KÖŞE YAZARLARI
GAZETESİ
ERDAL ŞAFAK
Nefes nefese
"...Başbakanlığın ve Dışişlerinin hızına yetişmek kolay değil. Şu son bir aylık girişimlerinin dökümünü yaparken bile nefes nefese kaldık. Somali zirvesi... Bosna Hersek-Sırbistan zirvesi... Güneydoğu Avrupa ülkeleri zirvesi... Kuzey Irak'la işbirliği toplantısı... Irak'la danışma toplantısı... Afganistan-Pakistan-Türkiye zirvesi... Akdeniz parlamenterler konferansı... Asya güvenlik zirvesi... Bugün de Türk-Arap forumu yapılıyor. Arada Erdoğan'ın Yunanistan, Iran, Azerbaycan, Gürcistan, Brezilya ve Şili ziyaretleri var.
Arada, Mavi Marmara baskınından sonra NATO Konseyi'ni, BM Güvenlik Konseyi'ni, BM insan Haklan Komisyonu'nu, Arap Ligi'ni, İslam Konferansı Orgütü'nü peş peşe veya eşzamanlı olarak toplatmak var. Arada Davutoğlu'nun sayılamayacak turlan var. Sadece bir anekdot aktaralım. Davutoğlu, Başbakan Erdoğan'a Latin Amerika gezisinde eşlik ederken, Türkiye ve Brezilya'nın ortak çabalanyla iran'ın kabul ettiği "Nükleer Takas Anlaşmasının ABD'de tetiklediği gelişmeleri yerinde değerlendirmek için kurmaylarıyla birlikte Washington'a geçmeye karar verdi. Washington yolunda, BM Güvenlik Konseyi'nin iran'a yeni yaptınmlan görüşmek için olağanüstü toplanacağını haber alınca rotasını New York'a çevirdi. Birleşmiş Milletler'in cam gökdelenine vardıklannda tüm heyetin saçı sakalına kanşmışü. Davutoğlu'nun boynundaki kravatın rengi de toplantının havasına pek uygun değildi. BM binasının tam karşısındaki Türkiye'nin New York Başkonsolosluğumdan bir kravat getirtildi. Ama heyet üyeleri traş olmaya vakit bulamadılar ve en az iki günlük sakallanyla toplantıya girdiler. BM'de görevli bir meslektaşımız bize anekdotu anlatırken, "Güvenlik Konseyi üyeleri bir an acaba iranlılar mı geldi diye şaşkınlığa düştüler" dedi gülerek..."
GAZETESİ
DENİZ ÜLKE ARIBOĞAN
Tevrat, Kuran, Kudus, Musa, Firavun
"...Dış politika söylemimizde, bugüne kadar olmadığı ölçüde dini referansların kullanıldığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Tevrat, Kuran, Musa-Firavun, Kudüs gibi birçok ilahi kavram, artık politik arenanın en popüler deyimleri arasında. Başbakanımız Tevrat'ın 6.
emrinden söz ederken, ana muhalefet partisi CHP'nin yeni başkanı Kılıçdaroğlu da Tevrat'ın 8. emrine atıf yapmaktan geri durmuyor. Ben de bu vesileyle kutsal kitaplardan ayetlerle yön kazanan dış politikamızın bazı açmazlan üzerinde durmak istiyorum.
1- Her şeyden önce Türkiye'nin İsrail ile olan sorunu, dini nitelikli bir sorun olmadığı gibi, yalnızca dindarların meselesi de değildir. Gazze'de ablukaya alınmış olan insanların inançlarından dolayı değil, sırf insan olmaktan kaynaklanan haklan gereği savunulması söz konusudur. İsrail hükümeti Musevi olduğu için değil, beceriksiz ve kötü yürekli olduğu için eleştiriyi hak etmektedir. Allah'a dua ettikleri dil adına değil, siyasette kullandıklan dil açısından yaptırım uygulanmayı hak etmektedir. Bu bakımdan israil hükümetinin uyguladığı ceberut politikalan, dini kavramsallaştırma yerine, siyasi ve hukuki terminoloji içerisinde açıklamak çok daha doğrudur. 2- Türkiye'nin bölgede uygulamaya çalıştığı dış politika, reel politik zeminde oluşan boşluğun yarattığı bir fırsat temelinde şekillenmekte. Bölgesel bir güç olarak yakın çevresinde gelişen tüm olaylara duyarlı, kronikleşmiş problemleri çözme konusunda hevesli bir ülke görünümü veren Türkiye, Ermenistan'dan Yunanistan'a, Irak'tan Gürcistan'a kadar hemen her soruna müdahil hale gelmeye çalışmakta. Eski Osmanlı coğrafyasında yoğunlaşan bu çabalar, farklı inançlara sahip toplumlara uzanma gayretimizin de bir göstergesi niteliğinde. Bu noktada reel politika tabanında şekillenen etkinlik yayma çabasının, mistik, dini boyutlara genişletilmesinin ana politikadan ciddi bir sapma olduğunu da söylemek gerekir. Kullanılan dil spesifik hale geldikçe ister istemez yerelleşir, evrenselliğini kaybeder. Evrensel değerler üzerinden geliştirilmeye çalışılan Türkiye imajı, din çerçevesi içerisine yerleştirilirse, hapsedilmiş olur. Gelişme potansiyeli sınırlanır ve rotasını kaybeder..."
