KÖŞE YAZARLARI
GAZETESİ
A. TURAN ALKAN
Bu reform, Hammurabi kanunlarına aykırıdır!
"... Hammurabi kanunları, milattan önce 18. aşıra tarihleniyor; bilindiği kadarıyla en eski kanun külliyatıdır ve tasa kazınıp ilan edildiğinde şüphesiz kendinden önce yürürlükte bulunan birtakım kanunlara yenilik getiriyor, değiştiriyordu... Nereden çıktı bu hukuk tarihi dersi diyeceksiniz; Anayasa değişikliğine karşı tam takım muhalefete geçen cepheyi dinlerken böyle bir hisse kapıldım. Hukukta bir üst sınıfa terfi ederken, tutucu çevrelerden bu ve buna benzer itirazlar geliyor, "İstemezük" diyorlar, "Eski düzen neyimize yetmez" diyorlar; bunlar biraz da "Nizam-ı cedit neymiş, biz gâvur talimi istemezük" diyen Yeniçeri taifesini andırıyorlar... Hükümetin reform taslağı, başta Hammurabi kanunları olmak üzere, gelmiş geçmiş bilumum hukuk düzenlemelerine aykırı; öyle olması gerekir; öyle olmasaydı halâ Hammurabi büyüğümüzün koyduğu yasalar hükümfennâ olurdu. Hammurabi yasalarının kadr ü kıymeti bilinmemiştir... Gelgelelim bizim yüksek yargı cephesi On Emirle, Hammurabi ile ilgilenmiyor; onlar 82 Anayasası'na âşık; halbuki 82 Anayasası 61 Anayasası'na buz gibi aykırıydı; o dönemin cuntacıları "Anayasa yapılacaaak yaap!" diye emir verdiklerinde bizimkiler "şaak" diye yapıvermişlerdi anayasayı. Unutmadan hatırlatayım, 61 Anayasası da 24 Anayasası'na aykırıydı ha!... Atatürk'ün anayasasıdır bu anayasa. Atatürk'ün pabuçlarına bile kutsallık atfedip müzelerde saklayan Atatürkçülerimiz, dağ gibi Atatürk anayasasının "gümbüür" diye yıkılmasına aldırış bile etmediler. Kimse de çıkıp, "Menderes'i devirdiniz işte kardeşim, Atatürk anayasasının ne günahı vardı?" demedi, diyemedi. İşte o yüzden bizde hukukçu takımı, o tarihten beri ahrazdır efendim; birşeyler söylüyorlar ama kelâm edemiyorlar. Cevabı ben vereyim elim değmişken; 24 Anayasası'nı Atatürk "Nasıl olsa bizim parti (yani CHP) her daim iktidarda olacak" diye kaleme almıştı. CHP'nin yerine DP geçince şekil bozuldu; CHP'nin anayasal yetkilerini DP kullanınca gariplere dünyayı dar ettiniz, Yassıadalarda Karakuş mahkemesi kurup Menderes ve iki bakanını "Anayasayı çiğnediniz" diye astınız; iki gün sonra da anayasayı kendiniz lağvettiniz. Bu yaptığınızı biz affederiz ama Hammurabi? Zannetmiyorum!..."
MEHMET KAMIŞ
Statükocular, Saadet'ten size oy çıkmaz, başka kapıya
"... Bugün yaşadığımız gerilimin arkasında statüko ile yenilikçiliğin olduğunu dilimiz döndüğünce söylemeye çalışıyoruz. Deniz Baykal ile yüksek yargının söylemlerinin bu kadar benzerlik göstermesinin arkasında da bu gerçek yatıyor... Onlara göre bu değişiklik isteği bir tuzak ve gerçekte yargının 'ele geçirilmesi' çabası var... Yargı şu anda kimin elinde ki, birileri onu ele geçirmek istesin? Bu söz dünyanın en gerici ifadelerinden birisi aslında! Başkasını öteleyen, dışlayan, kendisinden olmayan herkesi devleti ele geçirmek isteyen düşmanın safında gören anlayıştan başka bir şey değil bu... CHP bir taraftan referandumu engellemeye çalışırken bir taraftan da karşı cepheyi bölme ve yanına yandaş bulma çabası içinde. Baykal'ın Saadet Partisi'ne zeytin dalı uzatmasının anlamı da bu. Geçtiğimiz günlerde bir televizyon programında Saadet Partisiyle seçimlerden sonra koalisyon kurabileceğini söyleyen CHP lideri Deniz Baykal, muhtemel bir referanduma karşı şimdiden hazırlık yapıyor. Saadet oylarının hayır olarak sandığa yansımasını sağlamaya çalışıyor. Referandumu bir statükoyu koruma çabasından çıkartıp AK Parti karşıtlığında bütün partileri birleştirmek istiyor. Ancak herkes de biliyor ki, bu anayasa paketine taraf ya da karşı olmak, AK Parti yanlısı ya da karşıtı olmak anlamına gelmiyor... Bu nedenle muhtemel bir referandumda Saadet Partisi'nin oynayacağı rol, gerçekten çok kritik ve anahtar hükmünde! Saadet Partisi'nin gerek yöneticileri gerekse de partiye gönül verenleri, mevcut yasaların devletle toplumun kucaklaşmasına nasıl engel olduğunun farkında. Refah Partisi'nin 28 Şubat sürecinde nasıl da gayri hukuki yollarla kapatıldığını hiç unutmuyorlar. HSYK'nın karanlık odakların üzerine giden hakim ve savcıların üstüne nasıl kılıç salladığını görüyorlar. Karanlık odakların, faili meçhul olayların üzerine gidemeyen bir ülkede darbe dönemlerinin asla kapanamayacağını çok iyi biliyorlar. Darbe dönemleri kapanmadığı müddetçe de, Türkiye'nin o derin çukurdan asla kurtulamayacağının farkındalar. Aksini düşünmek bugüne kadar yaşananları görmemek olur. Bu nedenle CHP ve yüksek yargı gibi statükoculara Saadet Partisi'nden, Büyük Birlik Partisi'nden MHP tabanından oy yok. Hadi başka kapıya..."
GAZETESİ
SEDAT ERGİN
Yeni HSYK modeli Avrupa ölçülerine ne kadar uygun?
