![]() |
#1 |
![]() TEDHİŞ, HUKUK VE ANARŞİNİN ANATOMİSİ
ALPEREN GÜRBÜZER Korkunç olan ölüm değil, sürekli etrafımızda dönüp dolaşan tedhiş çemberi. Tedhişçiler sayıca azlar ama hepside gözü dönmüş birer katil adayları. Geçmişte birçok yöneticilerimiz çok kere resmi beyanları ile tedhişçileri cesaretlendiriyordu. Hamasi nutuklarla anarşistleri daha da tedhişe sevk etmekteydiler. Neyse ki terör hadiselerinden ders almışız ki eskisi kadar hamaset yapmıyoruz, akıl biraz daha ön planda gibi. Eski Mısır kitabelerine(yazıtlarına) bakıldığında, elinde terazi tutan bir ölüm görevlisinin sanırsın ki sevap ve günah tartıyor. Oysaki o terazi suç tartıp etrafa tedhiş sembolü görüntüsü vermekteymiş meğer. Mısır yazıtlarındaki suç tartma terazisi aynı zamanda o toplumun içinde bulunduğu korkunun ifadesini yansıtır. Mısır ruhundan ilk sevgi filizi Hz. Yusuf(a.s)’ın Yusuf yüzlü(sevgi dolu yüz) girişimiyle başlar. Zira Züleyha korkunun, Hz. Yusuf ise merhametin ve sevginin sembolüdür. Züleyha, Mısır ruhunun vermiş olduğu korkuya dayalı tedhiş refleksi ile Yusuf’u esir alacağını sanır. Fakat hâkim olan korku salma ruhu sonunda aşka mağlup olur. Kazanan Züleyha değil, sevginin ve merhametin timsali Yusuf’tur. Tedhiş, korku salmakla her şeyi yıkabilir ama bir sevgi medeniyeti inşa edemez. Anlaşılan odur ki aşk ve sevgi, korku medeniyeti olan Mısır’ın temellerini içten içe sarsmıştır. Demek ki; Yusuf zindana hapsedilse de sevgi selini durduracak hiçbir güç yoktur. Nitekim tarih nice tağutu güçlerin yenilgisine şahitlik yapmıştır. İlk Hıristiyanlığın başlangıç evrelerinde tedhiş Hz. İsa’nın havarilerinden değil, ilk Hıristiyanları arslanın ağzına verecek kadar acımasız Roma imparatorluğundan gelmişti. Sadece Mısır mı, Roma mı? Mekke de benzer tabloya haizdi. Hakeza tedhiş önce Müslümanlardan değil, mevcut durumu muhafaza etmek isteyen müşriklerden geldi. Müşrikler statükocuydu, Müslümanlar ise değişim öncüleri idi çünkü. Ya tarihi sürecimiz nasıldı derseniz acaba verilecek cevap gayet basittir. Zira bizdeki; ‘Baş kesip kan dökmek eyüdür’ ifadesinde yerini bulan ‘alp’ kimliğimiz şayet alperenliğe dönüşmeseydi belki de tarihteki Moğol tedhişçiliğinden hiçbir farkımız kalmayabilirdi cevabıdır. Nitekim Osmanlı yerleşik bir medeniyetin öncüsü olduğundan coğrafyasında nüksedebilecek nizamı tahribe yönelik her türlü tedhiş hareketi tasvip bulmazdı. Osmanlı’da Sultan sanıldığın aksine ‘astığı astık kestiği kestik’ şeklinde ferman buyuran makam olmayıp faniliğin sultana, ebed-müddetin devleti Aliye’ye ait anlayışının hâkim olduğu bir medeniyetti. Osmanlı’da Celali türü tedhiş hareketlerin bile hedefi devleti yok etmeğe yönelik değildi. Bir takım toplumsal hareketlerin vermiş olduğu tepkiydi sadece. Öyle ki Sipahi nizamın teminatıydı. Fetihlerde muzafferiyet kazandıran asıl güç sipahiye aitti. Aynı zamanda Sipahi hem askeri, hem de üretim yönü olan bir teşkilat olmanın yanı sıra dirlik sahibi fakat mülk sahibi olmayan, sadece mülkü çiftçiye ait olan gelirin %10-12’sini alan üreticilerdi. Demek ki; Osmanlıda ordu bile üretici, yani tüketici değildi. Dışa karşı savaşmak, içe karşı nizam sağlamak ve üreticilik vasıfları olan tek teşkilat Osmanlıda mevcuttu. Ya Yeniçeri nasıl dı? O da nevi şahsına münhasır farklı bir özellikte bir ocaktı. Sözün özü Yeniçerinin ismi ve şanı hizmetinden daha büyük oldu demekle yetinelim şimdilik. Peki