GAZETESİ
ESER KARAKAŞ
Seçim sath-ı maili
"...Bu yazıyı 8 Haziran Salı günü Anayasa Mahkemesi ne tür bir karar üretecek, öğrenmeden yazıyorum. Nihai karar belki daha da gecikebilir. Ama yaşananlar Türkiye'nin çok sert geçecek bir seçim dönemine seçimin normal tarihinden yaklaşık bir sene önce girdiğini gösteriyor. Bundan sonra tarafların atacağı her adım kaçınılmaz olarak seçime endeksli olacak. Bendenizin tahmini genel seçimlerin normal tarihinde yani Temmuz 2011'de ya da en fazla bir-iki ay önce olacağına yönelik ama Anayasa Mahkemesi'nin kararının niteliği bir erken seçimi de gündeme getirmez diyemiyorum. Seçim sath-ı mailine girildiğinin ilk güçlü sinyali kanımca Deniz Baykal'a yönelik ahlaksızca ama çok başarılı ve netice veren komplo ile geldi. Ana muhalefet cephesinde böylece olağan kongre süreçlerinde gerçekleşmesi zor görünen radikal bir değişim oldu ve ana muhalefet seçime yönelik yeni yapılanmasında kilit taşını yerine koydu. Anayasa Mahkemesi'nin anayasa değişikliği konusunda ve özellikle Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın terkipleri hakkında vereceği karar da süreçte anahtar rol oynuyor. Anayasa Mahkemesi evrensel hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde davranır ise önüne gelen başvuru hakkında görevsizlik kararı vermesi lazım ama bu durumda da 12 Eylül günü yapılacak ve sonucu üç aşağı-beş yukarı belli referandum Sayın Kılıçdaroğlu'nun ilk ciddi maçta rekabete yenilgiyle başlaması demek. Evrensel hukuk normları dahilinde görev yapan bir anayasa mahkemesinin bu tür endişeleri yoktur ama bizde durumun ne olacağı, hangi kaygıların öne geçeceği belli olmaz. Anayasa değişiklik kanunu içinde sadece söz konusu iki maddenin (Ay.M. ve HSYK) iptalinin de ne tür siyasi sonuçlar üretebileceği de yine belirsiz; 367 kararının yarattığı toplumsal halet-i ruhiye hala çok taze. Umudum, temennim Anayasa Mahkemesi'nin vereceği kararda bu tür mülahazaları dikkate almaması. Gazze olayının yarattığı dinamikler de seçim sath-ı mailinde önemli yer oluşturabilir..."
GAZETESİ
ALİ BULAÇ
Antisemitizm ve İslam
"...Türkiye Yahudi cemaatinden Mario Levi. "İstanbul Yahudileri olarak Gazzelilerle dayanışma içinde olduklarını" söylüyor ve şunları ekliyor: " Erdoğan harika bir beyanat verdi. Onun partisinin sosyal demokratlar ve milliyetçilere oranla çok daha iyi şey: ler yaptığını da söylemek lazım. Ben Türkiye'de bir Yahudi aleyhtarlığı görmüyorum. İsrail'e sempati duyuyorum; buna rağmen İsrail Başbakanı Netanyahu'yu şovenist, dışişleri bakanını faşist, savunma bakanını da ahmak olarak görüyorum."" (Zaman, 3 Haziran 2010) Levi, üç noktanın altını çiziyor: .1) Yahudi cemaati, AK Parti hükümetinden şikâyetçi değil, hatta sosyal demokrat veya milliyetçi bir hükümete göre tercihe şayan buluyorlar; 2) İçimizdeki İsraillilerin iddia ettiklerinin aksine Levi, Türkiye'de bir 'Yahudi aleyhtarlığı' görmüyor; 3) Levi dürüstçe İsrail'e sempatisi olduğu nu belirtiyor, ama mevcut yöneticileri şovenist, faşist ve ahmak kimseler olarak görüyor. İsrail'e karşı büyük bir öfke var. Bu, İsrail-halkına yönelmiş bir 'nefret' değil. 'Halk' esasında amorf bir kavramdır.
nasıl nitelendirildiği önemli. "İsrail halkı" dendiğinde "soyut bir ulus" akla gelir. Bu ulus, kimliğini "Yahudilik" üzerinden kurmaktadır. Şu halde "İsrail halkı"nın bizim kolektif hafızamızdaki karşılığı "Yahudilik" ve "Yahudi dini "dır. Eğer bizde bir antisemitizm aranacaksa. hangi ölçeklerde Yahudi ve Yahudi düşmanlığı olduğuna bakmak lazım. İstisnai-marjinal örnekler dışında sevad-ı azama baktığımız zaman, Müslümanlarda şu veya bu derecede "Yahudiliğe veya Yahudilere karşı bir nefret" müşahede edilemez..."
GAZETESİ
FEHMİ KORU
Anayasa mahkemesinin ilk kararı
"...Anayasa Mahkemesi dün CHP'lilerin başını çektiği 111 milletvekili imzalı başvuruyu 'şekil yönünden incelemek üzere' kabul etti. Meclis'ten 330'un üzerinde milletvekilinin katılımıyla geçmiş anayasa değişikliği paketinin özünü incelemeyi 'yetkisi dışında' gördüğü anlamına geliyor bu; kararı, tatmin edici olmasa da nihayet 'yetkisinin sınırlarını' hatırladığı için Anayasa Mahkemesi açısından bir ileri adım olarak görebiliriz. 411 milletvekili tarafından kabul edilmiş bir önceki anayasa değişikliği paketini, Anayasa açıkça "Anayasa Mahkemesi anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından denetler" dediği halele 'esas' bakımından da incelemeye aldığı ve iptaline karar verdiği için, şimdi 'yetki sınırları' içerisinde kalmasını ileri bir adım saymamız gerekiyor... Ama işte o kadar... Çünkü Anayasa Mahkemesinin 'şekil yönünden' incelemeye aldığını duyurduğu anayasa değişiklikleri, henüz Anayasa Mahkemesi tarafından incelenebilecek hukuki özelliğe kavuşmuş değil. Hiç değilse pek çok hukukçu için durum bu... Mahkeme 'şekil' bakımından neyi inceleyecek acaba? CHP'nin başvurusunda 'şekli'b\r takım itirazlar da vardı elbette, ancak herkes biliyor ki, CHP'nin esas derdi, bu anayasa değişikliğini de 'korunma altındaki maddeler' ile çatışır göstererek sonuç almaktı. Mahkeme 'esas' bakımından denetlemeyi kabul etmediği için, sırf şekli zaaflar üzerinden sonuç almak durumunda. Anayasa Mahkemesi'ni bu aşamadan sonra daha rahat davranması beklenebilir. Ne de olsa son birkaç yıl içerisinde peşpeşe aldığı tartışmalı kararlarla itibar yönünden hayli sarsıntı geçirdi; yitirdiğini yeniden kazanmak için herhalde her zamankinden daha fazla hassasiyet gösterecektir. CHP'nin beklediği gibi değişiklik paketini 'esastan' incelemeye almamakla, Anayasa Mahkemesi, bu defa kurallara uygun davranacağının da işaretini vermiş oldu...."
