AK Gençliğin Buluşma Noktası
Forum Köşe Yazarlığı Ak Parti Forum Köşe Yazarları buraya.



Cevapla
Stil
Seçenekler
 
Alt 01-01-2009, 11:58   #1
Kullanıcı Adı
alperen
Standart TÜRKLÜK SORUNLU KAVRAM MI?
TÜRKLÜK SORUNLU KAVRAM MI?
ALPEREN GÜRBÜZER



Yükselen milliyetçilik her nedense paylaşılamıyor, her türden siyasi partiler milliyetçiliğe vurgu yapmakta adeta yarış içerisindeler. Kimi Türklerin tarihte on altı devlet kurmanın gurur okşayıcılığından kendinden geçerken, kimide alaycı usulupla ‘on altı devlet kursak ne yazar, bir o kadar da devlet yıkmışız’ karşılığını veriyor, kimi milliyetçiliği Atatürk Milliyetçiliği eksenine oturturken, kimi de ulusalcı ya da Türk Milliyetçiliği çerçevesinde meseleyi ele alıyor. Anlaşıldığı kadarıyla milliyetçilik etrafında cereyan eden çeşitlilik hergeçen gün artıyor, ne diyelim sürüsüne bereket diyesimiz geliyor içimizden.
Evvela şu onaltı devlet olayını ele alsak mı, bakalım bu mesele neymiş diye. Tarihe şöyle bir gözattığımızda söz konusu devletlerin arasında hem aidiyet yönünden, hem de yönetim bakımdan Türk olanda var, olmayan da. Ne var bunda deyip, olabilir gibi kaçamak cevaplar da gelebilir. Fakat bu tür karşılık vermekle de, mesele bir çırpıda çözülmüyor aslında. O halde tarihi değiştiremeyeceğimize göre bu kuru gürültü niye? Şurası bir gerçek ki; Türklüğü kafatası yönünden değerlendirenleri ya da damarlarındaki kana kadar indirgeyenleri bir takım tarihi gerçekler memnun etmese de tarihi tespitler saf ırkın ve saf yönetimin olmadığı yönündedir. Bizim meselemiz kendini Türk hisseden herkes Türktür anlayışında olanlarla değil elbette ki. Mesele kimin Türk, kimin Türk değil sorunu da değil zaten. Meselemiz tarihi gerçeklerle yüzleşmekten kaçınıp sloganların ardına düşenlerle. Dolayısıyla bu tutum devam ettiği müddetçe Türklük kavramı sorunlu olmaya devam edecektir, bu böyle biline. Maalesef bu konu öyle aşırı noktalara taşınmış ki; ‘Ya sev ya da terk et’ diyecek kadar gözü dönmüş bazı kesimler işi çığırından çıkartmışlar bile.
Malum olduğu üzere Kıbrıs Barış Harekâtından sonra, birtakım devletlû elitlerimiz acaba ne yapsak da yavru vatan Kıbrıs’ı Cumhurbaşkanlığı forsunda mevcut olan onaltı yıldıza dâhil etsek diye kara kara düşünmeye koyulmuşlar, derken çareyi listede pekte dikkat çekmeyen Batı Hunlarını çıkarmakta bulmuşlar. İşte KKTC, bu şekilde on altı yıldızın arasında kendine böyle yer bulabilmiş ancak. Tarihle oynamak işte buna derler. Bunun adı çözümse. Oysa tarih müdahale edilen (Uygunsuz kelime. Yönetimle irtibata geçiniz)(Uygunsuz kelime. Yönetimle irtibata geçiniz)(Uygunsuz kelime. Yönetimle irtibata geçiniz)(Uygunsuz kelime. Yönetimle irtibata geçiniz) değil ki, tarih yaşanıp kayda geçen bilgi hazinesi olarak bakmalı. Hele hele bir milleti onaltı devletle sınırlandırmak veya eksiltmek ya da olmayanı olmuş gibi göstermek girişimleri başlı başına skandal niteliğinde girişimler olup son derece vahim, bir o kadarda tarihi katleden arızalar olsa gerektir. Bırakınız bu konuları tarihçiler halletsinler, sırça köşklerde ele alınacak konular değil ki bu meseleler. Nitekim onaltı yıldızın içinde olmayıp ta tarihte yerini almış nice Türk toplulukların olduğu artık bir sır değil bugün.. Meğer ne kadar merakmışız simgeleşmeye, hatta donuklaşmaya ve rozetleşmeye…
TÜRKLÜK