"...Bu konuda getirilen modelin Avrupa ölçülerine uygunluğunu analiz edebilmek açısından en önemli referansı, Avrupa Konseyi'nin 2000 yılında yargıyı güçlendirmek amacıyla kurduğu Avrupa Yargıçlar Danışma Konseyi'nin (Consultative Council of European Judges) ortaya koyduğu ilkeler oluşturuyor. Söz konusu bağımsız kuruluş, Avrupa'da yargıya ilişkin konulardaki en yüksek otorite... AYDK'nın 2007 yılında hazırladığı 10 numaralı rapor, "Yargı Üst Kurulları"nın nasıl oluşturulması ve çalışması gerektiği hususlarındaki ana ilkeleri düzenliyor. Bu belge ışığında değerlendirildiğinde hükümetin taslağında hem artılar, hem de eksiler var. Belgede, güçler ayrılığı ilkesini kuvvetlendirebilmek için, bu kurulların "her türlü siyasi, ideolojik ve kültürel kaynaklı önyargı ve dış baskıdan korunması" ana hedef olarak vurgulanıyor. Rapor, kurulların tümüyle yargıçlardan oluşması gibi bir zorunluluk getirmiyor, yargıç olmayan (non judges) şahsiyetlerin de üye olmasına kapıyı açık bırakıyor. Hükümet taslağının Konsey'in çeşitlilik beklentisini karşıladığı çok açık... Belgedeki iki önemli noktanın altını çizelim. Birincisi, kuruldaki yargıç üyelerin yargının bütün kesimlerinden gelmesi. İkincisi, bu üyelerin kendi meslektaşları tarafından seçilmesi. Hükümet taslağı, HSYK'nın 21 üyesinden 16'sının yargının muhtelif organ ve kademelerinden (Yargıtay, Danıştay, Adli Yargı, İdari Yargı gibi) ve seçim yoluyla belirlenmesini öngörüyor. Bu haliyle Konsey'in bu iki beklentisinin de taslakta karşılandığı söylenebilir. Taslak, HSYK'ya 4 üyenin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanmasını öngörüyor. Konsey ise bu yönde bir düzenlemeye kapıyı kapalı tutuyor... Konsey, bu kategorideki üyelerin siyasi olmayan otoriteler tarafından seçilmesini öneriyor. Bu mümkün olmadığı ve seçim parlamentoda yapıldığı takdirde, oylamada "nitelikli çoğunluk" aranmasını istiyor. Bu haliyle taslakta yer alan 4 üyenin Cumhurbaşkanı tarafından atanması yolundaki hüküm, ADYK belgesinin temel mantığına ters düşüyor. Ayrıca hükümet taslağında HSYK üyesi olarak yerini koruyan 21'inci üye Adalet Bakanlığı Müsteşarı'nın durumu da Konsey açısından tartışmalı. Rapor, "aktif siyasetçiler, parlamenterler, yürütme ve yönetimin temsilcileri kurula üye olmamalıdır" diyor. Bu durumda hem Adalet Bakanı hem de Adalet Bakanlığı Müsteşarı'nın üyeliği sıkıntılı hale geliyor. Konsey, Adalet Bakanlığı'nın kurul başkanlığına zaten kategorik bir şekilde karşı... Yalnızca Cumhurbaşkanı'nın şekilsel yetkilere sahip olduğu ülkelerde, bu makamın kurula başkanlık yapabileceği belirtiliyor... Konsey, "aksi takdirde başkan bir yargıç olmalıdır" diyor... Konsey, ısrarla "vatandaşların beklentilerinin kurul'un siyaset dışı kalması yönünde olduğunu", bu çerçevede "seçim sürecinde halkın yargıya güveninin tehlikeye düşürülmemesi gerektiğini" vurguluyor. Kutuplaşmanın ülkenin bütün kurum ve katmanlarına yayıldığı, bu çerçevede yargının da iki ayrı örgütlenmeye sahne olduğu bir ülkede bu hedefin nasıl başarılabileceği, yanıtı meçhul bir sorudur..."
FATİH ÇEKİRGE
Van Gölü canavarını gördüm
"... VAN Gölü'nün tam ortasındayız... Devlet Bakanı Egemen Bağış, Gevaş Belediye Başkanı Nazmi Sezer'e soruyor: - Yani bu kiliseyi ayine açsak ne olur? Botun ön tarafında ayağa kalkan Sezer heyecanla cevap veriyor: - Sayın bakanım, muazzam olur. Haçını da koymak lazım... Bu defa ben soruyorum: - Tepki çekmez mi? - Neden çekecek... Her gün onlarca faks alıyorum. Dünyanın her yerinden Akdamar'ın ayine açılmasını isteyen talepler geliyor... Uzun uzun gezdik... Akdamar Kilisesi bakımsız... Dökülüyor. Duvarlarındaki o eşsiz yontmalar, işlemeler sahipsiz... Kiliseye haçı yasaklamışlar. İbadete kapalı... Evet, gölün ortasında sorduğumuz sorunun nihayet cevabı geliyor... Küçük bir adım da olsa kilise yılda bir kez ibadete açılıyor... Ben yine de bu kararı alanları kutluyorum. Aslında kilisenin adı Ağtamar... Ama değiştirmişler... Tıpkı bir dönem Kürt köylerinin isimlerinin değiştirildiği gibi... Bu isim değiştirmeler, yasaklamalar aslında bu topraklardaki "ruh zenginliği"nin "duygu yelpazesi"nin kurutulmasıdır... Mardin'den bir Süryani kardeşim yazıyor: "Bir şarap fabrikası kurmak istedim. Burnumdan geldi... Hâlâ kuramadım..." Niye? Çünkü baskı var... Şimdi bu ülke kıvranıyor... Kürt açılımı diyor. Ermeni açılımı diyor. Rum açılımı diyor... Demokratikleşme diyor... Ağır sancılar yaşıyor... Ne gariptir ki, bütün bunları isteyecek olan "sol" yok... Sesi çıkmıyor. Bu yüzden olmuyor. Özgürlüklerin sol kolu kesik... Kangren... Mardin'de, Van'da, Büyükada'da toprağı biraz eşince görürsünüz ki; oralarda "bastırılmış uygarlıkların tarihi" yatmaktadır... İşte bu yüzden Van Gölü'nün tam ortasında sormuştum: - Acaba aslı var mıdır bu Van Gölü canavarının? Ve yine orada bulmuştum cevabı... Canavarı görmüştüm... Ağtamar Kilisesi'nden ayrılırken bottan göle doğru biraz eğilip bakınca görmüştüm. Gölün üzerine doğru yayılan kendi suretimizdi gördüğüm... Yıllarca, farklılıkları inkâr eden, isimleri değiştiren, türküleri yasaklayan, kendi uygarlıklarını yiyen o suret... Canavarın sureti... Umarım Ağtamar'la ilgili bu karar, o canavardan kurtuluşumuzun ilk işareti olur..."
GAZETESİ
AHMET TAŞGETİREN
Bilinçaltı fışkırıyor
"... Anayasa tartışmaları ister istemez, sistemin bütün vidalarını, somunlarını irdeleme imkânı sağlıyor... Yapılmakta olan anayasa değişikliğine karşı itirazlara baktığınızda, en temelde "millete güven" sorununun yattığı, bunun bilinçaltına en derin biçimde nüfuz ettiği ve tartışmalarda farkında olmadan ortaya çıktığı gözleniyor. Mesela; "Ele geçirme" söylemi böyle bir bilinçaltı dışavurumu... "Son kale" söylemi öyle. "Erdoğan'ın gizli gündemi" söylemi öyle. "Sivil dikta" söylemi öyle. "Sistem çöker" söylemi öyle... "Bir dönem Cumhurbaşkanı Sezer'in, paralel olarak, askeri veya yargısal vesayetin çoğunluk iradesine karşı supap olabileceği" söylemi öyle... Bunların hepsinde, tepedeki oligarşik yapılanmanın, milletten gelecek ve sistemi zorlayacak oluşumlara karşı mevzilenmesi beklentisi var. "Sistemimiz millete rağmen kurulmuştur ve millet iradesinin yolu açılırsa, bu sistemi değiştirir." Ana korku bu ve sistem bu korkuya karşı tahkim edilmiş durumda. Cumhurbaşkanı'nın Meclis'te, kontrol dışı millet iradesi tarafından seçilecek olması, "Son kale elden çıkıyor" söylemlerini üretmişti. Cumhurbaşkanı değişirse, Anayasa Mahkemesi'nin, YÖK'ün üye yapısının değişmesi de gündeme gelebilir ve bu da "sistemin yukarıdan denetimi" modelini devre dışı bırakabilirdi... Bakın, Bülent Arınç ne demiş:Başsavcılıkta başka birisi olsa, CHP için kapatma davası açabilir! İş bu. AYM'de onların istedikleri olmalı, askerde onların istedikleri olmalı, başsavcılıkta onların istedikleri olmalı, HSYK'yı onlar kontrol etmeli... Medya, iş dünyası, aydınlar vs... Böyle bir güçlü azınlıkla, millet iradesi dengelenmeli, hatta üstten denetlenmeli... Öfke, bu yapının değişmesine... "Erdoğan'ın gizli gündemi" söylemi hikâye aslında... Erdoğan, darbe yapıp gelmedi oraya. Millet iradesi ile geldi, millet iradesi "git" derse gidecek. Erdoğan'ın gizli gündemini onlar okuyor da, millet okumuyor öyle mi? Milletin gözü kapalı. Millet uyuya uyuya oy verir, öyle mi?... Ama gel gör ki, millet Erdoğan'a oy vermiş, onlara oy vermemiş... Neredeyse tüm sistemi, "milleti terbiye etmek" üzerine tesis etmişler... Şimdi beylerimiz, seçimden çok rahatsızlar. Çünkü seçim onları seçtirmiyor..."