ya şimdiki ahvalimiz nasıl? Maalesef halimiz pek iç açıcı değil. Artık Osmanlı gitmiş yerini haramiler almış sanki. Üstelik bugün başrolde oynayan üç tedhiş unsurunun başımızı bir süre daha ağrıtacağa benziyor da. Bildiğiniz gibi bu üç unsur: “—Mafya, —Politik bezirgânları, —Anarşist’’ tir. Mafya, hukuk falan dinlemeden kendi kurallarını uygulayan tedhiş mekanizmasıdır. Politika ağaları ise sultacı özellikleriyle militarist eğilim gösteriyorlar, bu yüzden istişare etmek kitaplarında yazmaz. Varsa yoksa kendi kişisel sözleri ve icraatları esastır. Liderlik sultası ve karizması uygulamaları yüzünden kitleleri psikolojik tedhişe sürüklüyorlar habire.. Anarşist zaten ismiyle müsemma, onlarda mevcut otoriteye karşı isyan eden tedhişçilerdir. Kan dökmek, vurup yıkmak ana metotlarıdır. Bu üç tedhiş unsurun da güçleri görünüşte, içleri boştur aslında. Hepsi de şişirilmiş balonlardır. Başrolde olmalarının sebebi tarım sürecinden sanayileşmiş bilgi toplum sürecine geçiş sürecinde yaşanan geçiş sancılarının oluşturduğu sıkıntıları fırsat bilip, bu sancı sürecini kendi çirkin emelleri doğrultusunda kullanmaktan kaynaklanır. Tek sermayeleri gerilimdir. Geçiş sürecini atlattığımızda şişirilmiş balonların esamesi bile okunmayacağı muhakkak. Çünkü sanayileşmiş bilgi toplumu tedhiş eğilimlerini potasında eriterek yumuşamayı sağlamaktadır. Dayanışmacılığın olmadığı toplumlarda sosyal boşluk huzursuzluklar cinayetler diz boyudur. Bu duruma sosyologlar ‘anomi’ yani çözülme diyorlar. Çözülme geçiş toplumların sancılı alın yazısıdır bu yüzden. Zaman zaman saman alevi gibi parlayıp sönen tedhiş hareketleri bu geçiş devrelerinde kronikleşip müzmin bir hastalığa da dönüşebiliyor da. Tedhişçilik maddeci batının bize ithal ettiği bir marazdır. İnsanlıktan bihaber bu vahşi medeniyetin bilinçsiz kopyacıları olarak aynı tedhiş karnavalına katılmış bulunuyoruz. Batı, ithal ettiği tedhişini bilinçli bir şekilde sürdürüyor, biz ise hala onları örnek almakta yarışıyoruz adeta. Geçiş sürecinin vermiş olduğu sancılar tedhişçileri yüreklendirmekte, her yapılan icraata ‘hayır’ demeleri bundan dolayıdır. Yanlış veya doğru her ne olursa olsun hepsine itiraz etmek kazançlı bir yoldur onlar için. Böyle durumlarda kitlelilerin gözünde tedhişçi tek kurtuluş kapısıdır artık. Hatta kitleler yiğit sandıkları tedhişçilere gözü pek yanılmaz rehber olarak bakarlar. Dolayısıyla böyle bir konjonktürde tedhişçi günden güne yükselen ihtişamına şan ilave ederek eylemlerine hız verecektir. O halde biran evvel sanayileşmemizi gerçekleştirip bilgi çağını yakalamanın adımlarını atmalıyız. Gergin ortamlar, tedhiş baronların işine yaramış, üstelik her devirde yıldızlarına yıldız katmışlardır. Sükûn devrelerde insanlar daha çok düşünme fırsatı bulduğu için tedhişçiler kolayca at oynatamıyorlar. Kurt puslu havayı sever sözü bundan dolayıdır. Bilgi toplumu olduğumuzda sultaların dünyası kararacaktır elbet, ümit varız. Tedhişçinin belli bir hedefi vardır. O da devlettir, ama devlete başkaldırmakla bir yere varılamaz, bunu iyi bilmeleri gerekir. Üstelik oynadıkları oyun sadece oyalanacakları kanlı bir oyundur. Oyundan başını alıp da sevgi denemesine bile akıl erdiremezler. Bir sevgi tatsalar belki de tüm öfkeler biranda sona erebilir. Ya yürekleri olmadığı için, ya da kalp gözleri yok olduğundan gerçekleri göremiyorlar, dolayısıyla sevgiden söz edemezler bu