GAZETESİ
ERHAN BAŞYURT
Sessiz diplomasi ve hamle üstünlüğü
"...Dışişleri Bakanımız Ahmel Davudoğlu. İsrail'in yardım gemisi baskınını değerlendirirken. "Tarihte ilk kez Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları başka ülke askerlerince öldürüldü'' cedi. Çok önemli bir tespit... Yüzlerce yolcunun yaşadığı korkunç dram ve işkencelerde cabası. Türkiye'nin, ölen vatandaşlarının haklarını savunarak hesap sorması en tabii hakkı.
Ancak bu yapılırken izlenecek usul ve kullanılacak üslup, krizin büyümesi ya da çözülmesinde anahtar rol oynayacak. Usul acısından, bu korsan baskının İsrail ile Türkiye araşma hapsedilmemesi gerekiyor. 32 milletten insanın bulunduğu gemiye baskın. İsrail ile uluslararası toplum arasında bir sorun. Dışişleri bu konuda başarılı bir politika izledi. Başbakanın girişimi ile Birleşmiş Milletler'in "komisyon" kurmak için harekete geçmesi de çok büyük başarı. Türkiye, tarafsız bir inceleme yapılması ve çıkacak rapora da herkesin uyması için girişimlerini ısrarla sürdürmeli. Üslup açısından. Türkiye krizle ilgili bundan böyle "sessiz diplomasi" yürütmeli. Kamu önünde açık eleştiriler yerini, ezber bozan barışçıl çıkışlara bırakmak. Olması gerekenden daha yüksek tonda açıklamalar ancak Türkiye'yi ve diplomatik becerilerini yaralar. Sonuç alınmaması halinde de kamuoyundaki hayal kırıklığına neden olur. Unutmamak lazım ki. İsrail bir dönem SSCB ve Çiriin taleplerine bile direndi. Zaman zaman ABD başkanlarına bile hakaret etti... Aynı şekilde Kızılay'ın da yardımları geciktirme ve engellemelere rağmen yerine ulaştırıldı. Deniz Feneri ve Kimse Yok Mu tarafından da milyon dolarlık yardımlar yapıldı. İHH da aslında bölgeye en çok yardım götüren sivil toplum girişimlerinden birisi. Ambargoya rağmen 25 milyon dolar yardım götürmeyi basardılar. Yine IHH üzerinden 9 bin Filistinli yetime düzenli destek sağlayan Türk aile var. Yardımların ulaştırılmasında İsrail'in sınırlama koyduğu ve sıkıntılar çıkardığı, gecikmelere neden okluğu bir gerçek. Ama hiç ulaşmamasındansa gecikmeli ve sınırlı kalemlerle de olsa ulaşması daha evla görülebilir. Niyetim krize neden olan yardım gemisini sorgulamak ve eleştirmek değil. Ancak yardımın ulaştırılması için seçilen yöntem başarısız olmuştur. Hatta geçmişte her şeye rağmen ulaştırılan Türk yardımlarının da önünde zorlaştırıcı bir rol oynayacaktır. Türkiye'nin "komşularla sınır sorun" politikasındaki birikimi. İsrail'le bu krizi aşmak için yeterlidir. İsrail aşın sağına rağmen, orta ve uzun vadeli ulusal akarlarımızın gerektirdiği şekilde hareket edilmelidir..."
GAZETESİ
MURAT BARDAKÇI
"one mınut" ve Cemal Paşa
"...1980'li senelerde, Ortadoğu'da muhabirdim. Hemen her memlekete gittim, çok sayıda devlet adamı ile mülakatlar yaptım ve her kesimden insanla bir arada oldum.
Mısır'da yaşıyor, merkez olarak Kahire'yi kullanıyordum. Günlerim zaten halkın arasında geçiyor, dolayısı ile hem halkın, hem de gerektiğinde yöneticilerin Türkiye'ye nasıl baktıklarını, hakkımızda neler düşündüklerini yakından görebiliyordum. O senelerde basınımızda yazılanlara bakılırsa, Ortadoğu'nun lideri Türkiye idi ve bölgede bizden habersiz hiçbirşey olmazdı.Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "One minute" çıkışı hakkında çok şey yazılıp söyleniyor fakat meselenin en önemli tarafı unutuluyor: "One minute" çıkışının ve Türkiye'nin Mavi Marmara hadisesine uzanan Filistin politikasının şimdilik en büyük faydası, Araplar'ın hafızasından Cemal Paşa'nın adını silmeye başlaması ve Türkiye'yi bölgede "ismen" değil, "fiilen" hissettirmesidir..."
