![]() |
#1 |
![]() İranlı bir düşünür olan Abdulkerim Suruş, vaktiyle Ayetullah Humeyni ile yan yana yürümüş ancak Humeyni’nin 1979 İran İslam Devrimi sonrasındaki siyasetinden dolayı hayal kırıklığı yaşamış, Kuran-ı Kerim’in tarihsel olarak yorumlanması gereğine inanan, İran Reform Hareketinin önemli bir ismidir.
Abdulkerim Suruş’un İslami Yorum Dergisinde yayımlanan ‘Tanrı’ya Yemin Ediyorum ki Tanrı Yok!’ başlıklı makalesini Hamdi Tayfur çevirisiyle okudum. Eğer katı gelenekçi, insandan uzak, selefi bir zihne sahip değilseniz, makaleyi ve makaleye konu olan insan dramını okurken gözyaşlarınızı tutmanız mümkün değil. Öyle acı, öyle içerden bir yanı var. Şuruş, yazısında kendisi nedeniyle damadının İran rejimi tarafından tehdit edilmesini ve damadının gördüğü işkenceyi yazmış. Damadının işkence sonrası üzüntülerini Allah ile teskin etmeye çalışan Suruş’un aldığı cevap: “Dr. Suruş, bana Tanrı’dan bahsetme: Tanrı yok!… Ben dondurucu morgda suçsuz ve savunmasız bir şekilde acı çekerken Tanrı neredeydi? Bana yardım etmesi için yalvarırken ve çığlıklar atarken O neredeydi? Bu utanmaz hayvanlar benimle alay ederken, pervasızca bana saldırırken Tanrı neredeydi? Tek olan, yüceler yücesi olan O Tanrı, üç canavar üzerime atlayıp duygusuzca “Allah’ın adıyla! (Bismillah diyerek)” bana vururlarken neredeydi?” Vah vah deyip dizlerinizi dövmeyin, aklını kaybetmiş, psikolojisi bozulmuş, aman dinden çıkmış payeleri de biçmeyin, lütfen bu insanca haykırışı anlamaya çalışın. Suruş ve damadı çok insani bir durumu yaşıyor. Açık ifade edeyim, Kuran‘da İslam Devleti kurmanın farz olduğuna dair bir hüküm olduğunu düşünmüyor olsam da, düşünsel olarak Abdulkerim Suruş fikriyatına da sahip değilim, yazıdaki çığlığı görmemin bunlarla bir alakası yok. Düşünün bir kere Allah’a inanan bir insan olarak, Allah’ın hükmüne dayandırdığı bir yönetimi olduğunu iddia eden bir devletin vatandaşı olarak insanlık onuru için en ağır olanını işkenceyi yaşıyorsunuz. İşkence arasında namazı kaçırmanın derdine düşüyorsunuz ancak sizi o işkenceden tek kurtaracak olan Allah sizi kurtarmıyor. O hâl içinde insan yüreği, insan kalbi, insan aklı bu soruyu sormaz mı: “Allah’ım neredesin?” Yazı içinde seçebildiğim birkaç önemli husus var: 1. Din adına, dini emirlere dayalı bir sistem olduğunu iddia eden İran’ın din dışı baskı ve şiddet içeren uygulamaları. 2. Bu tür baskılar sonucunda yanında Allah’ı göremeyen bir inananın inkâr noktasına gelişi. 3. İnkâr noktasına gelmiş (getirilmiş) bir inananın durumunun sadece İslam Devleti olduğunu iddia eden İran’ın uygulamalarının bir sonucu olduğu. Birinci kısmı incelediğimizde İran’ın insan haklarına aykırı davrandığını artık net bir şekilde bildiğimizden haliyle katılıyoruz. Hatta bu durum İran’la sınırlı değil. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Beşşar Esad’la Suriye’deki halk ayaklanmalarını sert bir biçimde bastırmasının yanlışlığı üzerine konuyu görüşmek için Suriye’ye gitmişti. Davutoğlu, Esad ile tam 6 saat görüşmüş ve tüm bu görüşme sırasında Esad’ın oruçlu olduğunu naklediyor. Ancak oruçlu Esad’ın muhafızları aynı anlarda, Ramazan günü camiye sığınmış halkını bombalıyordu. Dahası var… Suruş’un damadının yaşadıklarının aynısını yaşamış bir Kürt tanıyorum. Müslüman bir ülke olan Türkiye‘de vaktiyle yaşadıklarını bana şöyle anlattı: “Şeyh torunuyum, biz dindar bir Kürt ailesiyiz. Esmer olduğum için gözaltına alındım. Gözaltında işkence sırasında bana copla tecavüz eden polislerden biri tekbir getirince Ateist oldum.” İkinci kısmı incelediğimizde, yazarken dahi kalbimin duracak gibi olduğu bu satırlar karşısında, yaşayanın ağzından dökülen cümleleri kınayamam, kınayamayız. Yani o hâl içerisinde insanın Allah’tan beklenti halinde olması, göremediğinde inkâr noktasına gelmesi anlaşılabilir, insani bir durum. Doğru demiyorum, anlaşılabilir diyorum. Buraya kadar Abdulkerim Suruş‘un yazdıklarında bir sorun yok dahası bu İslam olduklarını iddia eden katil devletlerin, kâfir insan üretim potansiyeli her yönüyle isyan edilesi bir durum. Ancak kâfir insan üretimi salt İslam olduğunu iddia eden katil devletlere mi özgü? İsrail laik bir devlet mi? İsrail’in Kudüs‘ü işgal etmesi (işgal diyorum zira ortak bir kutsal olan Kudüs’te tek başına söz sahibi) Yahudilikten kaynaklı değil mi? Mescid-i Aksa’da ibadeti engellenen Müslüman “Allah’ım secdene varmak için buradayım ama eziyet