GAZETESİ
MAHMUT ÖVÜR
Bugün referandum olsa...
"...Merak edilen sadece sürecin nasıl geçeceği... Bu ihtimallerden biri de referanduma gidilirse sonuç ne olur? İşte bu sorunun cevabını Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar şirketinin son kamuoyu yoklaması veriyor... İlk soru şu; "Hükümetin hazırladığı anayasa değişiklik paketi hakkında ne düşünüyorsunuz?"... Yüzde 44.7 olumlu, yüzde 39.8 olumsuz buluyor. Yüzde 15.5 ise fikrim yok diyor. Bir adım da olsa "olumlu bakanlar" önde. Aradaki fark yüzde 5. Uzmanlar bu farkı kritik olarak niteliyor. Her şey sürecin nasıl yönetileceğine bağlı. Ancak olumlu-olumsuz bakanların partilere göre dağılımında iki partinin durumu dikkat çekiyor. AK Partililerin yüzde 68.3'ü olumlu bakarken, AK Parti'deki olumsuzların oranı yüzde 19. MHP'de ise olumlu bulanların oranı yüzde 32.5, olumsuzlar ise yüzde 52.2. MHP'de olumlu bakanların oranının partiye oy verenlerin üçte biri kadar yani yüzde 32.2 olması ilginç. Taban, tavan arasında ciddi bir algı farkı var. Pakete olumlu bakan toplum, yüksek yargının pakete karşı çıkışını ise yüzde 46.1 haklı, yüzde 36.2 oranında haksız buluyor. Bu durum önceki ve sonraki sonuçlarla çelişse de ilginç bir sonuç... Üçüncü sırada CHP'nin değişiklik paketine karşı tavrı değerlendiriliyor. CHP'nin tavrı yüzde 29.2 doğru, yüzde 61.0 yanlış bulunurken fikri olmayanların oranı 9.8. Burada ilginç olan CHP'nin kendi tabanının da yüzde 29.7 oranında partinin tavrını yanlış bulması. Benzer bir durum MHP için de geçerli. MHP'nin "Değişiklikleri bu meclis değil, bir sonraki meclis yapsın" tavrına toplumun yüzde 36'sı katılmıyor, yüzde 56.1 katılıyor, yüzde 7.8 ise "fikrim yok" diyor. MHP tabanın durumu da ilginç... MHP tabanının yüzde 36.7 gibi önemli bir kısmı yönetimin tavrını onaylamıyor. Şimdi gelelim en kritik soruya, değişiklik referanduma giderse nasıl oy verirsiniz? Yüzde 48.1 evet, yüzde 38.2 hayır, yüzde 13.7 fikrim yok cevabı geliyor. Bu cevapların partilere göre dağılımında yine en çarpıcı tavrı MHP tabanı gösteriyor. MHP'lilerin yüzde 38.9'u referanduma "Evet" diyor. Aslında CHP ve MHP dışında kalan SP, DP ve BBP gibi partilerin tabanı da yüzde 50'nin üzerinde "Evet" diyor. BDP'lilerin "Evet" oranı ise yüzde 60.4... Vatandaş anayasa taslağına neye göre oy verecek? İçeriğe mi yoksa oy verdiği partilerin tavrına göre mi? Yüzde 55.1 içerik, yüzde 37.9 parti tavrı, yüzde 6.9 fikrim yok diyor. İlk bakışta şaşırtıcı gelen bu durumu araştırmacı Prof. Sencer şöyle yorumluyor: "Aslında bu yüzde 55 yasanın içeriğine bakmayacak, böyle bir imkânı yok. Ama radyo ve TV'lerde gördükleri, duydukları onları ikna ederse liderlerine rağmen farklı oy kullanabilirler. Bu da siyasi partilerin iletişimdeki başarısına bağlı... Bence vatandaşta 'parti liderinin kapıkulu değilim' duygusu gitgide yükseliyor."..."
MEHMET BARLAS
Seçmen ayrıntıya bakmaz, sadece istediğini duyar...
"... Birbirinden çok farklı konuları içeren Anayasa değişikliği paketinin aynı referandumda halkoyuna sunulacak olması da eleştiriliyor. Aslında bu eleştiri de kafa karışıklığımızın bir göstergesi değil mi? "Anayasa" dediğimiz şey zaten böyle çok konulu bir temel metin değil midir? "Seçmen" denilen ve Kars'tan Edirne'ye uzanan alandaki ortak aklı temsil eden sanal kişi oy kullanırken, ayrıntılara pek bakmaz. Anayasa'nın değişmesini istiyorsa ve bu değişikliği öneren siyasi partiyi tutuyorsa "Evet" oyu verir. Genel seçimlerde de böyle belirlenir seçmenin oyunun yönü. Bir partinin programını falan kimse incelemez. Aslında o partinin milletvekili adaylarının çoğu da o partinin programını ve tüzüğünü okumuş değillerdir. Liderin kişiliği, söylemleri ve verdiği görüntü önemlidir... Adaylar da hangi partinin listesindeyseler, ona göre seçilirler veya seçilmezler. Nadir Nadi 1950 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden Muğla'da bağımsız adaydı. Seçim konuşması yapmak için çıktığı kürsüden inerken "Au revoir Muğlalılar" diye Fransızca veda etmiş miting meydanındakilere. Neticede o da seçilmişti. CHP adayı olsaydı seçilmezdi..."
GAZETESİ
TAHA AKYOL
Mahkeme ne diyecek?
"
...TASLAK Meclis'te 330'un üstünde oyla kabul edilirse ve CHPAnayasa Mahkemesi'nde "Kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı" diye iptal davası açarsa ne olur? Çok büyük bir ihtimalle Anayasa Mahkemesi öyle bir davayı reddeder ve değişiklik referanduma gider!... Çünkü Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerine ancak "şekil" yönünden, mesela Meclis'te kaç oyla kabul edilmiş diye bakar, "esastan" inceleyemez! İtirazları duyuyor gibiyim: Türban yasağının kaldırılmasında Anayasa Mahkemesi "şekil"den iptal imkânı bulamayınca "laikliğe aykırı" diyerek "esastan" iptal etmemiş miydi?.. Bu defa da yine değişmez nitelikte olan "kuvvetler ayrılığı" ve "demokratik hukuk devleti" ilkelerine aykırı bularak iptal kararı veremez mi? Evet beklenti budur; ama... Ama bu defa aynı yorumu yapmasına hiç ihtimal vermiyorum. "Kuvvetler ayrılığına aykırılık" iddiası, ‘laiklik'le mukayese edilemeyecek kadar farklıdır. Anayasa Mahkemesi baştan itibaren çok dar ve yasakçı bir laiklik içtihadı geliştirmişti. Hatta hiç çekinmeden "Avrupa'daki gibi bir laiklik bizde olmaz" diye yazabilmişti! (Karar: 89/12) Ve, kendisinin yerleştirdiği bu dar ve otoriter laiklik içtihadına dayanarak, başörtü yasağını laikliğin zorunlu bir unsuruymuş gibi kabul etmişti... Ve, yasağın kalkmasını "dolaylı yoldan" laikliğin kalkması gibi yorumlayarak anayasa değişikliğini "esastan" iptal etmişti. Peki, şimdi de Anayasa Mahkemesi'ne üye seçiminin değiştirilmesini aynı şekilde "değişmez ilkelere aykırı" sayarak iptal edemez mi?!Hayır, iptal edemez! Çünkü Mahkeme'nin kendisi 2003 yılında daha ileri bir değişiklik önerisinde bulunmuştu! Laiklik konusundan farklı olarak, Mahkeme'nin yapısının nasıl olması gerektiğine dair içtihatlar da yoktur, olamaz zaten. Üstelik Batılı demokrasilerde Anayasa Mahkemesi üyelerinin nasıl "çeşitli" kaynaklardan ve parlamento tarafından seçildiği de ortadadır. Bir iptal söz konusu olamaz. HSYK için iptal? Peki, Mahkeme HSYK'nın yeniden yapılandırılmasını "kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti" gibi değişmez ilkelere aykırı bularak anayasa değişikliğinin bu bölümünü "esastan" iptal edemez mi? Hayır, edemez! Çünkü taslak, yargı bağımsızlığını kaldırmıyor, ilerletiyor: Müfettişler, sekretarya ve bütçe bakanlıktan alınıp HSYK'ya veriliyor... Taslak yeterli sayılarla Meclis'ten geçerse, referandum hukuken önlenemez gözüküyor..."