yüzden. Aslında devletin başındakiler daha akıllı bir politika izlemiş olsalar tedhişçiler bu kanlı oyunu devam ettiremezler. Yanlış politikalar çoğu kez tedhiş hareketlerini başarılı kılmaktadır. Otoriter bir rejim bile sadece polisiye tedbirlerle ayakta durmaz, asayişi ve güveni temin edecek politikalara ve kültürel propagandalara da ihtiyacı vardır. Aksi takdirde Türk insanına; ‘Ben altı ayda [şer örgüt]’nın kökünü kazıyacağım’ gibi afakî ve hamasi nutuklar çözüm diye yutturulur. Kazımak kavramı dahi tek başına tedhişçileri yüreklendirmekte ve yapacakları eylemlerine güç katmaktadır. O halde basiretli politikalara acilen ihtiyaç var diyebiliriz. Osmanlı, ‘Sultan -Medrese-Sipahi’ üçlü teşkilatıyla anarşiye ve tedhişçiliğe meydan vermeyen bir politika izledi hep. Bugünde aynı politikaya ve denge siyasetine ihtiyacımız var. Tedhişçiliğe fırsat vermemek için bürokratik mekanizma, bütün eğitim kurumları ve güvenlik birimlerin ahenk içerisinde olması şarttır. Uyumluluk olmayınca meydan tedhişçilere kalmaktadır maalesef. Her birim sorumluluğunun idrakinde olmalıdır. Rasulüllah(s.a.v); Hepiniz çobansınız, hepiniz sürüsünden mesuldür buyurmakta çünkü. Güçlü bir eğitim sistemi, güçlü bir idari yapı ve güçlü bir güvenlik teşkilatıyla tedhiş hareketlerinin önüne geçilebilir pekâlâ. Etrafa korku salarak ‘Haydi! ak tolgalı beyler hurra..’ şeklinde kışkırtıcı nutuklarla tedhiş önlenemez. Osmanlı’da Sultan devletin güvenlik ve asayişini temin etmekte birinci derecede sorumlu makam, medrese ise asayişe eğitim açısından katkıda bulunmak yönüyle ikinci derecede mesuldür. Sipahi anormal durumlarda her an hazır vaziyette fiili olarak müdahalede bulunabilecek zahiri kuvveti temsil eder. Demek ki her türlü tedhişin önüne geçmekte yapılacak ilk fiili hareket; ‘devlet erki-eğitim kurumları-güvenlik birimleri’ dediğimiz üçlünün kendi aralarındaki uyumluluğunu sağlamakla mümkün. Bu üçlü mekanizma arasındaki dengeyi sağlayamadığımız sürece daha çok vaziyeti kurtarma çabaları ile oyalanacağız demektir. Böylece yanlış politikalar neticesinde tedhişçiler daha çok rayından çıkarak intihar eylemleri yöneleceklerdir. Hatta hasta tipler bombaları vücuduna bağlayarak vahşi bir şekilde hem kendi canına kıyacaklar hem de masum insanların kanını akıtarak eylemlerini ürkütücü boyutlara taşıyacaklardır. Öyle ki Mısır’ın korku terazisi günümüzde adeta intihar çılgınlığı dediğimiz cinnete dönüşecektir. Totaliter ideolojiler insanlığa hep kan, hep gözyaşı, hep korku salmışlardır. İdeolojilerin yemişi kandır, ilimden nasipleri olmadığından stratejilerini eylem üzerine kurmuşlardır. Öyle bir çark kurulmuş ki örgütün kucağına düşen bir daha iflah olmuyor, istese de insan örgütten çıkamıyor da, o artık örgütün talimatlarını uygulamakla mükellef canlı bir intihar eylem manyağıdır. Bu yüzden ‘Devrim kanla yazılır’ sloganı sıkı sıkıya sarıldıkları biricik ülküleridir hala. Bolşevik ihtilalini bir hatırlayalım, malum olduğu üzere ihtilal hasımlarını alt ettikten sonra bu seferde kan dökme tezgâhını kendi içinde en ufak aykırı fikir beyanında bulunanlara karşı kurmuştu. Totaliter ideolojilerde kişisel düşünceni ortaya koymak örgüte ihanetten sayılır hep. Gerek Lenin, gerekse Stalin uygulamalarıyla tedhiş psikolojisi içerisinde evlatlarına da ihanet suçlamasıyla ödetmişlerdir. Her şeyin bir bedeli vardı, ihanetinde olmalıydı. Nitekim oldu da. Tıpkı