AK Gençliğin Buluşma Noktası
Forum Köşe Yazarlığı Ak Parti Forum Köşe Yazarları buraya.



Cevapla
Stil
Seçenekler
 
Alt 01-04-2009, 19:28   #1
Kullanıcı Adı
alperen
Standart TÜRKİYE
TÜRKİYE
ALPEREN GÜRBÜZER
Mondros’un ağır şartlarını kanıyla, canıyla silip atan Türk Milleti bugünkü zor çemberi de aşacak ruhtadır pekâlâ. Yeter ki, üzerimize serilmiş ölü toprağı bir an evvel atabilecek gücü yeniden kendimizde bulalım.
Bugün Türkiye, sosyal değişme sürecini yaşıyor. Bu yüzden bunalımın sebeplerini bilmeden çözüm bulmaya kalkışmak altından kalkılamayacağımız yeni meseleler doğurabilir.
Geçmişte yaşadığımız ekonomik krizler, ülkenin gündemine “sistem meselesini” getirmişti hep. Böylece ara sıra yaşadığımız büyük ekonomik bunalımlarla mevcut sistemin problemler karşısında tıkandığını ve çözüm getiremeyeceğini idrak ettik. Demek ki; her problemin özünde sistem meselesi söz konusuymuş.
Tarihe şöyle göz attığımızda II. Dünya Savaşı’nın ağır şartları ülkemize “yol vergisi”, “ekmek karnesi” ve “gaz kuyruğu” olarak yansımış, derken bu durum halkın şeflik sistemine karşı tepkisini doğurmuş, ardından baskıcı anlayış ister istemez yerini çok partili hayata terk etmiştir. Yeni iktidarın rahatlatıcı ekonomik politikaları ve refah siyaseti DP’yi bir anda kitlelerin nezdinde sevgili yapmıştır. Aslında Türk ekonomisi 1957’de tıkanmaya başlamıştı. O yıllara bir göz attığımızda “Vesika”nın yerini “tahsis”ler almış, zaman içerisinde siyasi rekabetin düşmanlığa dönüşmesi ile birlikte Türkiye 27 Mayıs’ın eşiğine getirilmiştir. Böylece her on yılda bir tekrarlanan demokrasiyi askıya alan kesintili dönemlere girdik. Oysa darbe dönemleri hep gözyaşı, hep kan, hep sefalet getirmiştir. Dün olduğu gibi bugünde Türkiye’nin önünü açacak sihirli formül arıyoruz. Halk, jandarma dipçiği ile hizaya getirilmek istenen Türkiye istemiyor artık. Halkımız bu olup bitene yeter gayri dese de bir kere alışmışlar her tür cinsten darbe yapmaya, hala ara sırada olsa zinde güçler muhtıra vermekten geri durmuyorlar da.
Bugünkü Türk toplumunun en büyük talihsizliği, sosyal ve ekonomik bunalımla birlikte köksüzlük dediğimiz “tarihten kopmuşluğun” üst üste biriktiği problemler ağına düşmesidir. Tarihten yeteri kadar ders almayışımız kitleleri tarihinden bihaber hale getirmiş, derken yarınından emin olamayan nesiller türemesine yol açmıştır. Çözüm; tarihi şuursuzluğa son verip, “ati”ye(geleceğe kanatlanmak) yönelmekten geçer. Manevi yapıdaki dejenerasyonun tek sebebi ise takip edilen yanlış kültür politikalarıdır. Tanzimat’tan günümüze kadar geleneksel kültürümüzden kopuk çareler ararsak olacağı buydu zaten.
Osmanlının son dönemlerinde batı sömürgeciliği ülkemizi derinden sarsmış, öyle ki hasta halimiz Tanzimat’ı doğurmuştur. O yıllarda başlayan temel çelişkimiz merkezle kenar arasındaki çelişkidir. Böylece Tanzimat’tan beri devam eden merkez-kenar çelişkisi bütün reformların tabandan değil tavandan gelmesi sonucunu beraberinde getirmiştir. Cumhuriyet dönemimizde de toplum tam anlamıyla “yönetime katılım” zevkini yaşamamış, sadece “güdülen sürü muamele” sürecini yaşamıştır. Geçmişte her ne yaşadıysak yaşadık, şimdi sivil katılımcı politikalar üretmek ve hayata geçirmek zamanıdır. Bunu başarırsak Türk insanına en büyük hizmet olacaktır. Demokratik toplumda “sivil anlayış” ve “yönetime katılma” çok önemli yer teşkil eder çünkü.
Belki de tarihimizde ilk defa “tabandan” gelen sosyal değişmeyi başlatacak gelişmeler yaşıyoruz. Bugünlerde “sivil toplum”, “sivil katılım”, “katılımcı demokrasi” vs. gibi temalardan sık sık söz edilir olması bu ümidi doğuruyor. Bu konuda panellerin ve konferansların düzenlenmesi sevindiricidir. Türk toplumu artık “tepeden” gelen bürokratik yönlendirmelerle değil, “alttan” gelen ekonomik ve sosyal değişmeler yaşamak arzusundadır, bunun böyle bilinmesinde fayda var.