FİKRET BİLA
Referandumlarda İyi Uygulamalar Kılavuzu
"
... İktidar, Venedik Komisyonu kararlarını benimsiyor. Kapatma davasında kendisini bu komisyonun belirlediği kriterlerle savunmuştu. Bugün de savunuyor. Ancak Venedik Komisyonu'nun referandumla ilgili kriterleri de var. Buna karşılık, hazırlanan anayasa değişiklik paketinin referanduma sunulması halinde, bu kriterlere uyulmayacağı anlaşıldı... Venedik Komisyonu ne diyor? CNN Türk'teki Ankara Kulisi'nde Murat Yetkin'le konuk ettiğimiz AİHM eski yargıcı Rıza Türmen, referandum konusunda Venedik Komisyonu'nda kabul edilen "Referandumlarda İyi Uygulamalar Kılavuzu"ndan söz etti. Venedik Komisyonu'nun kabul ettiği karar şöyle: "Seçmenler, aralarında bir bağ olmayan sorulara aynı anda oy vermek zorunda bırakılmamalıdır. Seçmenin bir soruya olumlu yanıt verirken diğerine karşı olabileceği dikkate alınmalıdır. Değişiklik çok sayıda farklı unsuru kapsıyorsa halka bir dizi soru sorulmalıdır." Komisyon, bir metnin tümden değiştirilmesi halinde -yeni bir anayasa yazılması gibi- referandumda tek soru sorulabileceğini de belirtiyor... Eğer Venedik Komisyonu'nun kararları benimsenecekse, referandum konusundaki kılavuzu dikkate alınmalıdır. Partilerin kapatılması kriteri olarak Venedik Komisyonu'nun belirlediği kriterler, Türkiye'deki siyasi partilerin çoğu tarafından benimseniyor. Ancak anayasa değişiklik taslağının öngördüğü TBMM komisyonuna ciddi itirazlar var. Taslağın öngördüğü TBMM'de grubu bulunan siyasi partilerden beşer üyenin katılımıyla oluşacak komisyonun siyasetin yargıya müdahalesine kapı açacağı ve işleyişinde önemli tıkanıklar çıkacağı eleştirisi yaygın. Ankara Kulisi'nin diğer konuğu eski Adalet bakanlarımızdan Prof. Dr. Hikmet Sami Türk de DSP adına Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a bu konuda yeni bir öneri yaptıklarını belirtti. Türk'ün önerisi, parti kapatılmasına ilişkin ön incelemeyi TBMM'de bu şekilde kurulacak bir komisyon yerine Yargıtay Ceza Daireleri başkanlarından oluşan heyetin yapması. Partilerin kapatılmasının zorlaştırılması konusunda da partiler arasında görüş birliği mevcut... Taslak, adeta yüksek yargıyı cezalandırıyor. Yargıtay ve Danıştay'ın taslaktaki konumu bunu gösteriyor. İktidar diğer eleştirileriyle birlikte yüksek yargının bu konudaki itirazlarını da dikkate almalı..."
GAZETESİ
OKAY GÖNENSİN
Halk nasıl izliyor?
Ankara'daki savaşların halk tarafından nasıl algılandığına, nasıl tepkiler oluştuğuna ilişkin bir araştırma açıklandı. Metropoll'un anayasa tartışmasının başlamasının hemen ardından yaptığı araştırmanın sonuçları, kamuoyunda ibrenin AKP'nin tarafında olduğunu gösteriyor. Metropoll soruyor: - Anayasa değişikliğini nasıl karşılıyorsunuz? Olumlu: Yüzde 44,7; Olumsuz: Yüzde 39,8. - Referandum olursa nasıl oy kullanacağı sorulduğunda cevap şöyle geliyor: Evet yüzde 48,1; Hayır yüzde 38.2. Aradaki farktan, kendini AKP'ye yakın hisseden bir kısım seçmenin anayasa değişikliğini en azından gereksiz bulsa bile AKP'nin istediği yönde oy kullanacağı sonucunu çıkarmak mümkün. - Yüksek yargı ile ilgili soruya cevap verenlerin yüzde 46,1'i Yüksek Yargı'yı haklı, yüzde 36,1'i haksız buluyor. Anayasa değişikliğini olumlu bulanların (toplamın yüzde 8'i), referandumda olumlu oy kullanacakların (toplamın yüzde 12'si) önemli bir kesiminin Yüksek Yargı'yı haklı görmesinin iki açıklaması olabilir: Birincisi, bu tür araştırma konularında her yerde olduğu gibi "yüksek ve korkulan bir otoriteden çekinme" olabilir. Ama ikinci bir ihtimal de tartışma alanı ne olursa olsun, halkın kavga istememesidir. Bu araştırmada "Genel seçim olsa oyunuz ne olur" sorusunun cevabı da şöyle çıkıyor: AKP yüzde 36,3; CHP yüzde 18,6; MHP yüzde 12,3. Metropoll'un ilke olarak dağıtmadan verdiği kararsız vs. gibi tercihlerin oranları da araştırmada yüzde 20 dolayında çıkıyor... ANAR'ın "Bugün seçim olsa" araştırmasının sonuçları, kararsızlar dağıtılarak şöyle: AKP yüzde 40,6; CHP yüzde 21,4; MHP yüzde 14,6... İki araştırmadaki "ana eğilimler" bugünkü koşullarda önemli bir değişiklik olmaması durumunda anayasa referandumundan "evet" çıkma olasılığının yüksek olduğunu da gösteriyor...
CENGİZ ÇANDAR
12 Eylül'ün 'balta girmemiş ormanı'na balta vurmak...
"... Ana muhalefet partisi CHP altı maddelik ‘anayasa değişikliği' önerisini nihayet dün ortaya attı. Ciddiye alınabilir bir yanı yok... Örneğin seçim barajının düşürülmesi, ‘ilke' olarak benim de benimsediğim ve savunduğum bir husus. Ancak ‘ilke' başka, ‘siyaset' başka. Gün siyaset günü ve CHP bunu ‘yüzde 10 barajının indirilmesi'ne yürekten inandığı için değil, BDP'ye bir ‘havuç' uzatarak ‘değişiklik paketi'ne olumlu oy vermesinin önüne geçmek amacıyla yapıyor. Belli. Besbelli. Çünkü Ak Parti, barajı düşürmemeye kararlı ve BDP, ‘yüzde 10 seçim barajı'nı daha önce ‘kırmızı çizgi' diye açıklamış ama buna rağmen ‘ibresi'ni ‘değişiklik paketine destek verebileceğine çevirmişti... Yani CHP ‘ilke siyaseti' yapmıyor. Siyasi taktik güdüyor... ‘Milletvekili dokunulmazlığının kürsüyle sınırlandırılması' talebinde bir yanlışlık var mı? Yok. Ancak, ‘yüksek yargı organları'nın CHP organları gibi ‘siyasallaştığı' ve her konuya asker-CHP ekseninde tavır aldığı bir dönemde, bu talep de bir ‘siyasi taktik' konusudur ve Ak Parti hükümetinin TBMM zeminindeki CHP ile yüksek yargı arasında kıskaç alınması için kullanılacaktır... Gelelim, günün can alıcı konusu olan yargıda yapısal değişikliği öngören ‘Anayasa değişikliği'ne; ne öneriyor CHP? HSYK başkanını kendi seçecek. Üyelerin seçimi sadece yargı organlarınca yapılacak... Yani, CHP'ye ‘lojistik destek' sağlayan ‘bürokratik oligarşi'nin iktidarının devamı sağlanacak. Kusura bakmayın, almayalım. CHP'nin asıl niyeti, TBMM Başkanı'na şu anda tartışılmakta olan paketin TBMM'ye sunulması halinde Başkan M. Ali Şahin'e ‘işleme koymayın, iade edin' çağrısında ortaya çıkıyor... Bu, tıpkı, daha önce olduğu gibi CHP'nin Anayasa Mahkemesi'ne ‘Anayasa değişikliği'ni iptal başvurusunda bulunacağının ilânıdır. 12 Eylül askeri darbe anayasasının mimarisine dokunduğunuz, ‘yapısal değişiklikler'e yani yargının yapısını yeniden düzenle-meye ve parti kapatmaların önüne geçmeye kalktığınız anda, CHP-Anayasa Mahkemesi ittifakı ile Türkiye'de değişimin önüne set çekilmek isteniyor... Türkiye'de ‘hukuk devleti' mücadelesi, siyasetten bağımsız bir mücadele değildir. Bir siyasi mücadeledir. Siyasi mücadele söz konusu olunca, herkesin hukuk uzmanı kesilmesi gerekmez. Siyasi duruşla, siyasi önseziyle duruma bakıp tavır alması gerekir. ‘Çevrecilik' doğrudur da, 12 Eylül askeri darbe anayasasının ‘balta girmemiş ormanı'na balta vurulurken ‘çevrecilik' anlamlı değildir..."
