buna benzer bir uygulamayla ayakları küçük olsun diye demir ayakkabı giymişler, ama netice itibariyle babaların ayakları küçük, çocukların büyük olduğu gözlemlenmiştir.
Evrimcilere göre dağınık, düzensiz cansız atomlar ve moleküller bir araya gelerek düzenli ve planlı proteinler oluşturduğu, sonra DNA ve RNA gibi kompleks yapılar teşekkül ettiği, akabinde çok daha ileri gelişmiş düzenlere sahip canlı türleri ortaya çıkmıştır iddiası nasıl yorumlanabilir?
Bir kere çok daha kompleks ve daha organize bir yapıya ilerleyen hayali bir süreçten bahsetmek fizikte altın kural diyebileceğimiz entropi kanununu ile taban tabana zıt durum ortaya koymaktadır ki, aslında bu durum evrimcilerin fizik kurallarını bile kaile almadıklarının bir göstergesidir. Bilindiği üzere entropi kanunu sistemlerin düzensiz yapılara doğru ilerledikçe entropinin de o oranda artacağını bizlere bildirmektedir. Hatta bu kanun yaşadığımız gezegen içerisinde var olan enerjinin dağılacağını söyleyerek evrimcilerin iddialarının tam tersi hayat iksirinin mükemmele doğru değil bozulmaya doğru yönlendiğini gözler önüne sermektedir. Zaten termodinamiğin ikinci kanunu da evrimin savunduğu tezin tam tersi olarak her şeyin kompleks yapıdan basit yapıya doğru ilerlediğinden bahsetmektedir. O halde düzensizliğin gırla gittiği bu dünyada evrimden bahsetmenin ne anlamı olabilir ki.
Evrim konusu tek taraflı olarak neden medyada popüler durumda?
Hani şu meşhur dünyaca ünlü DISCOVER dergisi var ya, bir sayısının ön kapağı “Darwin yargılanıyor” şeklinde çıktığında birçok ülkede ciddi manada yankı bulmuş, hem de sorgulanmıştır. Ne yazık ki bizim ülkemizin medyası yargılamak bir yana dursun bu dergi kapağını görmezden gelmeyi tercih etmişlerdir. Dünya evrimle alay ederken bizimkiler bir bakıyorsunuz “İşte sudan karaya geçiş!” tarzında hayali başlıklar ve çizimlerle kitleleri kandırmaya çalışıyorlar. Nasıl olmuşsa ansızın balıklar bir sabah uyandıklarında kendilerini karada bulmuşlar. Dahası büyük bir olağan üstü bir olay daha yaşayarak güya yüzgeçlerin yerini ayaklar, solungaçların yerini son derece kompleks yapılı akciğer almış. Oysa herkes bilir ki balık sudan karaya çıktığında 1–2 dakikaya kalmadan mevta olmakta. Bu kısa an diliminde nasıl evrimleşmiş doğrusu merak konusu. Tabii 'mış mışlar' burada bitmiyor. Güya dört adet ayakları olan ve aynı zamanda kıllı memeli bir hayvanın yiyecek bulmak adına denize girmesiyle birlikte arka ayaklar yok olup, ön ayaklar ise yüzgece dönüşmüş, kıllar ise yerini yumuşak bir deriye bırakarak dev bir balina vücuda gelmiş. Geçiş hikâyeleri o kadar çok ki, mesela karadan havaya geçişi bir beyaz önlük giymiş bir sözde bilim adamını medyada bülbül gibi konuşturursanız pekâlâ kitleler nezdinde inandırıcı gelebiliyor. Bu güne kadar ‘yarı balık- yarı sürüngen’ ya da ‘yarı sürüngen- yarı kuş’ gibi paleontolojik ara geçit formlar bulunamamasına rağmen bunu beyaz önlüklü bir adam söylüyorsa iş değişir. Çünkü birçok insanı bu yöntemle kandırmak mümkün. Dolayısıyla bu tür kara propagandaları yabana atmamak gerekir. Maalesef iç ve dış basında zaman zaman büyük puntolarla evrime delil diye sundukları her manşet daha üzerinde bir gün geçmeden bile sahte olduğu gün yüzüne çıkabiliyor. Asparagas ve günü kurtarmaya yönelik yalan haberlerle kitlelerin zihinlerini bulandırmak biricik vazifeleri olsa gerektir. Maalesef bugün medyamız insanı hayvanlaştırmak için uğraş veren kendilerini modern kisve altında saklayan okumuş cahillerin elindedir. Bu yüzden kartel medya ne milletin kendisi ile ne de değerleri ile barışamamaktadır. Zaten barışamazlar da. Baksanıza 1996 yılında Milliyet yayınlarında yayınlanan bir kitapta bir taraftan Darwin'e övgüler dizilirken, öte yandan dine karşı fütursuzca hakaret yağdırmayı da ihmal etmiyorlar. Akıllarınca kendi ifadeleriyle Tanrı’nın rolünü devre dışı bırakıp insanlığı aydınlattığını sanıyorlar. Belli ki sol damar bunu gerektiriyor. Çünkü K. Marx yazdığı 'Das Kapital' kitabının giriş sayfasında materyalizme hizmet eden bir teori olduğuna vurgu yaparak övgüler dizmiştir. Hatta Karl Marx Lassalle’a ithafen yazdığı mektupta diyalektik materyalizmin bir gereği sınıf mücadelesinde evrimi delil olarak esas aldığını itiraf etmiştir. Hakeza Engels’te bizim görüşlerimizin tarihi temelini oluşturan “Türlerin kökeni” adlı eser işte budur diyerek öve öve yere göğe sığdıramamaktadır. Öyle ki Ütopik Sosyalizm, Bilimsel Sosyalizm kitabında; “Tabiat metafizik olarak değil, diyalektik olarak yürümektedir. Bununla ilgili olarak herkesten önce Darwin ismi çok zikredilmelidir. Darwin metafizik tabiat görüşüne en ağır darbeyi indirdi” diye sevindirik olmaktadır. Ne diyelim onların bir hesabı varsa, şunu iyi biliniz ki Allah’ında değişmez bir hesabı var elbet.
Velhasıl; Allahü Teala; “Gerçek şu ki biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar”(En’am, 111) diye beyan buyurmaktadır.
Görüldüğü üzere evrim ters köşe olmuş durumda.
Vesselam.
https://twitter.com/#!/Alperengurbuzer

 


Konu alperen tarafından (04-07-2012 Saat 22:47 ) değiştirilmiştir..
alperen isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş
Sayfayı E-Mail olarak gönder