Gelişme halindeki ülkeler ne köylü ne de şehirlidir. Türkiye halkı da ne köylü ne de kentlidir. Onun için Türkiye gibi ülkeler ne geleneksel zihni yapısını koruyabiliyorlar ne de sanayileşmiş bilgi toplumunun iş disiplinini gerçekleştirebiliyorlar. Bu toplumlar geçiş süreci yaşadığından dolayı sürekli doğum sancısı yaşamaktadırlar.
Şehirler, ileri toplumları örnek alır hep. Köyler ise mevcut yapının koruyucusudur. İşte bu ikilem hali, zıtlaşmaları ve sistem çatışmalarını kaçınılmaz kılıyor maalesef. Kelimenin tam anlamıyla köyler statükocu, şehirler ise hareketli ve değişken yapı görünümdedir. Bu yüzden bu ülkelerde kimlik bunalımı da had safhadadır.
İnsanımız bir keşmekeş ortamında kimlik sancısı yaşıyor habire. Öyle ki insanlar, doğulu musun, batılı mısın, Müslüman mısın, ateist misin? Gibi soruların cevabını bulamamanın ızdırabını yaşıyor adeta.
Bu noktada süper devletler bu zaafımızdan yararlanarak “az gelişmiş aydın” üzerinde etkili olarak devamlı kültür ihraç ediyorlar coğrafyamıza. Türkiye’nin sözde ideolojik beyinleri, batı’lılardan daha “keskin” batıcı olup, ortaya kurtarıcı olarak çıkıyorlar. İdraklerine giydirilen “izm”lerin savunucuları efendilerinden daha hızlı batıcı edasıyla bu ülkenin değil “ülkesizlerin dünyasını” beynimize işliyorlar. Bize ait olan her ne varsa ondan söz edeni “mürteci” diye damgalıyorlar. Kimse “bize ait model”den söz etmiyor. Sanki model oluşturmak batı’ya mahsus meziyetmiş gibi empoze ediyorlar sağa sola. Türk insanı “sistem oluşturamaz” imajı hâkim belleklerde. Yine de büsbütün yelkenleri indirmişte sayılmayız, zira üzerimizdeki ölü toprağı atacak aydınlar çoğalıp ülke gündemini belirledikçe biraz olsun ümit var oluyoruz. Tek tesellimiz ‘kökü mazide olan ati olabilmek’ prensibini ilke edinmiş aydınlarımızın varlığıdır. Onlarda olmasa vay halimize...
Evet! Dolarla veya Euro ile istediğimiz şeyi alabiliriz, hatta Dinar’la petrolde alabiliriz, ama bize ait olan yitik hafızamızı dünyanın hazinelerini getirseniz acaba geri alabilir misiniz? Öyleyse “kalkınma” demek illa da döviz ve dış ticaret demek değildir, aynı zamanda manevi kalkınmayı gerçekleştirebilmektir. Elbette ki Türk ekonomisi, ancak dışarıya ihracat yapabildiği takdirde işleyebilecek, içte de üretimi artırarak yol kat edecek ki dışa bağımlılıktan kurtulabilsin. İhracat ve İthalat denge içerisinde olmadığı zaman, yatırımlar ve üretim azalmaktadır çünkü. Ekonomik bunalımın yaralarını sardıkça, belki de zamanla modern çağın en üst seviyesine gelebileceğiz. Unutmayalım ki dışardan kredi verenler, zamanında ödemeleri ödeyebilecek durumda isek ancak o zaman kredi musluklarını açıyorlar. İşte IMF’nin ileri sürdüğü katı reçeteler bunun en tipik göstergesi, başka delil aramaya bilmem gerek var mı?