GAZETESİ
MEHMET ALİ BİRAND
Erdoğan, Erivan'ı çok şaşırtmış...
"... ERİVAN- Kültür Üniversitesi Küresel Siyasi Eğilimler Merkezi'nin düzenlediği, Türkiye- Ermeni siyasi gelişmeleriyle ilgili konferansa katılmak üzere buraya geldim... Başbakan'ın, Türkiye'de çalışan 100 bin kaçak Ermeni'nin sınır dışı edilebileceğini söylemesi, Erivan'ı tahminlerin de ötesinde etkilemiş... "Gördünüz mü, hâlâ aynı mantık devam ediyor. Türk'ün aklına hemen Ermenileri sürmek geliyor" diyenler var. Ancak Başbakan'ın dün Ermeni liderlerle görüşmesi ve son konuşmaları, kaçak işçilerle ilgili çıkışının yarattığı olumsuz etkileri giderme çabası olarak da görülüyor. Erivan'da kafalar karışık. Bir yandan protokollerin Meclis'ten geçip geçmeyeceği hesaplanıyor öte yandan Amerikan Kongresi ve Başkan Obama'nın yapacağı açıklamalar bekleniyor. Herkeste soru işaretleri var.
TRT Haber hoşgeldi...
Yaklaşık on günden beri aramıza yeni bir haber kanalı katıldı. TRT HABER, bu kurumun dev olanaklarından yararlanarak yayın yapıyor. Ben özel kanalların da TRT'nin de içinde çalışmış ve olanaklarını bilen bir kişiyim. TRT, özellerle karşılaştırıldığında öylesine büyük ve güçlüdür ki, yanına dahi yaklaşamayız... Tek handikapı nedir biliyor musunuz? Her iktidarın bu kurumu kendi malı gibi görmesi ve sözcülüğünü yapmasını istemesidir. Bu durum da, orada çalışan tüm değerli gazetecilerin üstüne bir kâbus gibi çöker... TRT'nin kendine göre kuralları vardır. Bu kuralların da hiçbir albenisi yoktur. İşte bu canım kurumu, özeller karşısında elini kolunu bağlayan en önemli sorunu da budur. Ne olursa olsun, TRT HABER şimdiden daha fazla olabileceğinin işaretlerini veriyor. Eğer Genel Müdürleri İbrahim Şahin de ön ayak olur Bülent Arınç da desteklerse, bu yeni haber kanalını hiçbirimiz tutamayız. Yeter ki, elleri kolları bağlanmasın..."
GAZETESİ
ERGUN BABAHAN
Yeter artık, söz milletin
"... Anayasanın önemli bir kısmını değiştirmeyi öngören bu paketin Türkiye'de demokrasi ile hak ve özgürlükleri çıtasını yükselteceğini düşünüyorum. Ayrıca böyle bir paketin Meclis tarafından değil de halk tarafından onaylanmasının önemli olduğuna inanıyorum. Elbette pakete karşı çıkmak, eleştirmek de farklı düşünenlerin hakkı. Bunların başında Ertuğrul Özkök geliyor... Böyle bir ruh haline herhalde ‘'Nazizm'e doğru'', ‘'Sivil diktatörlük'' gibi manşetler yakışırdı. Vicdanını ezdirmeye gelince, zamanında o kadar çok masumun vicdanı ezdikten sonra bunu yazmak ilginç geldi. Anayasa değişikliğine gelince, statükocuların öfkesi bile bu paketin ne kadar sağlıklı olduğunun göstergesi. 1980 Darbesine sahip çıkanların onun kurduğu düzenin muhafazasını öngören yazılı metne de sahip çıkmaları doğal. Onlar, ‘'Dediğim dedik, çaldığım düdük'' düzeninin sürmesinden yana. Rekabetten uzak, her türlü pazarlığa açık görüşmelerle güçlerine güç, zenginliklerine zenginlik katmaları bu düzene bağlı çünkü. Yargının şeffaflaşması, topluma karşı sorumlu hale gelmesinden korkuyorlar... Cumhuriyet'in kuruluşundan beri gerçek iktidar sahibi olan bürokrasiye ‘'Yeter artık söz milletin'' deniliyor. Evet, daha iyi, daha kapsamlı olabilirdi... Kadına, çocuğa pozitif ayrımcılık elbette önemli ama Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun lonca benzeri bir kliğin elinden kurtarılması daha önemli. Bu kurulda yargı mensuplarının ağırlıklı bir biçimde temsil edilmesi sağlanırken, savunma ve yurttaşlara söz hakkı verilmesi çok çok önemli. Genelkurmay Başkanı'nın yargıya doğrudan müdahalesini görmezden gelip, görevini yapan savcıları meslekten uzaklaştıran bir zihniyetin tasfiye edilmesi daha da önemli... Bağımsız ve tarafsız bir yargı sistemi için bu değişime evet diyorum..."
GAZETESİ
MEHMET ŞEKER
Allah sizi davul etsin
"... Adalet ve Kalkınma Partisi, yargıya karşı geniş çaplı bir harekete girişmiş. Kendi yargısını oluşturma çabası içindeymiş. Kendi hâkimini, kendi mahkemesini... Yargıyı ele geçireceklermiş. Bu çok önemli ve çok değerli bilgileri, Cumhuriyet Halk Partisi sözcülerinden öğreniyoruz. Allah sizi davul etsin e mi? Etsin de otuz Ramazan boyunca, millete bir hayrınız dokunsun. Suçladığınız o parti, mahkemelerde il ve ilçe başkanları olan kişileri mi görevlendirmek istiyor? Kendi milletvekillerini mi atayacak hâkim olarak? Delegelerini mi? Hangi hâkim olursa olsun, görevlendirilecek kişiler, hâlihazırda görevi başında olan hukuk adamları değil mi? Nasıl oluşturacak kendi yargısını? Bu mantığın sakat tarafı bir tane değil. Bir defa, hâlihazırda görevde olan hâkimlerden bazıları iktidar yanlısı demektir. Bazıları da onların karşıtı demektir. Mahkemelerde hukuk yerine siyaset yapılıyor demektir. Bunca feveran etmenin anlamı başka ne olabilir? Şayet öyleyse, yargıya ciddi şekilde dokunmak gerekir. Yargıya dokunma, anayasaya dokunma çığlıkları, ne anlama geliyor, onu da açıklayalım. Bu çığlıklar, bir açıdan da sen yol yap, baraj yap, enflasyonla ilgilen fakat yönetmeye kalkma, orasını biz hallederiz demek. Az daha "Anayasayı değiştirmek, anayasaya aykırıdır" diyecekler. Hatta bir ara dediler galiba..."