Stalin’in Buharin’e ölümlerden ölüm beğen dercesine ölümü seçtirmesi bunun tipik misalidir. Evet, ihtilaller evlatlarını bir bir yiyor. Tedhişin de evlatlarını intihar cinneti denilen bir değişik marazi psikoloji ile kıyım makinesinden geçiriyor, yani torna tesviye görevi ifa ediyor giyotin makinesi. Tornadan geçebildiysen ne ala, geçemediysen ölümlerden ölüm beğen mantığı devreye giriyor. Nasıl mı? Stalin kendisine ihanet diye nitelendirdiği, bedelini kurşuna dizdirmekle ödettireceği Buharin’i son yolculuğuna uğurlarken bile: —Bütün suçlarını itiraf etmeni istiyoruz. Hala partiye katkıda bulunmak istiyorsan partiye muhalefet etmenin akıbetini kendi hayatınla gösterirsin’’ şeklinde itiraf etmesini sağlayıp tedhişime kuvvet kazandırdıysa, [şer örgüt] gibi illegal örgütler de intihar eylemleri sonucu örgütünde çıkmak isteyen bombacı kızın sevgilisine yazdığı mektupta: Yapamayacağımı anladım… [şer örgüt]’yı bırakıyorum, sana tavsiyem, sende [şer örgüt]’yı bırak ve buralarda arama beni.’ itirafı ile suni psikolojik bir hal içinde örgütünde işine yarayacak son görevi yaptırıyordu. Tedhişimin insafı yok. Aman dileyen affedilmez, bilakis ölümüyle bile örgüte güç kazandırılma hesabı yapılır. Terör örgütü bu durumu dışa karşı dava uğruna yapılan eylem olarak tanıtacak olsa da, gerçekte iç hesaplaşmanın bir yansıması olarak ihanetin bedelini canıyla ödettirerek örgüte kuvvet kazandırması hedeflenir. Hasan Sabbah’ın Alamut kalesinde yalancı cennet vaadiyle efsunladığı gençlerin gerçekleştirdiği ölüm intiharlarından günümüze kadar uzanan tedhiş zinciri, şimdilerde bombalı cinnet eylemine dönüşmüş. Ne diyelim, Allah ıslah etsin sapkın beyinleri.
![]() |
|
![]() |
![]() |
|
Sayfayı E-Mail olarak gönder |
![]() |
#2 |
![]() Evet, haklısın.
|
|
![]() |
![]() |
![]() |
#3 |
![]() Terör insanlık suçu, bu böyle biline.
|
|
![]() |
![]() |
![]() |
#4 |
![]() Tedhişçinin belli bir hedefi vardır. O da devlettir, ama devlete başkaldırmakla bir yere varılamaz, bunu iyi bilmeleri gerekir. Üstelik oynadıkları oyun sadece oyalanacakları kanlı bir oyundur. Oyundan başını alıp da sevgi denemesine bile akıl erdiremezler. Bir sevgi tatsalar belki de tüm öfkeler biranda sona erebilir. Ya yürekleri olmadığı için, ya da kalp gözleri yok olduğundan gerçekleri göremiyorlar, dolayısıyla sevgiden söz edemezler bu yüzden. Aslında devletin başındakiler daha akıllı bir politika izlemiş olsalar tedhişçiler bu kanlı oyunu devam ettiremezler. Yanlış politikalar çoğu kez tedhiş hareketlerini başarılı kılmaktadır. Otoriter bir rejim bile sadece polisiye tedbirlerle ayakta durmaz, asayişi ve güveni temin edecek politikalara ve kültürel propagandalara da ihtiyacı vardır. Aksi takdirde Türk insanına; ‘Ben altı ayda [şer örgüt]’nın kökünü kazıyacağım’ gibi afakî ve hamasi nutuklar çözüm diye yutturulur. Kazımak kavramı dahi tek başına tedhişçileri yüreklendirmekte ve yapacakları eylemlerine güç katmaktadır. O halde basiretli politikalara acilen ihtiyaç var diyebiliriz.
evet birde sevgi tatsalar bir anda öfkeleri son bulabilir.... belkide kalp gözleri kapalıdır.... evet yıllarca devlet politikaları yanlış yapılmıştır sebebi belli herkes kendine çalışmıştır.. ama bazı şeylerin zamanı geldi bu oyun bozulacak Allahın izniyle.. hocam yazı için tesekürler... emeğine sağlık. |
|
![]() |
![]() |
![]() |
#5 |
![]() Başlık için öncelikle teşekkür ettim hocam..