Medeniyet, enerji medeniyetidir. Bu çağda, enerji petrole dayanmaktadır. İnsanoğlu galiba petrol medeniyetinin son dönemlerini yaşamaktadır. Enerji kaynağı (petrol) tükenmeye başladığı için, “yeni bir enerji çağı”nın doğuş sancıları yaşanıyor, ister istemez bu durumda nükleer enerji gelişmiş ülkelerin malı olarak dünyaya ayak basıyor.
İleriki yıllarda tam manasıyla nükleer enerjiye dayalı sanayi kurulduğu zaman, ister istemez petrole dayalı otomotiv sanayi, kimya sanayi hurda haline gelecek. O halde Türkiye’nin nükleer enerji çalışmalarına daha şimdiden hız vermesi gerekiyor. Artık yeni enerji çağının “nükleer enerji” çağı olduğunun fark etmeliyiz.
Bugün bütün az gelişmiş ve gelişme halindeki ülkelerin temel meselesi “sosyal değişmedir. Sosyal değişmeyi anlamamak meselelerden kaçmak demektir. Onun için sosyal değişmeyi iyi teşhis edip, ona göre toplumu sağlıklı bir şekilde yönlendirmelidir.
Şu bir gerçek ki, kültürdeki değişme toplumu, toplumdaki sosyal değişme kültürü değiştiriyor. O halde gerek maddi gerekse manevi kalkınma dengesini kuracak sistem kurmakta yarar var.
Bugünkü halkımız dünden farklı olarak “sivil toplum”, “sivil katılımcılık” gibi demokratik söylemlerden söz etmesi, aynı zamanda dünün tekrarcısı olmaktan çıkıp yeniliklerin devamından yana tavır sergilemeleri zihni dönüşüme uğradıklarının en belirgin göstergesidir.
Türk toplumu eskisi gibi bir tarım toplumu değildir, ama henüz sanayileşmiş bilgi toplumu da olamamıştır. Zira Türkiye geçiş safhasındadır. Geçiş sürecini sancılı geçirdiğimizden dolayı meseleler de çığ gibi büyümektedir. Tarım sektörünün ekonomideki ağırlığının gittikçe azaldığı, sanayinin ağırlığının gittikçe arttığı görülmektedir. Sanayileştikçe Türkiye’yi idare etmek daha da zorlaşacaktır. Sanayileşme hem ekonomik yapıyı, hem de sosyal yapıyı değiştirmektedir çünkü.
Malum olduğu üzere Cumhuriyetin ilan edildiği yıllarda, petrol olmadığı için tarımda traktörün yerine hayvan kullanılıyordu, Türkiye’yi idare etmek o sıralar çok daha kolaydı. Fakat şimdilerde aktif nüfus içinde çalışan kesimin her geçen gün ağırlığının artmasıyla birlikte sendikal haklar, asgari ücret, sosyal güvenlik, yönetime ve kâra katılma gibi zihni yoracak bir dizi konular gündeme gelmektedir. O halde sanayileşmeye paralel olarak, birde karşımıza “ücretliler” meselesi ortaya çıkıyor. Nitekim ücretlilerin toplam çalışan nüfusa oranı git gide artmaktadır. Dolayısıyla gelir dağılımındaki dengesizlikler siyasi gerginliklere, hatta toplumsal huzursuzluklara yol açmaktadır. Çünkü sanayileşme kendiliğinden sosyal adaletsizliği artırmakta. Demek oluyor ki sosyal adalet meselesi sanayileşen toplumlar için çok daha önemlidir.