YASİN AKTAY
Baykal Kenan Evren'i seviyor
"... Bu bir falın sonuç cümlesi değil. Anayasa değişikliği ile ilgili son durumda ortaya çıkan açık ve net tablo bu. Çok değil bundan sadece birkaç ay önce hükümete anayasanın geçici 15. Maddesini kaldırmayı dolayısıyla 12 Eylül darbesini yapanların yargılanmasına imkân tanıyan düzenlemeyi yapmayı teklif etti Baykal. İçinde 15. Maddenin kaldırılmasını da barındıran bir anayasa değişikliği teklifinin içeriğini görmeden reddedeceğini, hatta anayasaya aykırılık ihtimali barındırıp barındırmadığına bakmaksızın yapılacak her düzenlemeyi anayasa mahkemesine götüreceğini ilan etti bile. Ama hakkını yemeyelim, 23 maddelik değişiklik teklifinin içinden 15. Madde çıkarılıp ayrıca getirilirse destekleyebileceklerini de söyledi CHP'liler. 15. maddenin kaldırılması demek 12 Eylül'ü yapanların yargılanmasının önündeki engeli kaldırmak anlamına geliyor. Baykal daha önceleri bunu söylüyor muydu? Doğrusu hiç hatırlamıyoruz ama muhtemelen iktidar partisinin buna cesaret edemeyeceğini zannederek bir süre önce böyle bir teklifi bir meydan okuma havasında ilan etti. AK Parti gece yarısı meclisten askerlerin sivil mahkemelerde yargılanabileceklerine dair bir kanunla Baykal'ın bu çağrısına aslında olumlu karşılık vermekle kalmadı, daha fazlasını da vermiş oldu. Sadece 12 Eylül'ü yapanları değil bundan sonra herhangi bir şekilde darbeye yeltenebileceklerin hepsini yargılamayı mümkün kılan bir kanunu Meclisten geçirince CHP'liler iptal talebiyle Anayasa Mahkemesinin yolunu tuttu. 15. Maddenin kaldırılmasını teklif etmiş oldukları halde bu yasanın iptalini istemeleri şunu söylemiş oldu: darbe yapmak her askerin en doğal hakkıdır. Bunu yargılayacaksak 30 yıl sonra yargılayalım... Çünkü Baykal'ın 15. Maddenin kaldırılmasını istemesi, anlaşılıyor ki bir blöften ibaret. Yoksa 15. Maddenin kaldırılmasını isteyerek 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını talep ederken 12 Eylülcülerin bu topluma attıkları en büyük kazık olan anayasaya bir tür dokunulmazlık kalkanı oluşturmak, uzlaştırılabilir davranışlar değil... Bugün anayasa değişikliği kapsamındaki yüksek yargı 12 Eylül düzenini tesis eden onu sürekli hale getiren en sağlam kurum ve Baykal bir yandan 12 Eylülcüleri yargılamayı teklif ederken bir yandan onların tesis ettikleri en sağlam kurum olarak yüksek yargının bugünkü haline sahip çıkıyor. Dünyanın hukuk standardının her bakımdan çok gerisinde olan bu yargı sistemini cumhuriyetin en sağlam ve dokunulamaz kurumu olarak kutsuyor ve selamlıyor... O varlığını değilse bile bugünkü gücünü büyük ölçüde onların tesis etmiş oldukları düzene borçlu olduğunu çok iyi biliyor. Yüksek yargı ile CHP'nin aynı ağızdan siyasi muhalefet yapıyor olmaları bir tesadüf değil tabi. Baykal Yargıtayıyla, Danıştayıyla, Anayasa mahkemesiyle, HSYK'sıyla Yüksek yargıyı kendisinin "arka bahçesi" olarak görüyor ve bu bahçeyi kendisine 12 Eylülcülerin tahsis etmiş olduklarını ve anayasanın bu haliyle bu bahçeyi sürekli olarak sulayıp beslemeye devam ediyor olduğunu çok iyi biliyor. 12 Eylül Baykal'ın velinimeti. Baykal belli etmemeye çalışıyor ama her halinden belli oluyor: O Kenan Evren'i ve 12 Eylülcüleri çok seviyor..."
GAZETESİ
AYŞEM KALYONCU
Hamudu ile götürmek
"... GÜNLERDİR Anayasa değişikliği paketi ile uğraşmaktayız... Bizler halk olarak Venedik Komisyonu'nun aldığı kararlardan haberdar mıyız? Ya da Venedik Komisyonu'nu biliyor muyduk? 'Demokrasi' diye direten İktidar partisi o kadar rahat bir şekilde "Anayasa taslağı Meclis'ten geçmezse halka gideriz" diyor ki, işin içinde demokrasi harici bir hinlik olabileceğini düşünemiyoruz. Çünkü biliyorlar ki Türk halkı kuzu kuzu denileni yapar... Venedik Komisyonu, Avrupa Konseyi'nin anayasa hukuku konularındaki danışma organı konumunda ve "Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu" olarak da anılırmış... ESKİ Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun gündeme getirdiği Venedik Komisyonu'nun 13-14 Ekim 2006 tarihinde 68. Genel Kurulu'nda kabul edilen 21 Aralık 2006 tarihinde yürürlüğe giren maddesi bakın meğer neler diyormuş; "Referandumlarda İyi Uygulamalar Kılavuzunun 30. maddesinde şöyle; "İçerik birliği, özgür oy iradesinin önemli bir gerekliliğidir. Seçmenler, aralarında bir bağ olmayan farklı sorulara aynı anda oy vermek zorunda bırakılmamalıdır. Seçmenin sorulardan birini desteklerken bir başkasına karşı olabileceği dikkate alınmalıdır. Bir metinde yapılacak değişiklik, çok sayıda farklı unsuru kapsıyorsa, halka bir dizi soru sorulmalıdır. Ancak, özellikle anayasa gibi bir metnin tümden değiştirilmesi, tabiidir ki, sadece birbiriyle bağlantılı unsurlarla ilişkili olamaz. Dolayısıyla bu durumda, içerik birliği gerekliliği geçerli olmaz. Bir metnin, bir dizi bölümünü içeren, kökten değişikliği tümden değiştirmeye eş sayılabilir; ama bu, farklı bölümlerin ayrı ayrı halkoyuna sunulamayacağı anlamına gelmez." YANİ Sayın Kanadoğlu bu hatırlatmayı yapmasa Meclis'teki vekillerimiz uyumaya, bizler de uyutulmaya devam edeceğiz. Hani 'hamuduyla götürmek' diye bir deyim vardır ya... Anayasa'da kısmen değişiklik yapılmasına ilişkin teklifte bütün maddeleri bir arada oylatmak isteyen AKP iktidarına söyleyecek başka benzetme bulamadım..."