GAZETESİ
YASEMİN ÇONGAR
Babayasa mahkemesi
"...Anayasa Mahkemesi'nin, 111 milletvekilince yapılan iptal başvurusunu incelemeyi kabul etmesi kimseyi şaşırtmadı. Mahkeme, kararında, anayasa değişiklik paketini "şekil yönünden" inceleyeceğini kayda geçirdi. Zaten mahkemenin, bunun ötesine geçen bir açıklama yaparak, değişiklik paketini "esas yönünden" de inceleyeceğini söylemesi, bizzat Anayasa'yı ihlal etmesi anlamına gelirdi; yüksek yargıçlar bunu şimdilik yapmadılar. "Şimdilik" diyorum, çünkü ne yazık ki "367 karan" ve üniversitelerde başörtüsü serbestîsi getiren düzenlemenin iptali" gibi lekelerle son zamanda epey kararmış bir sicili var yüksek mahkemenin. "Şekilden inceleriz, esasa girmeyiz, Anayasa'yı ihlal etmeyiz" dediğinde, artık kimseyi pek inandırmayan bir Anayasa Mahkememiz var bizim. Adeta bir üst yasama organı, bir senato gibi görüyor kendisini; geçmişteki kararlarına ve bu kararların aynasında, Anayasa ile ilişkisine bakınca, bir tür "Babayasa Mahkemesi" gibi çalıştığı izlenimini veriyor. Başörtüsü düzenlemesinin iptal şeklini kim unutabilir... O iptal kararında, seçmen iradesiyle yasa yapmak ve gerektiğinde Anayasa'yı değiştirmek ehliyetine sahip kılınmış vekillerin aldığı kararlar üzerinde siyasi tasarrufta bulunmaktan kaçınmadı Anayasa Mahkemesi; "şeklen inceleme" adı altında "esastan inceleme" yaptı. Bu madde, "anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceler ve denetler" diyerek Mahkeme'nin tasarrufunu gayet net biçimde kısıtlıyor. Anayasa değişikliklerine ilişkin Mahkeme incelemesinin şeklî unsurları, yine aynı maddede, "teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları" ile sınırlandırılıyor. Demokrat Yargı Eşbaşkanı Osman Çan'ın deyişiyle, "okuma yazması olan herkesin göreceği üzere gayet açık bir madde" bu. 148. Madde, Anayasa Mahkemesi'nin "değişikliklerin Anayasa'nın ilk üç maddesine aykırılık" gibi bir iddiayı ele alıp, esasa girmesini asla öngörmüyor. Buna elveren bir anayasa, Anayasa Mahkemesi'ni fiilen "siyasi" bir makama dönüştürmüş, mahkeme üyesi yargıçlara da seçmen iradesinin temsilcisi olan vekillerin üzerinde bir "siyasi" iktidar atfetmiş olurdu ki, böyle bir anayasanın, demokratik kriterler bakımından, 1982 Anayasası'ndan bile geri olacağı açıktır..."
GAZETESİ
SEDAT ERGİN
İsrail'in Gazzede insanlığa karşı suçları
"...Öyle anlaşılıyor ki, daha çok uzun bir süre toplum olarak İsrail'in Gazze'deki ablukası ve Hamasin masum bir direniş örgütü örgüt olup olmadığı gibi konulan, sorulan konuşuyor olacağız.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın İsrail karşısında sertleşmesine ve bu çerçevede Türkiye'nin Orta Doğu politikasında önemli bir kınlmanın meydana gelmesine yol açan gelişmelerin başında, bu ülkenin 2006'dan itibaren Gazze'de uygulamakta olduğu abluka, ama daha önemlisi 27 Aralık 2008-18 Ocak 2009 tarihleri arasında gerçekleştirdiği askeri harekat geliyor. Bugünkü tartışmayı sağlıklı bir zeminde yürütebilmek için Gazze'de ne olduğunu bir kez daha büyüteç altına yatırmakta yarar var. Bu konuda başvurabileceğimiz en önemli referansı, BM İnsan Hakları Konseyi tarafından kurulan Gazze Araştırma Komisyonu'nun hazırladığı, komisyon başkanının adıyie; anılan ünlü Goldstone raporu oluşturuyor.
İSRAİL İŞBİRLİĞİNİ REDDETTİ
BM'nin Gazze Komisyonu'nun Başkanı Richard Goldstone, Güney Afrikalı apartheid karşıtı bir yüksek yargıç. Lahey'de Miloseviç'e karşı Yugoslavya Savaş Suçlan Mahkemesi Başsavcılığını da yapan Goldstone, uluslararası alanda objektifliği ve saygınlığı ile temayüz etmiş önemli bir hukuk otoritesi. İsrail'i sorgulayan raporun altında imzası olan Goldstone'un Musevi olması işin ilginç bir yönü. Hazırladığı raporda İsrail'i Gazze'de "insanlık suçu" işlemekle suçladığı için Goldstone'un Güney Afrika'daki tutucu Musevi çevreleri tarafından kara listeye alınması talihin bir cilvesi olmalı. Filistin Platformu tarafından Türkçeye çevrilip kitap haline getirilen, ancak İngilizce orijinaline internetten kolaylıkla ulaşılabilen 15 Eylül 2009 tarihli Goldstone raporu, komisyonun aylarca süren çalışması sonucu hazırlandı. Komisyon, yaklaşık 1.5 ay Gazze'de sahada çalıştı, tanıklarla konuştu, bombalanan yerleri bizzat gidip inceledi, erişimi sağlayabildiği bütün belgeleri değerlendirdi. İsrail, Goldstone komisyonuyla işbirliği yapmayı reddetti.
İKİNDİ NAMAZI SIRASINDA CAMİ BOMBALANDI
Yaklaşık 550 sayfa tutan bu raporu bir köşe yazısının sınırlan içinde özetleyebilmek kuşkusuz mümkün değil. Ana noktalara değinelim. Bu hareket sırasında bin 500'e yakın insanın öldüğü biliniyor. Komisyon'un ölü sayısı olarak 1387 ile 1417 aralığındaki tahminlere itibar ettiği anlaşılıyor. Çocuklar da dahil olmak üzere en az 220 sivilin öldüğü belirtiliyor..."
GAZETESİ
TAHA AKYOL
Türk jetleri neredeydi?