Kapitalizmde üretim araçları sözde “fert”lere aittir, ama uygulamada birkaç patron ve tekelci sermayedarın elindedir. Komünizmde üretim araçları “işçi sınıfının” olup, uygulamada birkaç politbüro ve parti yöneticilerinin inisiyatifindedir. Yani kapitalizmde sermaye sahipleri, komünizmde parti bürokratları “ilk nimeti alanlar” olup halk ise kuyrukta bekleyenlerdir. Bizim savunduğumuz aynı zamanda bu toprağın irfanı olarak düşündüğümüz Türk İslâm modelinde ise devlet de, fert de, millet de üretim araçlarının sahibidir. Yani üç sektöre de ekonomik teşebbüs ve katılım sağlandığı gibi her üç sektörün de nimette ve külfette beraberliği esas alınır.
Dünyanın her yerinde toplum sanayileşme seviyesine gelince sosyal tabanlı militanlaşma zamanla yerini uzlaşmaya terk etiği görülmüştür. Ülkemiz bu noktada tam manasıyla sanayileşmiş bilgi toplumu olmadığı için geçiş sürecinin militanlaşma havasına kendini kaptırabiliyor. İşte sürekli bunalım psikozu yaşamamız bu noktada düğümlüdür. Yani geçiş toplumunun problemlerini yaşıyoruz. Hala Kandil ve Cudi dağlarını dövmekle meşgulüz. Sanayileşmiş bilgi toplumu olduğumuzda bu sancılar azalacaktır elbet. Nitekim Sanayileşmiş bilgi yolunda ilerleyen Türk toplumunda kişi başına düşen yıllık milli gelirden kendine düşen payın paylaşması gibi konuları tartışmaya başladı bile. Bu durum sosyal değişmenin bir neticesidir. Fakat sosyal değişme devam ettikçe toplumumuzda “normsuzluk” ve kimlik bunalımı koyulaşmakta, hatta dünya metasına yönelişin yansıması olarak hem içte hem de dışta mal talebini artırmaktadır. Para kazanmak güzel şey elbette ki, ama ondandan daha güzel olanı gönlüne parayı koymadan maddeleşmeden üretim yapmak olsak gerektir.
Tüketim talebiyle üretim yetersizliği arasındaki dengesizlik, ciddi anlamda sosyal-siyasi krizlere de yol açmaktadır. Tarım ürünlerine olan talebin artış sebebi ise diye dünyadaki beslenme meselesinden kaynaklanan bir hadiseden ötürüdür. Madem dünyada tarım ürünlerine büyük ihtiyaç var, o halde üç tarafımız denizlerle çevrili diye sürekli övünerek bahsettiğimiz cennet yurdumuzda tarımsal üretimi artırmamız şart gibi. Övünmek bir yana dursun, zaman icraat zamanı. Bu noktada ister istemez ne yapabiliriz sorusu akla geliyor. Çözüm noktasında şu iki temel öneri önümüzde duruyor: Biri sulama, ötekisi tarımsal teknolojik donanımdır. GAP topyekûn tam üniteleriyle devreye girdiği zaman Harran ovası tamamen sulanabilecek düzeye gelebilecek, ayrıca enerji üretimi de büyük miktarda artacaktır. Bu noktada GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) Çukurova’dan sonra geleceğimizin ikinci petrolüdür diyebiliriz.