Türklük bugünkü anlamda artık içi boşaltılmış ulus devlet olmanın aracı sadece. Bir zamanlar Türklük kavramı değer ifade ediyordu, üstelik ulu orta her zaman konuşulabilecek bir kavram değildi de. Çünkü değerli ziynetler hep en güzel yerlerde muhafaza edilir, saklı kalır itina ile hep, pazara dökülmezler, ucuz olan şeyler ulu orta yerlerde sergilenir ancak. Bundan dolayı Osmanlı altı asır boyunca Türk olduğu halde adının Türk olduğundan sıkca bahsetmemiş, hatta gerek bile duymamış. Utandığından mı? Elbette ki hayır. Bu demek değildir ki Osmanlı Türklüğü ağzına almamakla aslını, atasını inkâr eden ne idüğü belirsiz bir devletti. Tam aksine Osmanlı’nın evvela bir dünya görüşü olan misyonu vardı. Yani devleti aliyyenin İla’yı Kelimetullah için âleme nizam vermek ideali söz konusu idi. Onun için milliyetçiliğin dar kalıplarına kendilerini mahkûm etmediler, ‘Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz’ düsturunu şiar edindiler hep. İslamı ön plana alıp arkasına da Osmanlılık şuurunun itici gücünü katıp hükümran olmuşlar tüm cihana. Türkler kurduğu devletlere bile ya kurucularının adını, ya da sülale isimlerini vermişler, yani Al-i Selçuklu, Al-i Osmanlı şeklinde kodlayarak yetinmişler sadece. Bağrında taşıdığı milliyetlere öteki gözüyle bakmadıkları içindir ki; üç kıtada hükümran olmayı başarabilmişlerdir.
Bütün imparatorlukların hemen hepsi kozmopolittir. Bunlar arasında Osmanlı’nın tek farkı engin tolerans anlayışına sahip olmasıdır. Bizanslılar yıllardır Yahudilere insanca muamele yapmayıp hırpalayarak itip kalkıştığı içindir ki cihanşümul imparatorluk esprisini yakalayamamışlardır. İşte Osmanlının cihanşümul olmasının temel esprisi soy sop faslına dayalı milliyetçilik yapmamasıdır, yani milliyetler çelişkisine meydan vermemesidir. Dolayısıyla Osmanlının bilinci tek ırka dayanarak gelişmemiş, aksine Türk unsurunun yanında gayr-i müslim tebadan derlenen seçkinler tabakasınıda yönetime dâhil ederek içte ve dışta birliği dirliği sağlayabilmişler bu yüzden. Osmanlı aynı zamanda Müslüman Romadır, batının ortasında kurulması da bu durumu teyid ediyor zaten.
Türklüğü ulus devletinin aracı olarak kullananlar ne yapıyor? Derseniz, onlar da Türklüğü değer olmaktan hızla uzaklaştırıp bir ideolojik kalıbın ürünü olarak lanse ediyorlar sürekli. Türklük böyle sunulunca bu kavram ister istemez sanki medeniyetten yoksun, sadece Nihal Atsız’ın öğretilerinde yer alan güçlü, kahraman veya ‘Bir Türk dünyaya bedel’ meydan okumasına dönüşüyor. Nitekim bu tür Türklüğün içerisinde Mevlana’nın; ‘Ne olursan ol yine gel’ yahut Yunus’un; ‘Yaratılanı sev yaratandan ötürü’ sevgi içerikli sözleri çağrıştıran ana temalarını göremiyoruz.
Oysa bizim ecdadımız Moğol kasırgasını Horasan Erenlerinin irşad soluğu ile bertaraf etmişlerdi, ama ne yazık ki geldiğimiz noktada ise Türklerin Moğollaştığına şahit oluyoruz sanki. Malum olduğu üzere Moğollar medeniyet nedir bilmez yıkıcılardır, zaten tarihi süreç içerisinde yerleşik olamadıkları için bir yüzyılı bile aşamayacak şekilde ömrünü tamamlayıp tarihin harabelerine gömülüp kayboldular. Bu gerçeklere rağmen etrafa korku salan, insanlıktan nasibini almamış Moğol serdarlarını, Hülagoları, Cengizleri genç kuşaklara örnek sunmaya kalkışırsak bu Türklüğü yüceltmez, bilakis Türklerin Cengizleşmesi yahut Moğollaşması demek olur. Asıl milliyetimizin izlerini bulmaya çalışacaksak Ahmet Yesevi’nin yaktığı sevgi ateşinde aramalı. Bakın Yesevi güneşi için Yahya Kemal Fuad Köprülü’ye ne diyor: ‘Ahmet Yesevi’yi bir inceleyin göreceksiniz ki, bizim milliyetimizin temelleri orada bulacaksınız.’