"...İSRAİL komandoları Mavi Marmara'ya gaddarca müdahale edip 9 sivili şehit ederken, Türk jetleri ne yapmalıydı?! Türk jetleri müdahale etseydi, buna karşılık İsrail jetleri havalansaydı, iş nereye varırdı!? Bu da nereden çıktı demeyin... Mavi Marmara'da bulunan ünlü oyuncu Sinan Albayrak, sevgili Defne Samyeli'nin ATV'deki programında: "(İsraillilerin) saldıracaklarını bekliyorduk. Çünkü taciz söylemleri başlamıştı telsizlerden. Bize Türkiye'den de uyan geldi. Türkiye'den geri çekilmemizi istediler. Baskın sırasında Türk jetlerini bekledik. Niye kimse gelmiyor? Canlı yayınlarda görmüyorlar mı diye..." Albayrak'ın sözlerinde önemli gerçekler var:Evvela, Aslı Aydıntaşbaş'ın Milliyet'teki haberi doğrulanıyor; belli ki, perde arkasında diplomatik ve istihbari nitelikte yoğun bir trafik yaşanmış, Ankara geminin dönmesini istemiş! {Milliyet, 5 Haziran) Öyle bir ortamda İsrailli askerler saldırırken insanların Türk jetlerini hatırlaması, umması normaldir. Bunu son derece insani bir duygu olarak anlıyorum. Fakat devletler psikolojilerle idare edilemez. Türk jetlerini beklemek, "Mehmetçik Gazze'ye" diye düşünmek, duygulan coştursa da akla aykırıdır. Tarihten dersler Türk ordusu 9 Eylül 1922'de İzmir'e girmiştir. İngiliz kurmaylarının "Türkler altı ayda aşamaz" dediği Yunan savunma hatları birkaç saatte aşılmıştır. Karşımızda duracak kuvvet yok. Adalar'a mı çıkarsın? İngilizlerin elinde bulunan Çanakkale'ye, İstanbul'a mı yürürsün? Yoksa Selanik'e mi?! Erzurum'daki Şark Cephesi Kumandanı Karabekir Paşa, her ihtimale karşı, Gazi Paşa'ya uzun bir telgraf çekerek itidalli olunmasını tavsiye ediyor. İsrail meselesinde de "pek hesaplı" davranmak zorundayız. Lazım olan, jetler ve miting coşkulan değil, "diplomatik akıldır! Mesele öyle bir noktaya gelmiştir ki, önümüzdeki inişli çıkışlı ve dallı budaklı süreç tam bir diplomatik savaş olacaktır. Bunun asıl silahı da "diplomatik akıl"dır. Diplomatik aklın birinci maddesi de, bu olayda daima "yüksek moral zemin"inde bulunmaktır... Aşırılık ve aşın görünmekten sakınmaktır... Dünyanın Türkiye'ye desteğini sağlayacak bir üslupla diplomasi yürütmektir..."
GAZETESİ
AKİF BEKİ
Şalom Oboma
"...Beyaz Saray, en kıdemli muhabiri Helen Thomas'ı işinden etti. Niye? "İsrail'in yaptığını başkası yapmış olsa, çoktan silahımıza davranırdık" dediği için. Niye? Obama idaresine, "İsrail'e adam gibi doğru dürüst bir tepki vermeyecek misiniz?" diye sorduğu için. Niye? Daha önceki bir konuşmasında, Filistin işgal altında' deme gafletinde bulunduğu için. İsraillilere, evlerine ya da her nereyse Almanya, Polonya ve Amerika'ya dönmelerini söylediği için. Kabahati büyük... Biletini, Bush'un Beyaz Saray sözcüsü Ari Fleischer bizzat kesti. 89'larındaki Helen Thomas'ın işten kovulması için kampanya başlattı. Beyaz Saray muhabirliğinden derhal azlini, akreditasyonunun da iptalini istedi. Ve, bitirdi Helen Thomas'ı. Ayağı kesildi Beyaz Saray'dan. Obama'nın sözcüsü Robert Gibbs, sahip çıkmadı ona. Beyaz Saray Muhabirleri Derneği, basın özgürlüğünü savunmadı. Ardından, vartık vakti gelmişti' türünden alelade üzüntü mesajları yayımlamakla yetindiler. Helen Thomas özür diledi, gene de neo-con'lara affettiremedi kendisini. Eisenhovver'dan beri, son 50 yılda 10 ABD başkanını izlemiş bir gazeteci, zorunlu emekliye ayrıldı. Anti-semitizm ve kara yobaz suçlaması yapıştırıldı alnına. Sanırsınız, Beyaz Saray'da Bush'giller oturuyor hâlâ. Obama iktidar oldu ama, muktedir olamadı, yazık! Türkiye'ye geldiğinde, Selamün aleyküm' diyerek seslenmişti bize. Aleyküm selam bay Başkan' yazısıyla karşılık vermiştim o hitabına. Bu duruşunu da, ‘Şalom Obama!' diyerek selamlıyorum gayri..."
GAZETESİ
BİLAL ÇETİN
"Şekilden esasa" girilir mi?
"...Anayasa Mahkemesi'nden yapılan açıklamada, değişikliğin "şekil yönünden incelenmesine karar verilmiştir" deniyor. Bu açıklamanın hemen ardından Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, konuya ilişkin olarak yaptığı değerlendirmede, "Mahkeme, kesinlikle esasa girmeyecektir. Girmemelidir, esas konusunda bir karar vermemelidir" diyor. Arınç, Anayasa Mahkemesi'nin "esasa girmemesi" gerektiğini neden tekrarlama ihtiyacı duyuyor? Kaygı niye? Arınç'ı ve AKP'yi kaygılandıran unsur, geçmiş tecrübeler ve Anayasa Mahkemesi'nin anayasa değişikliklerinin incelenmesi konusunda oluşturduğu içtihat. Çünkü, Anayasa Mahkemesi, 2008 yılında üniversitelerdeki türban yasağı ile ilgili anayasa değişikliğini de şekil yönünden incelemişti. Ama çıkan iptal karan, içerik denetimi sonucuydu. O günkü başvurunun incelenmesi sırasında da şekil yönünden inceleme şu sırayı izlemişti: il Oylama ve Meclis görüşmeleri usulüne uygun yapılmış mı? Evet yapılmış...Değişiklik Anayasada öngörülen 367nin üstünde bir çoğunlukla mı kabul edilmiş?
Evet, 411... O zaman şekil yönünden bir eksiklik kalmıyor. Ancak bakılan bir nokta daha var Teklif usulüne uygun verilmiş mi? Evet, usulüne uygun verilmiş..."
GAZETESİ
MEHMET ALİ BİRAND
Erdoğan ve İHH kazandı kaybedenler ise...