Nerden bakılırsa bakılsın, Türkiye’nin meseleleri dış ticarette düğümlenmektedir. Nimeti de külfeti de adaletle dağıtmak mecburiyetimiz var. Aynı zamanda iç tüketimi azaltıp tasarrufa yönelmeli ya da verim ekonomisini hareket geçirmek zorundayız. Bunları gerçekleştirmedikçe meselelerimizin halledilmesi imkânsız gibi bir şey... Bu yüzden Türkiye’nin bütün ümidi, adil bir şekilde iç talebi düşürüp ihracatı artırmaktır.
Şehir toplumuyla birlikte kitle toplumu haline geliyoruz. Yani cemaat’ten cemiyet’e geçiyoruz, hatta globalleşiyoruz. Üstelik bu büyük değişme, sosyal ve kültürel alanlarda meseleler çıkarmasına rağmen gerçekleşiyor.
İçimizde ne kadar aşk olursa olsun, bugünkü toplumu iyi etüt etmeden, hiç bir şey yapamayız.
Artık kitlelerle beraber yüründüğü bir çağın eşiğine gelmiş durumdayız. Zira çağımızda siyaset kitleler beraber yürütülüyor. Yani, Allah Resulü’nün Mekke ve Medine halkı ile beraber yürüdüğü çağa benzer bir çağın kapısındayız sanki. Veda Haccı’nda yönetenlerin doğrudan doğruya yönetilenlere Kusva adlı devenin üzerinde seslendiği bir çağa benzer bir dönemin içine giriyoruz gibi. Üstelik halkla devletlû arasında mesafeler gitgide azalıyor da. Kelimenin tam anlamıyla “Habeşli köle”nin devlet adamı olabildiği bir çağdayız.
Oportünist değil, Osman Gazi’nin idare edilenlerle birlikte kurultay yaparak, halkla birlikte yönetme diye ifade edebileceğimiz “sivil katılım” çağının kapısından içeri adım attığımız döneme giriyoruz galiba. Bu konuda ümit varız. Çünkü kitleler yönetime katılmayı konuşuyor, bizde yönetimde varız diyor adeta.
Fikirleri iktidara getirmenin yolu siyasettir. Türk toplumunda başarılı siyaset yapmak, ancak toplumdaki değişmeleri görmek ve ona göre tavır almaktan geçer. İşte toplumun lehine tavır uygulamaları devreye girerse o zaman yönetilenlerin yönetim üzerinde söz sahibi olmaları gerçekleşip, siyasetin önü açılacağı görülecektir. Bugünkü siyasetimizin tıkanmasının ana nedeni sosyal değişmeler karşısında politikacılarımızın masalcı ve destanî tavırlar sergilemesinden ötürüdür. Oysaki meseleleri yüzeysel gözle değerlendirip özden uzak çözümler aramakla siyaset yara almaktadır. Neticede anti sosyal çözüm dediğiniz olgu hüsranla sonuçlanabiliyor da.
Siyaseti “toplumu idare etme sanatı” diye tanımlamalı, zaten öyle de. Madem toplum hızla değişmekte, o halde yeni arayışlar ve yeni kapılar aralamalı. Toplumdaki bu hızlı değişmeyi göz ardı etmeden halkı kucaklayıp, onunla bütünleşen bir siyaset anlayışı geliştirmek şart.. Aynı zamanda çağın yapısına uygun çözümler üreten siyasette ortaya koymalı. Çünkü Çağımız sivil toplum kuruluşlarıyla teşkilatlı bir şekilde yaşıyorlar. Hızla bu teşkilatlar çoğalırsa onların gücü hepimizin gücü olacaktır elbet. Onun için katılımcı demokrasiden söz etmek için sivil toplum kuruluşların teşkilatlanmasının önünü açmalıyız. Aksi takdirde Onların varlığını kabullenmemek demokrasi konusunda samimi olmadığımızı ortaya çıkarır, bizden demesi.
Vesselam.

 

alperen isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 01-06-2009, 15:25   #2
Kullanıcı Adı
alperen
Standart
Güzel paylaşımın için teşekkür ederim. Allah razı olsun.
alperen isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-02-2010, 21:00   #3
Kullanıcı Adı
alperen
Standart
Türkiye hızla ileri demokrasiye koşuyor.
alperen isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı





2007-2023 © Akparti Forum lisanslı bir markadır tüm içerik hakları saklıdır ve izinsiz kopyalanamaz, dağıtılamaz.

Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir.
5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, şikayetlerinizi ve görüşlerinizi " iletişim " adresinden bize gönderirseniz, gerekli işlemler yapılacaktır.



Bulut Sunucu Hosting ve Alan adı
çarşamba pasta çarşamba bilgisayar tamircisi