GAZETESİ
HÜSNÜ MAHALLİ
Ortak payda Erdoğan
"... 22 Arap ülkesinin lider ve temsilcisi bugün Libya'nın Sirte kentinde bir araya gelerek kendi aralarındaki ilişkilerin yanı sıra başta Filistin ve Irak olmak üzere Arap dünyasını ilgilendiren tüm bölgesel ve uluslararası konuları konuşacaklar. Her yıl bugünlerde bir araya gelen Arap liderlerin bu konuşmalarının tam anlamıyla işe yarayabileceğini söylemek pek kolay değil. Ama kolay ve kesin olan şey tüm Arap liderlerin zirve açılışında bir konuşma yapacak olan Başbakan Erdoğan'ı ciddiyetle dinleyeceğidir. Çünkü Arap halklarının ortak paydası olan Erdoğan ve dolayısıyla Türkiye, son dönem bölgesel politikaları ile herkesin ilgisini çekiyor ve insanlar Ankara'dan gelen tüm sinyalleri merak ve heyecanla izliyor. Durum böyle olunca başta El-Cezire olmak üzere hemen hemen tüm Arap televizyonlarından canlı olarak yayınlanacak Başbakan Erdoğan'ın konuşması çok daha önem kazanıyor. Bunun bilincinde olan Başbakan'ın da konuşmasında önemli mesajlar vermesi beklenebilir. Çünkü Gül-Erdoğan-Davutoğlu Üçlüsü 2003 yılından itibaren çok önemli bölgesel açılımlara imza atmış ve bu açılımlarla Türkiye bölgesinin tüm denge, hesap, plan ve senaryolarında hiç kimsenin görmemezlikten gelemeyeceği bir ülke durumuna gelmiştir. Daha açık bir ifade ile bölgede kim ne yaparsa yapsın mutlaka Türkiye için ayrı bir hesap yapmak zorundadır. Çünkü Türkiye, Batılıların Ortadoğu olarak adlandırdığı bizim coğrafyada dostluk ve kalkınmanın egemen olması ama daha önce barış ve istikrarın sağlanması gereğine inanmış ve bu inancı doğrultusunda politikalar üretip uygulamıştır. Bu politikaların sonucu olarak bölgenin çok daha kötüye gitmesi önlenmiş, Türk vatandaşları Suriye, Ürdün, Lübnan ve Libya'ya vizesiz girmeye başlamış ve son iki ayda bu ülkelerden yüz binlerce insan Türkiye'ye vizesiz gelmiştir. Türkiye'nin bu coğrafya açılımları bölgeyi heyecanlandırmış ve Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa'yı yeni düşünceler üretmeye itmiştir. Son anda vazgeçmezse Musa bugün Arap liderlerine Bölgesel İşbirliği Platformu kurulmasını önerecektir. Bu platforma Arap ülkelerinin yanı sıra Türkiye, İran ve Yunanistan ile İspanya gibi bazı çevre ülkeleri davet edilecek. Başbakan Erdoğan da bir adım ileride olmak amacıyla böyle bir platforma ev sahipliği yapabileceklerini söyleyebilir. Çünkü hem Araplar hem de İran ve Avrupalı ülkelerle iyi ilişkisi olan tek ülke Türkiye... Böylesi önemli ve tarihsel görev ve sorumluluğu bu aşamada taşıyabilecek ve bundan dolayı da herkesin güvenini kazanabilecek tek kişi Başbakan Erdoğan ve dolayısıyla Türkiye'dir... Çünkü bir çoğu anti-demokratik kurallarla ülkelerini yöneten ve ağırlıklı olarak Amerikan talimatı ile iş yapan Arap liderler kendi halklarının yakından ve gıpta ile izlediği Müslüman bir ülke olarak Türkiye'nin artılı-eksili laik demokrasisinden endişe duyuyor. Türkiye'nin tüm demokratik açılımları coğrafya halkları tarafından yakından izlenmektedir. Yani içte tartışmalı olmasına rağmen bu açılımların sonucu yalnız Türkiye'yi değil tüm bölgeyi ilgilendirmektedir. Bir zamanlar 'Bize ne Araplardan ne de Acemlerden' diyen o bildik garip zatlar bugün artık bölge ülkeleri ile geliştirilen çok yönlü ilişkilerin her alanda Türkiye açısından ne denli yararlar sağladığını görmezlikten gelemiyor. Bu politikalar devam ettiği sürece Türkiye bölgesel ve uluslararası alanda çok önemli prestij ve politik-ekonomik güç kazanacaktır..."
GAZETESİ
ABDURRAHİM KARAKOÇ
Siyasetin namuslusu kimin umrunda ki?
"... "Rabbena, hep bana" mantığı caridir şimdilerde... Hakiminizi muhkem tutacaksınız, daha size kurşun geçmez... Yıllar önce verildi işaret: "Avukat tutacağınıza hakim tutsanıza..." Ne diyor memleketin büyük dehası (?).. "Değerli arkadaşlarım, her taraf bir kuşatma altındadır..." "Silkinip doğrulmanız, intikam duygusuyla yoğrulmanız birinci ve de diğer vazifelerinizdir..." Bir zamanlar hükümet ortağının, emrinden çıkmayan, hakaretini bile sineye çeken, Türkiye'yi veya emir uşaklarını hakaretin müsebbibi çitte pazarlayan... Önlerinde sigara içmekten hicab eden "ulusalcı" ya da yalancı pehlivan ellerini sallıyor, bendelerini solluyor, fırsat kolluyor... Burası Türkiye ve her şey normaldir... Anormal olan ise, nevzuhur yiğidin sola hizmette solcuları geçtiği, sık sık er meydanından kaçtığı... En çirkini de kendilerine geçmişten gelen alışkanlıkla kucak açtığı, ayrıca seviye kaybına uğradıkça yükseldim zannetmesidir... Sahi siz kimden yanasınız? Domuzdan yana mı Türk halkından yana mı? Verebilirseniz cevabınıza müştakım..."
GAZETESİ
YİĞİT BULUT
AK Parti'nin alternatifi daha radikal olacaktır!
"...SEÇİMLER yaklaşırken aklıma takılan sorulara cevap arıyorum... En çok sorduğum da: Varolan yapı içinde AK Parti'nin alternatifi var mı veya olabilir mi? Sevgili dostlar, bu soruya cevap ararken önüme şöyle bir tablo çıkıyor: 1946'dan bugüne, tek başına veya daha radikal partilerin koalisyon desteği ile iktidar olan sağ partiler sürekli daha radikal ve din odaklı noktalara kaymışlar... Birlikte alt alta yazalım... Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğru Yol-Refah koalisyonu ve son olarak AK Parti... Her parti belli alanda diğerlerine göre daha radikalleşmiş ve en önemlisi daha sağa kaymış... Veya daha açık yazayım: Din motifinin belirginleşmesi sürekli güçlenmiş!... AK Parti sonrası iktidar olacak yapı bana göre; daha sağda, daha radikal veya başka bir ifadeyle; daha milliyetçi ve çok daha dini odaklı olacak! Deniz dalgalanır ve tercihler kayar-yeni bir algılama oluşursa eldeki verilere göre; Türk halkı merkeze gelmek yerine bu serinin gelişimi gereği, daha radikal liderlerin peşinden gidecek... Örnek mi?... Avrupa Birliği projesi Türk halkına pazarlandı, ekonomik refah, kültürel-sosyal açılımlar düşündürüldü, sonuç hayal kırıklığı oldu!... Türkiye, bu yolda giderse ve "Türkiye Batı dünyasının parçasıdır" diyenler, bu şekilde samimiyetsiz tutumlarında devam ederlerse; Türkiye daha da çok değişecek! Türk halkı yerleşik düzeni tasfiye ederken daha da sağa kayacak! Rahatsız mıyım! Bu noktayı çok ciddi tartışmalıyız! Son söz: AK Parti'nin alternatifi daha milliyetçi-daha din odaklı bir söylem ile ortaya çıkacak daha radikal görünümlü bir lider partisi olacaktır! Ve çok kısa vadede de böyle bir gelişme olmayacak, ancak ve ancak AK Parti siyasi ömrünü doldurmaya yaklaştıkça bu akım güçlenecektir! Süslü salonlarda sosyal analizler yapanlara duyurulur!..."