Hep bu şekilde ufak olmalı ![]() Bir sosyolog adayı olarak yazının bir kısmı benide ilgilendiriyor sanırım.. (: ''Artık Osmanlı gitmiş yerini haramiler almış sanki.'' Osmanlıdaki eğitim işleyişi,baskıcı olmayan sağlam otorite ve en önemlisi İslam'a verilen değer, hukuksuzluğa ve tedhişe en önemli duvardı! Şimdiye baktığımızda en çok batılılaşmaktan kaynaklanan açılmalar ve dağılmalar yaşıyoruz.. Bunların en önemli sebepleri İslam'i ahlaktan uzaklaştırılmak ve batıya yöneltilme çabaları..Ve ne yazık ki bu çabalar işe yarıyor.. Sadece gençler değil aileler hatta eğitmenler bile bu etkilenmenin içersinde.. Böyle bir durumda elinizle düzeltmeye çalıştığınız yanlış başkasının tekmesiyle yıkılıyor.. Toplum bilinci ve beraberlik bilinci kaybolmuş.. En iyi çözüm tabiki eğitim.. Ama doğru eğitim! Bilinçli ve HAKK'ı tanıyan bir eğitim gerekiyor.. Ümmet bilinci İslam ahlakı gerekiyor.. Kimilerinin çabası bu yönde.. Kimilerinin ise yıkma,dağıtma,kendi hakimiyetini kurma yönünde.. Bu nedenle adımlarımızı sağlam atmak,kaybolan birliği yeniden kurmak ve en öncesinde inananarak yola çıkmamız gerekiyor.. Allah doğru yolda olanların yolunu açık etsin.. Konu Duygu'Seli~ tarafından (06-14-2010 Saat 01:28 ) değiştirilmiştir.. |
|
![]() |
![]() |
#6 | |
![]() Alıntı:
Hasan Sabbah'ın yaptığı bizim inancımıza göre kabul edilebilir değil belki ama şu yönden bakacak olursak eğer ''çok iyi çalışmış''.. Onun başardığını bizler başaramaz mıyız peki..? Yanlış yerine doğruyu aşılayarak.. Dünyanın ilk suikastçisinin organizasyonu tamamen insanların dini hassasiyetleri kullanılarak yapılmıştı..Cennet vaadiyle yapılmıştı..Şimdilerde aynı vaatleri dini kesimler veriyordur bilemiyoruz ama o zamanla şimdinin kıyasını yaparsak eğer; şimdi din dışında her türlü ideoloji için yapılan çalışmalarda var.. Para için,mevki için,kadın için.. Varılması gereken çözüm yolu burda da aynı işte.. Eğitim! Dini,ahlaki,insani,vicdani eğitim! Kolay kandırılabilecek nesiller yetiştirmemeliyiz.. Konu Duygu'Seli~ tarafından (06-14-2010 Saat 01:56 ) değiştirilmiştir.. |
||
![]() |
![]() |
#7 |
![]() Malesef Hasan sabbahlar ve fedaileri ülkemizde cirit atiyor.ve bunuda ıslam adına yaptıklarını söyleyenlerden tutun devletin bekası için her yol mubahtir anlayışına kadar geniş bir yelpazede kol geziyor.Hz.Yusuf gelmeyeceğine göre Yusuf yüzlüleri bekler olduk.Yusuf yüzlüler ise hala kuyunun dibinde sabır sınavında.tezzamanda geleceğe benzemez..
|
|
![]() |
![]() |
![]() |
#8 | |
![]() Alıntı:
Keşke Hasan sabbahın fedaileri kadar nizamlı,intizamlı olsalar.. Hasan Sabbah'ı her ne kadar sevmesem ve yaptıklarını takdir etmesemde şu gerçeği kabul ediyorum; ''çok iyi,düzenli çalıştılar ve şimdikiler kadar namussuzlaşmada bu denli ileri gitmediler..'' |
||
![]() |
![]() |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
|
|