Gerçekten de Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi (k.s)’ın dergâhına gelen Türk’ün Alp’i ruhunu erenlikle süsleyerek kuru cihangirlik davasından uzaklaştığı gibi alperenlik kimliğine de kavuşmuş oluyordu. Böylece Yesevi güneşi sayesinde Türklük aşama aşama yerleşikliğe, ordanda medeniyete, derken üç kıtaya hükmeden cihangir imparatorluğa geçiş yapmıştır.
İslamiyet öncesi Türklüğün pazu kuvvetiyle yetinseydik belki de şuanda yeryüzünde Türk adına hiçbir devletin varlığından söz edemeyecektik. Milliyetçilik eğilimlerin kıpırdadığı şu hengâmede Türklüğü sadece bilek kuvvetine endeksleyenler, bu gücü dışa karşı yansıtsalar belki gam yemeyiz, ama maalesef ‘kol kırılır yen içinde kalır’ misali kuvvetimizi her ne hikmetse iç dengelerin ayarlamasında kullanıyoruz. Moğollaştırılmak istenen Türk’ün Moğollardan tek farkı dışa karşı yumuşak ve esnek, içe karşıda daha sert ve katı tavır sergilenmesi şeklinde sunulmaya çalışıldığıdır. Nitekim bu handikabımız gözlerden kaçmıyor, maalesef kendi ülkesinde parya durumuna düşüpte yabancı diyarlarda eğitimini sürdüren başörtülü kızlarımız bunun en tipik dramatik misali. Galiba içte kan kaybına uğramak birilerinin hoşuna gidiyor, bakalım bu sevinç nereye kadar sürecek şimdilik bilinmez ama yine de Mevla neylerse güzel eyler demekten başka tutunacak dalımızda yok gibimize.
Adını Türklükle bağdaştıran Göktürkler bile kullandığı sikkelerinin bir yüzünde Çince, diğer yüzünde Göktürkçe yazılar koymasından yüksünmemişler. Hakeza Çinli Türk Başbuğlarının varlığı, Selçuklunun İranlı Nizam’ül Mülk’ü veziriazam yapması, yine Osmanlı Padişahlarının Bizans prensleri ile evlenmesi, devşirme sisteminin yıllarca uygulanması ve Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı bir dilinde sarayda kompleksiz bir şekilde kullanılması gibi hoşgörüye dayalı Türklük örnekleri tüm çıplaklığı ile önümüzde dururken, günümüzde şekilci dediğimiz basmakalıp simgesel Türklük türetilmeye çalışılıyor durduk yerde. Türklüğü dışa açık çerçevesinden, kendi iç kabına çekmeyi marifet sanan sığ beyinler ne akla hizmet ediyorlar doğrusu anlamış değiliz. Bizler göçebe topluluklar halinde bile bu denli tekilci değildik, Türk olarak uzak diyarlara göç ettikçe değişik ırktan insanlarla tanışmıştık, hem kültürlerine renk katmışız hemde onlardan birşeyler almışız, bunun neticesinde de farklılıklarla birarada nasıl yaşanacağını keşfederek bütün cümle âleme esnek davranma kabiliyetini göstermişiz ve ispatlamışız da. Göç ettikçe açılmışız, her açılış ufkumuzu ötelere taşımış ve nihayetinde medeniyet vasfını elde etmişiz. Zaten büyük medeniyetler hicretin ardından doğarmış, bizimki de öyle olmuş nitekim.
Moda milliyetçilik simgesel Türklük tanımı doğuruyor. Ne yazık ki; Simgesel Türklükle siyasi Kürtlük, yani iki zıt etnisite birbirini besliyerek etki tepki etkileşimden kaynaklanan bir tanım üretiyorlar birlikte. Bu nasıl oluyor derseniz, birbirlerine ültimatom yağdırarak gerçekleşiyor tüm bu aymazlıklar. Dolayısıyla herkesi aynı kalıba sokma yarışının varacağı nokta birbirlerinin kuyusunu kazarak kültürlerini kurutmak olacaktır akıbetleri. Abbasilerden, Selçuklulardan, Osmanlıdan arda kalan boşluk giderilmediği sürece bu sıkıntılar devam edeceğe benziyor. Osmanlı unutturulmaya çalışılsa da tarihi çekim gücü onu asla hafızalardan silinmesine geçit vermiyor. Bu yüzden tarihimizi redd-i miras yapmakla hem kendimize zulmediyoruz hemde ulu çınarımız Osmanlıya haksızlık ediyoruz. Dünyanın neresini turlarsanız turlayın Osmanlı bir şekilde kimliği ile karşımıza çıkıyor. Diyelim ki yolumuz Macaristana düştü, ister istemez karşımıza Mohaç çıkacaktır muhakkak, bu da Osmanlının hala canlı olduğunun göstergesi değil mi?