"...Aslında, israil'in Gazze'ye uyguladığı ambargonun kırılması için organize edilen uluslararası konvoyun faturası Türkiye'ye çıktı. Askeri saldırının bir Türk gemisine yapılmış olmasından dolayı, olayın damgası bizde kaldı. Sanki sadece Türkiye ile İsrail arasında bir sürtüşme olmuş gibi bir hava doğdu. Bugün bir muhasebe yapmak istedim. Bütün bu gelişmelerden^ Türkiye'nin ne kazanıp ne kaybettiğini de hesaba katmak isterdim. Bu aşamada, Türkiye'nin yıldızı da Başbakan Erdoğan'mış gibi görünüyor. Ancak, aman dikkat. Bu tip kısa vadeli değerlendirmeler çok yanıltıcı olabilir. Bugün kazanılanlar yarın kaybedilebilir. Türkiye omuzlarda dolaştırılırken, farklı durumlara da düşebilir. Kişiler ve kurumlar açısından bakıp. kimin ne kazanıp ne kaybettiğini araştırdım. Bu alanda da durum yarın değişebilir, ancak bugüne kadarki zaman dilimini göz önünde tutarak bir bilanço yapar. bugünün resmini çekersek ilginç bir manzara ile karşı karşıya kalıyoruz. Erdoğan kazananlar listesinin başında geliyor. Hemen arkasında da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu var Bu politikanın Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin genel yaklaşımdan ve göz yummaları sayesinde yürütüldüğü, her ikisinin de açıklamaları, duyarlılıkları ve vücut dilleriyle apaçık ortada. Başbakan, Gazze ambargosuna başından beri öylesine tepkili ki, bu konvoyu engellememesi. İsrail ile ilişkileri sarsma pahasına onayını vermesi, sorumluluğu da taşımak istediğini gösteriyor. Davutoğlu da aynı şekilde ön planda rol alıyor. Erdoğan, Arap ve birçok Müslüman ülke halkının kalbini kazandı. Türkiye'ye karşı sokaklarda sempatiyi arttırdı. Erdoğan, içeride de popülaritesini arttırdı.
Anketler, oy oranının 5 puan yükseldiğini gösteriyor..."
GAZETESİ
BÜLENT ERANDAÇ
Yapılanlar yapılacak olanların teminatı olabilir mi?
"...Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır' sözü, siyasi hayatımızda yer tutan ve sık sık tekrarlanan bir anlamlı bir sözdür. Çok şey anlatır. Yapacaklarının ciddi olduğunu, yapacağı işlerde taviz vermeyeceğini göstermek için kullanılan bir sözdür. Yaptığını gösteren, yapacaklarının da garanti olacağını garanti etmek ister. Anayasa Mahkemesi, referandumun iptalini görüşme karan aldı. Milli iradenin tecelli ettiği TBMM'nin aldığı kararı iptal etmek için görüşmeyi kabul etmemesi gerekirdi. 'TBMM, en büyüktür, onun üstünde ben daha büyük olamam' demesi gerekirdi. Şimdi, Anayasa Mahkeme'sinin alacağı son karar tartışılıyor Tartışmaya gerek var mı? Anayasa Mahkeme'sinin yaptıklarına bakın, aldığı kararlara bakın, yapılacak olanları anlarsınız. Yaptıkları yapacaklarının teminatı' değil mi? Tekrar düşünün. 367 kararını kim aldı? Anayasa Mahkemesi. 411 kararını kim aldı? Anayasa Mahkemesi. 'Alamaz' diyenler, 'yapamaz' diyenler, kararlar çıkınca demokrasi adına çok üzüldüler, şaşırdılar. 367 kararını kim kaldırdı? Türk milleti. Yapılan referandum kaldırabildi. 411 milletvekilinin, başörtüsüne ilişkin kararı nasıl iptal etti, Anayasa Mahkemesi. Bu karar yerinde duruyor. Elbette Türk Milleti o kararı da kaldıracaktır bir gün. Anayasa Mahkemesi, kanun koyucu yerine kendisini koymuş, 411 milletvekilinin kararını iptal etmiş, TBMM'nin üstünde adeta kendini görmüştür. Anayasa değişikliğinin iptal talebini kabul etmek bile düşündürücüdür, anlamlıdır. Yapılanlara bakın, yapılacak olanı anlarsınız..."
GAZETESİ
HASAN DEMİR
İsrail, bittiğini bakın nasıl itiraf ediyor.
"...19 yaşındaki lise öğrencisinin kafasına yakın mesafeden beş kurşun sıkan askere "Kahramanlık Madalyası'' vermeleri, bittiklerinin ilânı değildir de nedir? Komando (?!) sanki Türk Özel Kuvvetleri ile çatışmaya girmiş, birkaçını öldürmüş ve sağ kalmayı başarmış, madalyayı da hak etmiş. Savunma Bakanları Ehud Barak'ın, "Ordumuzun operasyonu başarılıdır. Zayiat vermediler, birkaç yaralı ile gemiyi Gazze'ye sokmamayı başardılar" demesi, İsrail'in bittiğinin bir başka göstergesi değil midir? İnsan Barak'ı dinlerken ordusunun İsrail'e saldıran Türk hücumbotları ile çatıştığını ve Türk gemilerini esir aldığını zannediyor. Sivillere esir düşüp ağlayan İsrail komandosu ise, İsrail ordusunun ne kadar büyük bir ruhi çöküntü içinde olduğunun resmidir ve İsrail yönetimi ordusunun işte bu çürümüşlüğünü gözden uzak tutma gayreti içersindedir. İşin aslı, İsrail ordusu son on yıldır girdiği hiçbir savaşı kazanamıyor. Ortada 1967'deki o İsrail ordusundan eser yok. Ya ne var? Düşmanı görünce korkudan titreyen hatta silahlarını bile terk ederek kaçan bir İsrail ordusu var. Bunu ben söylemiyorum, 2000'de Lübnan'a saldıran ve sonra çekilen İsrail ordusu komutanlarından Ben Tzvi söylüyor, "Çekilmedik, kaçtık'' diyor. Hem de askeri ve sivil araçları terk ederek kaçtık diyor. Sonra neler oldu hepimiz çok iyi hatırlıyoruz. İsrail 2000'deki bu mağlubiyetinden güya büyük dersler aldı. Hem intikam hem Büyük Ortadoğu Projesini hayata geçirmek yani aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 30'a yakın bölge ülkesinin sınır ve rejimlerini değiştirecek adımı atmak için 2006'da Lübnan'a bir defa daha saldırdı. Saldırırken de, Lübnan Hizbullah'ının elindeki esir iki askeri kurtarmak istediğini bütün dünyaya deklare etti. Bush'un ABD'si bugün olduğu gibi o gün de bütün gücü ile İsrail'in arkasındaydı. Dışişleri Bakanı Rice savaş bölgesine gelerek, "Artık sınırların değişme zamanı geldi" bile dedi. İsrail ordusunun kazanacağından çok ama çok eminlerdi. Yine yenildiler. Bırakınız esir iki askeri kurtarmayı pek çok kayıplar vererek kaçmak zorunda kaldılar. Rezil rüsva oldular. İsrail karıştı, generaller hesap verdi, hükümetler değişti.