GAZETESİ
MEHMET ÇETİNGÜLEÇ
Geçici maddeler kalıcı izler
"...Anayasa'daki en tartışmalı operasyonlar "geçici madde'ler üzerinden yapılıyor. 12 Eylül darbecilerini korumak üzere konulan meşhur "geçici 15. madde" kaldırılırken, 3 yeni geçici madde konuluyor. "Geçici" olması maddenin ağırlığını hafifletiyor gibi görünse de, aslında getirilen 3 geçici maddeden 2'si yüksek yargı sisteminin yapılanmasını temelden değiştiriyor... Şimdi geçici maddelere tek tek bakalım: önce Anayasa Mahkemesi ve HSYK yapılarını değiştiren geçici 19. ve 20. maddeler. Bu konularda Hükümet kanadından basına verilen brifinglerde Avrupa ülkelerindeki yapılanmaların esas alındığı bildiriliyor. Hükümetin dağıttığı bilgi notlarında, HSYK benzeri yargı kurullarına sahip olan Fransa, İtalya, Belçika, İspanya, Portekiz, İrlanda, Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Estonya, Litvanya, Slovakya ve Romanya'daki uygulamalardan örnekler veriliyor. Söz konusu ülkelerde genel olarak karma bir yapılanmanın oluşturulduğu, parlamentoların bu kurullara üye seçtikleri vurgulanıyor. Ayrıca; ilk derece ve istinaf mahkemelerinde görev yapan hakimlerin mutlaka kurulda ağırlıklı olarak temsil edildikleri belirtiliyor. Geçici 18. maddeye gelince: Aslında gayet açık. Parti kapatmaların zorlaştırılması hedefleniyor. Bu arada yeni bir "kapatma davası" ihtimaline karşı tedbir alınıyor... Yeni esaslar ne diyor? Parti kapatmak için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın talebinin TBMM'de uygun bulunmasını şart koşuyor. Yani TBMM'de grubu bulunan her bir siyasi partinin 5'er üye ile temsil edildiği bir komisyonda, üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ve gizli oyuyla vereceği izin üzerine dava açılabiliyor. Bu şekilde parti kapatma izni çıkması zor. Çünkü "demokrasinin sembolü" olan bir organdan "parti kapama"ya yol açabilecek bir kararın çıkmasını kamuoyuna izah etmek mümkün değil. Siyasi nedenlerle de olsa, hiçbir partinin "yasakçı" damgası yemek istemeyeceği, dolayısıyla Yargıtay Başsavcısı'na kolay kolay izin verilmeyeceği hesaplanıyor. Buna rağmen "kapatma"dan yana oy kullanan parti olursa; Onun durumu halka havale ediliyor..."
GAZETESİ
AHMET ALTAN
Kıran kırana
"... Kavganın en sert yerindeyiz. Hem aradan yumruk atıp hem de kavga etmiyormuş gibi durarak "her şey mutabakatla çözülsün" diyenlere bayılıyorum doğrusu... İki tarafın birden "kazançlı" çıkacağı bir "oyun" değil bu, bir tarafın kazanıp, diğer tarafın kaybedeceği bir kavga. Halkın iradesiyle oluşmuş bir parlamentonun "411 oyla geçirdiği" bir kararı "yok sayan" birkaç yüz "hukukçu" mu bu ülkeyi orduyla yönetecek... Böyle bir kavgada kim kimle, niye anlaşıp mutabık kalacak? Anayasa Mahkemesi'nin "türban kararı", halka da, hukuka da, parlamentoya da, demokrasiye de hatta bizzat bu ülkenin "gerici" anayasasına da karşıydı. Ülkeyi, bu Anayasa Mahkemesi mi yönetecek? Türkiye'yi 1923'ün tek partili diktatörlük rejiminin içine hapsetmek isteyen yargıçlarla generaller mi egemen olacak yoksa bu ülkenin 2010 yılının şartlarında yaşayan halkı mı kendi geleceğini belirleyecek?... Ergenekon'u soruşturan, devletin içindeki çeteleri ortaya çıkartan bir hukuk sistemimiz mi olacak yoksa "Ergenekon'un avukatı" olan CHP'nin cüppeli taraftarları, darbecilerle Ergenekoncuları mı koruyacak? Biz çeteleşmiş, disiplinden kopmuş bir aşiret devleti mi istiyoruz yoksa çağdaş, disiplinli, hukuka uygun bir devlet mi istiyoruz?... Bir orgeneralin emriyle savcıları görevden atan hukukçular mı bize istediklerini dikte ettirecek yoksa hukuk neyi emrediyorsa onu yapacak hukukçularla yeni bir sistem mi kuracağız? 28 Şubat darbesini destekleyen hukukçulara mı adalet sitemimizi teslim edeceğiz yoksa darbelere geçit vermeyen bir hukuk sistemi mi kuracağız? Halkı küçümseyenler, halkı aşağılayanlar, halka güvenmeyenler, kendilerini içinden çıktıkları halktan daha üstün görenler mi "efendilik" yapacak yoksa bizzat halkın kendisi mi kendi ülkesinde "efendi" olacak?... Cumhurbaşkanının kim olacağına bir avuç generalle, bir avuç yargıç mı karar verecek yoksa bu halkın seçtiği parlamento mu? Kavganın bir yanı, eski rejimin aynen sürmesini, halkın ezilmesini, generallerle ordunun memleketin "ağaları" olmasını, hukuku, yasayı, anayasayı rahatça çiğneyebilmesini savunuyor. Nasıl uzlaşacağız bu insanlarla?... Bugüne kadar halkı ezdiler, sindirdiler, susturdular, yanlarına aldıkları medyayla bütün istediklerini yaptılar, devletin paralarını istediklerine dağıttılar. Bunun sürmesine mi izin vereceğiz? Halk bunu istemiyor artık... Bu anayasa değişiklikleri yetersiz, eksik ama sistemin en can alıcı yerine, "hukukçu sultasına" dokunuyor, bu sultayı ortadan kaldırıyor. Bu sultadan yana mısınız bu sultaya karşı mısınız? Soru bu. Ve, bu kavganın iki yanı arasında bir uzlaşma ihtimali yok..."
MURAT BELGE
'Esastan' girme yetkisi
"... Nasıl olsa seçime bir buçuk yıl bir şey kalmış, şimdi "anayasa değişikliği" diye telâş etmenin ne anlamı varmış! Zaten otuz yıldır bu anayasa ile oturuyoruz, bir iki yıl daha oturuverelim, ne olacak, değil mi? Bütün bu sözler, "Dokunmayın, değiştirmeyin. Anayasa'ya ilişmeyin" cümlelerinin söylenmesi Türkiye'de dahi epey ayıp kaçan bu cümlelerin yerine söyleniyor... 12 Eylül'ün Anayasası Yüksek Yargı'yı güvenilir bir müttefik ve iş arkadaşı saydığı için, Yargı'yı alabildiğine "bağımsızlaştırmış" (bu bağımsızlığın sınırı Yargı'da kimin nereye geleceğini önce Cumhurbaşkanı sonra da başka bir iki kurum yoluyla Silâhlı Kuvvetlerin belirlemesine kadar uzanıyor tabii) ve yetkilerini de geniş tutmuştu. Ama AKP hükümetine karşı kıran kırana savaş başlayınca, Yargı o genişlikleri iyiden iyiye genişletti... Hükümet ne yapmaya kalksa, bunun Cumhuriyet'in temel ilkelerini değiştirmeye yönelik bir girişim olduğunu iddia ediyor ve metinde yalnızca biçim hatalarını düzeltebileceği açıkça belirtilmişken, 12 Eylül Anayasası'nın bile tanımadığı yetkiler icat ederek "esastan" müdahale ediyor. Bu yetkiye sahip olduğunu iddia etmesi yetki gaspı kapsamında bir şey... Şimdi, Meclis'ten güdük çıkacağı için ancak referandumla onaylanabilecek bu anayasa değişikliği paketinin yürürlüğe girmesini engellemek için bu üslûpta yeni bir demagojiye hazırlandıkları anlaşılıyor. HSYK gibi kurulun ya da doğrudan doğruya Anayasa Mahkemesi'nin üye sayısını değiştirmek, daha önemlisi bu kişilerin seçilmesinde sözgelişi Meclis'e de sınırlı bir yetki tanımak, Yargı'yı Yasama'nın ve Yürütme'nin emrine vermek olacakmış. Onların emrine verince, ne oluyor? Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın değiştirilemez ilkelerinden biri olan "Kuvvetler Ayrılığı" ilkesi çiğneniyor! Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi kendi icadı olan "içtihadı" yeniden yürürlüğe sokup bu değişime de "esastan" bakacak ve tabii değişikliği iptal edecek. Bu muhakemeyi öne sürenler dünyanın neresinde Yüksek Yargı'ya atamalarda Parlamento gibi bir kurumun hiçbir yeri olmadığını da bize açıklayabilirler mi?... Çeşitli andıçlardan muhtıralardan, dünyanın her yerinde suç sayılacak keyfî davranışlardan hiç etkilenmeyerek, tınmayarak mı "bağımsız" olunur?..."