Hala tarihi gerçekler ortada iken göçebe döneminin at üstünde kılıç sallamanın hayaliyle etrafa korku salan Türklük modelini yerleştirmekte ısrarcıyız. Dünyanın hiçbir yerinde bizimki kadar etnik meseleler bu denli kaşınmıyor, hatta ülkelerin birçoğu diğerini ötekileştirmenin mahzurlarını fark eder etmez derhal eski huylarını terk etmişler, ama şimdi o hastalık bize sirayet etmiş olsa gerek ki onların bıraktığı noktada şimdi de biz etnisite problemleriyle uğraşır konuma geldik. Oysa yeni Türklük tanımı iç ve dış düşman dürtüsüyle sınır bekçiliği talep ediyor bizden. Ulus devlet mantelitesi tabiatıyla tektip milliyetçilik tanımı öngörüyor, buna tepki olarak etnik toplulukların kök bağlarını tetikleyerek kendi etnik kimliklerine dört elle sarılmalarına yol açıyor. Tehlike ne Türk insanında, ne de dışarı ile ilişkilendirilen emperyal devletlerde, asıl tehlikeden söz edeceksek beynimizin derinliklerinde mevcut olan tehlike senaryolarında aramalı, bu hal artık öyle bir psikolojik maraz hale geldi ki bu konuda ne yapacağımızı da bilemez haldeyiz. Örnek aldığımız Fransanın modelinin ortaya koyduğu menfi milliyetçiliğin topraklarımıza sıçraması sonucu ulus devletçilik anlayışının ürettiği tek tipçilik marazı, maalesef Türklerin farklılıkları zenginlik gören anlayışını yerle bir ederek birlikteliğimizi tarumar eyledi. Şimdi bu içi boş ulusal kimliğe büründüğümüze sevinelim mi ağlayalım mı ne dersiniz? Kimileri ellerine kına yaksa da etnisiteye dayalı siyaset farklılıkları insanımızı geriyor, birleştirmiyor, tam tersine hepimizi ayrıştırıyor.
OBJEKTİF TARİH ANLAYIŞI

Gerçek Türklükden bahsedeceksek Erol Göka’nın; ‘Türkler uygarlık sentezci yönüyle tarihe damgasını vurmuştu..’ sözlerini referans almalı.. İşte kökse kök, tarihse tarih bu tarifte gizli.. Objektif tarih değerlendirmesi buna denir. Unutmayalım ki; Cumhuriyeti kuranlarda Osmalı’nın kadrolarından çıktı, köklerinde Osmanlılık mevcut. Sadece kadrolar mı, elbette ki hayır. Parlamentosunu, siyasi partisini, basınını ve tüm müesseselerini devr aldık. Genç Cumhuriyetimizin Osmanlının mirasının devr alınması bile başlı başına köklerimizi inkâr etmediğimizin bariz bir delilidir. Nitekim Atatürk; yeni bir ulus kurduk, yeniden bir millet yarattık demiyor, aksine eski cemaat toplumundan modern bir toplum meydana getirdik diyor. Yani gelişmeciliğe vurgu yapıyor. Dolayısıyla kurulan Cumhuriyetimiz Osmanlının değişik bir tür devamı niteliğindedir diyebiliriz. Bugün gelinen noktada ise ne kadar redd-i miras yapılmaya çalışılsa da dünyanın gözünde biz hala Osmanlıyız. Dünya unutmamış Osmanlıyı, biz nasıl unutabiliriz ki?