İsrail ve ordusu böyle bir haleti ruhiye içersindeyken Mavi Marmara yola çıktı. İsrail ordusu ve İsrail hükümeti için halka moral verecek bir operasyon fırsatı doğmuştu.
"One minute" diyen Türkiye'nin gemisi hedef alındı..."
GAZETESİ
DEFNE GÜRSOY
Paris gözüyle Türkiye-İsrail takışması
"...Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, Fransa gündemi de İsrail'in Gazze'ye giden "insani yardım" çatışmasına kilitlendi. Başlangıçta saldırının şiddeti konusunda herkes hemfikir görünüyordu, ta ki Pazartesi günkü gazeteleri açıncaya kadar... Saldırının hemen akabinde Fransız basın-yayın organları genel olarak İsrail'i sert bir dille eleştiriyordu. Ne de olsa Fransız siyaseti ve medyası yıllardır "Filistin yanlısı" tutumu ile tanınıyor, hatta kınanıyor. İktidar yanlısı sağcı Le Figaro'dan ulusal televizyon kanalı France 2'nin ana haber bültenine kadar, bu "insanlık dışı" saldırı mahkum ediliyordu. Birkaç günde özellikle sol ve ortanın solu basın eleştirinin dozunu yükseltiyordu. Öyle ki, sol liberal Liberation'ı Haziran'daki kapağına "İsrail, korsan devlet" başlığını yerleştiriyordu. Hafta sonu İsrail'in Gazze'ye uygulanan ablukanın kaldırılmasını isteyen binlerce insan ellerinde Filistin ve Türk bayraklarıyla Fransa'nın çeşitli kentlerinde sokağa döküldü. Doğrusu yıllardır sokaklarda Türk milliyetçilerinin belli gösterileri dışında Türk bayrağını taşıyan kimseyi görmemiştim. Ay yıldız belki de buralarda ve dünyanın dört bir yanında ilk kez bu denli kapsamlı bir uluslararası mücadelenin sembolü oluyordu..."
GAZETESİ
A.İHSAN KARAHASANGİL
Seyfi dede HSYK başkanı imiş haberimiz yok
"...Yıllardır, HSYK kamuoyunun gündeminde. Biz eleştiriyoruz, onlar cevap veriyorlar: "Objektif kurallara göre hareket ediyoruz. Tarafsızız. Bağımsız kalmak için çalışıyoruz. Önyargılı değiliz. Bizde torpil işlemez. Siyaset bizim işimiz değil.." Mahkeme kararı ile dinlenilen telefon kayıtları gösterdi ki; yapılan tüm savunmalar, A'dan Z'ye yalan! 0 kurulun çalışmalarında siyasiler de etkin.. Torpil de işliyor... Talimat da başüstüne ediliyor! Alın o konuşma kayıtlarını, okuyun. "Biz bitmişiz" diyeceksiniz. "Yargı iflas etmiş" diyeceksiniz.. "insanlar adalet beklesinler.. Davalarında hakkaniyetle verilecek kararları beklesinler.. Ama hiçbir şeyden haberimiz yokmuş.. Meğerse Ankara'da ne dolaplar dönüyormuş" diyeceksiniz.. Nasıl demezsiniz ki? Bakın HSYK'nın, tüm hakim ve savcıları temsil eden bir kurul olması için yapılmak istenen değişikliği, bundan daha 2 ay önce, HSYK Başkanvekili Kadir Özbek nasıl eleştirmiş! Önce soru: "HSYK'nın yapısı değiştirilmek isteniyor. Ne diyorsunuz?" Cevap şu: "Anayasa ve devlet sistemimizin ana unsurlarından olan kuvvetler ayrılığı ilkesi ve onun üç ayağından biri olan yargının, yürütme tarafından ele geçirilmesi, önce kuvvetler ayrılığı ve buna bağlı olarak hukuk devletinin çatısının çökmesi anlamına gelir. Ve bu bilerek yapılıyor." Vay vay vay.. Ne güzel de konuşurmuş Kadir Bey.. Bir de, kendisinin saygı duyduğunu söylediği eski Adalet Bakanı'nın telefon konuşmasından bir kesit verelim: "M. Seyfi Oktay: Şimdi şeyler belli oldu, Yargıtay üyeleri. Üzerine durduğum üç dört kişi vardı, onlar şey oldu, nedir seçildiler... Bir kere şeyin Metinin hanımı var Metin Ş. var ya; o benim ekiptendir. Ayşe hanım onun şeyi, Şebnem hanım var.. Şey de yine benim kadrodan.. Şey de.. Ee bakanlıkta idi, şeye geçti, ondan sonra Muğla var..." Ne diyor bu eski Adalet Bakanı, Kadir Bey?!.. Kafayı mı yemiş bu adam.. Diyor ki, "0 benim ekipten, bu benim ekipten.." Ne ekibi bu Kadir Bey? Folklor ekibi mi? Halkoyunları ekibi mi? Kılıç kalkan ekibi mi? Yoksa yoksa semah ekibi mi?.. Buyurun izah edin.. Hani siz, liyakat ile verdikleri kararlardaki başarısına göre, hakimleri Yargıtay'a üye seçiyordunuz?.. Ne oldu? Eski Adalet Bakanı'nın ekibinden olanları seçiyormuşsunuz; öyle diyor, saygı duyduğunuz o "bakan"! Bu ne rezalettir, söyler misiniz?.. Sahi Sayın Özbek.. Siz demiyor muydunuz, "HSYK'da Adalet Bakanı'nın işi yoktur.