görüyorum, sen neredesin?” demiyor mu? Parmaklı kırılan Filistinli çocuklar, o parmaklarını göğe kaldırıp tekbir getirirken, “Allah’ım neredesin?” demiyor mu? Sen demiyor musun? Peki ya, Amerika, Amerika laik bir devlet değil mi? Peki, Amerika’nın Guantanamo‘da çırılçıplak soyarak işkence ettiği Müslümanlar (çoğunun suçu ispatlanmamış) “Allah’ım sen neredesin?” diye sormuyor mu? Sen sormuyor musun? O insanlar arasından bir sonuç olarak ret eden, kâfirler çıkmıyor mu? Demek ki, bir sistemin dini merkeze alarak bir sistem yürüttüğü iddiasıyla aslında kâfir insanlar sonucu çıkartması İslam’a yahut İslami bir yönetim biçimi olduğunu iddia eden devletlere özgü değilmiş. Ancak İslam gibi adalet ve hoşgörü temelli bir din olan İslam’ı kendi tekeli altına alıp, işkencelerine, vahşetine örtü kılan sistemlerin yanlışlarını izah etmeye engel değil. Bir önemli husus da Suruş’un makalesindeki Allah’a hitap ettiği bölüm: “Ey Yüce Allah’ım! … Sen ışığını kestiğinden beri, senin hizmetkârlarının kafirliği ve inancı ile kederler ve sevinçlerin tümü senin katında aynı oldu. Sen önceden müdahale ettiğin gibi artık tarihe müdahale etmemeye başladığından (vahyin arkasını kestiğinden), zalimlerin üzerine ceza yağdırmayı (zalim kavimleri helak etmeyi) bıraktığından, insanoğlunu kendi araçlarıyla baş başa bıraktığından beri senin vereceğin karşılıklardan esirgendiler. (Sana aşkla değil) Rasyonel (delillerle yaklaşan) insanların kafasına öyle bir fikir aşılandı ki artık senin herhangi bir şeye müdahale edeceğin beklentisini yitirdiler. Senden senin hizmetkârlarına katlanabileceklerinden daha fazla yük yüklememeni talep ediyorum. Muzdarip rasyonalistleri de geri çevirmemeni talep ediyorum. Şikâyet eden ve inançlarını kaybedenlere de kızgın olmamanı talep ediyorum. Onların şüpheciliklerinden dolayı da onları cezalandırmamanı talep ediyorum. Mademki Tanrı’yı kullanarak zalimlik edenlerin hesaplarını hemen görmüyorsun, o halde ezilen Tanrısızların hesaplarını da hemen görme.” Bundan daha samimi bir dil, bundan daha yüce bir teslimiyet olabilir mi? Ancak Suruş, yakaladığı bu güzel noktadan sonra makalesini şöyle bitiriyor: “Ben Gazali’den bir şey öğrendim: Söz konusu olan Yezid bile olsa ben asla birini lanetlememeliyim. Ancak şimdi ben alçak gönüllülükle bu kâfir yetiştiricisi İran İslam Cumhuriyeti’ni lanetlemek için senin iznini talep ediyorum.” İnsanlar ve devletler varlıkları ve amaçları bakımından tamamen farklı varlıklardır. Mesela devletin vicdanı yoktur ama insanın vardır. Ancak birbirlerine öykündüklerinde, birbirleri gibi olurlar, devlete öykünen insan vicdansızlaşır, mesela buna bağlı olarak devlet katlini gerekli görür, meşru sayar ve hatta savunur. Suruş’un İslam Cumhuriyeti adıyla kendini tanımlayan İran’ı yine kendi kodlarıyla “kâfir” insan yetiştiriciliği nedeniyle lanetlemesini anlamakla birlikte kâfir insan üretimi gerçeğinin kâfir yahut mümin devletler olmasının bir alakası olmadığını düşünüyorum. Bu sonuç tüm katil devletlerin sonucudur. Zira devletler ve insanlar farklıdır, devletlerin dini olmaz, insanların olur. Devletin kaybı olmaz, insanın olur. Ne güzel izah etmiş Ahmet Altan: “Hepimiz devletten korkacakken, hepimiz birbirimizden korkuyoruz. Devletin bizi korkutamaması için bizim birbirimizi iyileştirmemiz lazım.” Sanırım bu iyileştirmenin yolu, kendimizi ve kutsalımızı devletin elinden kurtarıp, devletin elinden sınırsız yetkiyi alıp, insana vermekten geçiyor. İnsanın devletleşmemesinin, devletin katileşmemesinin, kâfir insan üretiminin durmasının yolu belki budur, ne dersiniz? Cemile Bayraktar
![]() |
|
![]() |
![]() |
|
Sayfayı E-Mail olarak gönder |
![]() |
#2 |
![]() Buz gibi oldum.
|
|
![]() |
![]() |
![]() |
#3 |
![]() paylaşıp paylaşmamakta tereddüt ettim.umarım yanlış yerlere çekilip farklı bir mecrada yol almaz..
|
|
![]() |
![]() |
![]() |
#4 |
![]() |
|
![]() |
![]() |
#5 |
![]() Esi aslen bir tip doktoru olan fakat sartlar geregi soförlükle gecimini saglamak zorunda kalan iranli bir dostuma sormustum..." Iranda yasamakmi zor yoksa almanyada yasamakmi ?"
Kendisi bana...., " almanyada yasamak cok zor fakat iranda oldugun gibi yasama hakki hic taninmiyor...ben ve esim, hic olmayan bir hak yerine zorda olsa var olan hakki yasamayi sectik ve bu yüzden irandan göc ettik " demisti. |
|
![]() |
![]() |
![]() |
#6 |
![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
|
|