Tarihten maksat kişileri ya da bir ırkı övmek veya yermek değil, tarihe objektif yorumlar getirebilmek esas olanı, hatta geçmişten ibret alabilmek ve tarih bilincini yakalayabilmektir gaye. Resmi tarihin ve ideolojiinin varlığı hiçde önemli değil, önemli olan ortak hafızamızın halkın kabulünü kazanıp kazanmaması hususudur. Gerçeklerin konuşulmasından korkulması, yasak kurallar koyulması resmi tarihin ve ideolojnin iflası değil mi? Arşivlerin uzun seneler incelenmeye müsaade edilmemesi hep bu kaygının işareti değil mi? Resmi tarihe karşı çıkış olarak Kemal Tahir, Kazım Karabekir, Mete Tuncay, Dr Rıza Nur vs. gibi tarih çalışmaları var önümüzde. Fakat her nedense Cumhuriyetimizin resmi anlayışı yayınlanmasına izin vermiyor. Hürriyet yazarı Murat Bardakçı’nın bile Şahbaba’yı yazarken bazı bölümleri çıkardığını söylemesi düşündürücü değil mi? O halde geçmişimizle sıkboğaz olmaya lüzum yok, hâsılı tarihi gerçekleri inkâr etsek de Osmanlı gönüllerde taptaze yaşıyor, yaşayacakta bu böyle biline.
Dinimiz gereği birbirimize mütevazı dışarıya karşı çetin olmak gerekirken birbirimizle bu kavga, bu şiddet, ne bu celal niye? Olan milletimize oluyor, içte sertleştikçe aslında kan kaybediyoruz sürekli, dışarda söz ettiğimiz dış düşmanımızın teknolojik silahları ile bile silahlanmadan havanda su dövüyoruz adeta. Kompleksiz yaşamayı yeniden keşfetmeli, tarihimizle yeniden yüzleşerek tabii. Türklük denen değeri yeniden keşfederek doğru mecraya vira vira yelken açarak birlik limanında demirlemeli... Sığ düşüncelerden kurtulmanın yollarını aramalı ırkçı yaklaşımlara geçit vermeden. Sürekli düşman hobisi ile yatıp kalkmak yarınlarımızı boş yere heba ettiğimiz gibi, kardeş coğrafyalarda yaşayan halklara kucak açmamızı önlüyor da. Bu tür absürt tavırların yansıması olarak ‘Ne işi var Mehmetçiğin Yemende, Lübnanda’ demek gibi yaklaşımların doğmasına neden oluyor. Artık dört tarafımız düşmanla çevrili çığırtkanlığına paydos deme zamanı gelmedi mi? Bunca vahdet şuuru(birlik bilinci) birikimimiz varken başka arayışlara yönelmek büyük bir yanılgıdır. Artık kuma gömülmüş başımızı çıkarma zamanı gelmedi mi?

KÜRTÇÜLÜK
Bir diğer kanayan yaramız da Kürtçülük meselesi. Kürtçülüğün asla kabül görmesi mümkün değil, muhatap bile alınmaya değmez, bir bardak suda fırtına koparılmanın ötesinde bir anlam taşımıyor çünkü. Kürtçülük sanıldığının aksine korkulacak boyutta bir mesele gibi görünmüyor, tamamen psikolojik korkuların sonucu yerleşmiş bir kanaat olsa gerektir. Çünkü Kürtçülük akımının yerleşecek zemini yok ki, hatta bu davayı güdenlerin ne doğru dürüst ortak bir dili var, ne de devlet geleneği var, edebiyat desen evlere şenlik, aslında hiç bir şeyleri yok ortada. Bütün bunlardan mahrum olan etnik bir siyasi akımdan gereksiz telaşa kapılarak olmayan birşeyi varmış gibi kendi ellerimizle büyütüyoruz, ama farkında değiliz, adeta yangına körükle gidiyoruz habire. Oysa şimdiye kadar Türküyle, Kürdüyle vs. biz birbirimizi ayrı gayrı görmedik bu coğrafyada, şimdide görmemeli, nezaman ki kendi dışımızdakilerine öteki muamelesi yapmaya başladık işte o zaman Kürtçülük kronik bir mesele olarak karşımıza çıkıverdi biranda. Bilindiği gibi Kürt dediğimiz insanları bu coğrafyada profesör, asker, şarkıcı türkücü, Roman yazarı, her ne arasak her meslekten her etki alanda değerlendirmekten imtina etmedik. Nitekim böyle yapmakla gök kubbe başımıza geçmedi ki şimdi de geçsin. Bırakın kendi doğal mecrasına problem kendiliğinden çözülsün. Tarafların her iki kesimi de sevgiden söz etmeye niyetleri yok galiba, herkes kin kışkırtıcılığına soyunmuş sanki.