Oluşturulmaya çalışılan HSYK, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırır ve Adalet Bakanı'nın emrinde bir kurul haline gelir."Böyle diyordunuz; değil mi? Şimdi anlaşıldı sizin isteğiniz.. Siz aslında Adalet Bakanı'nın HSYK'da olmasını istemiyor değilsiniz.. Siz zaten Adalet Bakanı ile birlikte, Yargıtay üyelerini seçiyorsunuz.. Ona "Tabii efendim. Tabii. Yollayın hemen" diyorsunuz..."
GAZETESİ
UTKU ÇAKIRÖZER
Gayrimüslim din adamlarımızı korumalıyız
"...Mavi Marmara yardım gemisine düzenlenen askeri baskın ve sonrasında İsrail ile yaşanan kriz nedeniyle piskopos Luigi Padovese'nin İskenderun'da öldürülmesi olayı Türk kamuoyunda gerekli ilgiyi göremedi. Ancak başta doğduğu İtalya olmak üzere Katolik dünyasında çok yankı yaratan bir ölümdü bu. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, Padovese'nin 'Piskoposlar Konferansı Başkanı' sıfatıyla Türkiye'deki Katoliklerin en yüksek unvanlı üyesi olmasıydı. Dikkatlerin Türkiye'ye yönelmesinin diğer bir nedeni ise son yıllarda özellikle Hıristiyan din adamlarına ve fikir önderlerine yönelik saldırılardır. Kısaca hatırlatmak gerekirse; 5 Şubat 2006'da Trabzon'da Katolik rahip Andrea Santoro öldürüldü. Aynı yıl, İzmir'de Sloven uyruklu Katolik rahip Kmenec'in dövülmesi, Samsun'da Fransız uyruklu Katolik rahip Brunisen'in bıçaklanması ve İzmir'deki kiliselere saldırılar bu cinayeti takip etti. 2007'de Malatya'daki kitabevi katliamında üç Protestan öldürülürken İzmir'de de Katolik rahip Franchini bıçaklandı. 2008'de Ermeni gazeteci Hrant Dink öldürüldü. 2009'da ölümle sonuçlanmasa da özellikle Protestanlara yönelik saldırılar dikkat çekti, İstanbul'daki gayrimüslimlerin oturdukları evlere kimliği belirsiz kişilerce kırmızı ve yeşil boyalar sürüldü. Son olarak da 3 Haziran 2010'da piskopos Padovese öldürüldü. Padovese cinayetinin dini ya da siyasi gerekçeyle işlenmediği, adli bir vaka olduğu yönünde Türk ve Vatikan makamlarınca yapılan açıklamaların, Türkiye'de din özgürlükleri alanındaki gelişmeleri yakından izleyenlerin kafalarındaki şüpheleri tam olarak giderebildiğini söylemek son derece zordur. Bu önyargılı tutumda, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler arasında gayrimüslimlere saldırıların en yoğun yaşandığı ülkelerin başında ne yazık ki Türkiye'nin yer alması önemli bir etkendir..."
GAZETESİ
YILMAZ ÖZTUNA
Asya zirvesi
"...Asya Zirvesi 9 stanbul'da toplanan Asya Güvenlik ve I İşbirliği Zirvesi muhteşem oldu. Amerika ve Afrika devletleri birliği, Avrupa Birliği var da, Arz'ın arazi ve nüfus bakımlarından en büyük kıt'ası Asya'da niçin kurulamadı? Şüphesiz bölge birlikleri var, biri Türk Konseyi'dir. Ama hiçbiri bütün kıt'ayı içermiyordu. Asya Birliği, bu eksiği gidermek için kuruldu. Bir de yeryüzündeki ABD-AB üstünlüğünü dengelemek için. Başkanlığını Kazakistan yapıyordu, şimdi Türkiye'ye geçti. Zaten İstanbul zirvesine Tayyip Erdoğan hâkim oldu. İsrail sorununu diyebilirim ki bugüne kadarkilerin en radikali çizgide dile getirdi. İsrail, bizi, kendisine ve Birleşik Amerika'ya karşı Türkiye-Suriye-İran-Hamas İttifakı kurmakla suçluyor. Ancak Erdoğan, İsrail'e geniş ve büyük bir kapıyı açık bıraktı. Hiç de ağır olmayan şartlara uyum sağladığı takdirde ilişkilerimiz düzelebilecektir. Ama Netanyahu kafası devam edip İsrail, Türkiye'yi ABD ve AB'den ayıracak politika tırmanışına girerse, anlaşmazlıklar uzayıp gidecek, krizlerin sonu gelmeyecektir. Putin de İstanbul Zirvesi'nde idi. Rusya, epey keyifli bir soğukkanlılıkla, krizin az daha ısınmasını bekliyor. O zaman konuşacak. Kriz ilerledikçe, Suriye dışında bütün Arap ülkeleri daha fazla Washington tarafına eğilecektir. Filistin meselesinden bıkmışlardır. Üstelik Arapların çözemediği bu müzmin sorunu Türklerin çözmesini kendileri için küçültücü telakki edeceklerdir. Bu hususta en küçük şüphe yoktur. Mısır, ancak Washington'dan ruhsat aldıktan sonradır ki Gazze kapısını açtı. Rusya, Türkiye gibi, hem Avrupa, hem Asya devletidir. Toprak büyüklüğü bakımından Avrupa'nın da, Asya'nın da, dünyanın da en geniş devletidir (17 milyon kilometrekare). Putin, Gazze krizinde ben de varım! demek için İstanbul'dadır. Mahmud Ahmedinecat ise bu defa seyirci kalmayı tercih etti. Şüphesiz Sayın Erdoğan, hangi çizgide duracağını belli edecektir. Krizden Türkiye ne kazandı? Net şekilde ancak o zaman görebileceğiz..."