Üstelik milliyetçilik kavramıda batıdan kopya edilmiş bir kavram. Tarihi süreçte yaşadığımız coğrafyalarda bizi ırklar ayırmazdı, sadece müslim ve gayr-i müslim tasnifi vardı içimizde. Bu tasnifte ayırım anlamında değildi, dini mensubiyete yönelik adlandırmadır. Zira Osmanlı birlik ve beraberlik denen olayı ‘İnananlar kardeştir’ buyruğuyla çözmüş, gayri müslimlerle ilişkilerimizi de; ‘Dinde zorlama yok’ ilahi prensibi sayesinde yürütmüş, böylece farklılıkları bir arada tutmayı başarmış, bunun sonucu olarakda gayri müslimler uzun yıllar Osmanlı şemsiyesi altında özgürce yaşama şansını elde etmişlerdir. Ne zaman ki; Fransız ihtilalinden sonra milliyetçilik akımları yükselmeye başladı, Prof.Dr. İlber Oltaylı’nın dediği gibi yeni bir truva atı olarak Türklük, neyazık ki sorunlu kavram olarak gündemimize giriverdi. Milliyetçilik rüzgârları coğrafyamıza sıçradı sıçramasına ama, bu arada olanlarda oldu, birlik beraberlik duyguları törpülendi, ardından bağımsızlıklarını ilan eden milletlerin doğuşuna sahne oldu coğrafyamız.
Bu işin çilesini çekenlerden, Yusufiye diye adlandırdıkları mahpuslarda MHP davasında yargılananlardan Ahmet Selçuk Özdağ’da bakın neler diyor o Gönül Sultanı için:

Medrese-i Yusufiyede iken Adıyaman'da öğretmenlik yapan akademiden mezun olan bir arkadaşıma mektup yazdım. ''Sen Menzil'e yakınsın, oradaki mübarek insanı ziyaret et, durumumuzu anlat ve bize dua iste...'' Arkadaşım gitmişti Menzil'e... Yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu: ''Menzil'e gittim kendisine ulaşamadım, çok kalabaktı fakat kardeşi Seyyid Abdülbaki Hazretlerine sizleri sordum. Bana dedi ki: Onlar günü geldiğinde çıkacaklar ve buraya gelecekler...''
Ve zulmen atıldığımız zindanlarda zahiri hürriyete adım attık ve de hakikaten Menzil'e ulaştık. Murad-ı İlahiyi öğrenmek istiyorduk... Dünyanın en güçlü istihbarat sistemine sahip olduğumuz idrakı ile Allah'tan, Resulullah'tan haber alan Allah dostlarının kader aynasına bakarak, Allah'ın izniyle gösterilenleri işitmek, duymak, gönül dünyamıza nakşetmek istiyorduk. Mübarek (K.S.) bize gülümsedi, sorular sorduk, ülkemizle, insanımızla ilgili çok az konuşan ''konuştuğunuz her kelimenin hesabını vereceksiniz'' Ayet-i Kerime mealine uygun hareket eden M. Raşid (K.S.) Hazretleri buyurdular ki: ''Sizlere teşekkür ediyoruz, siz olmasaydınız bu memleket felaketlere düçar olabilirdi... Ah... Ahh... Bir de İslamı yaşayabilseydiniz yeniden Osmanlıyı ihya etmek sizlere nasip olabilirdi.'' Aman Allahım ne büyük mazhariyet, ne büyük teşhisti o, eksikliğimizi tamamlamamız ve yeniden diriliş için harekete geçmemiz gerekiyordu. Bir gün kendilerine Doğu ve Güneydoğudaki hadiseler soruldu ve aynen şöyle buyurdular: ''Kürtçülük küfürcülüktür'' ve hep Ümmet-i Muhammed için dualar... Dualar... Dualar... Ediyorlardı.
O, Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi idi. Hayatı boyunca Sünnet'e ittiba etti, sadatlara mutabaat halinde yaşadı, yüz binlerce insanı dünyadan ahirete bağladı, insanları çirkeften, zulmetten karanlıktan aydınlığa, güzelliğe, adalete hicret ettirdi.
Allah rahmet eylesin...


TÜRKOLOJİ

Türklüğü o kadar ileri boyutlara taşıdık ki Türklüğe bilimsellik katma adına Türkoloji enstitüsü çalışmalarına bile hızverdik. Oysa Türkoloji başlıbaşına Türklüğü aşağılayan bir kavram, yeri geldiğinde hamaset adına ‘Ayıdan post Moskof’tan dost olmaz ‘diye söyleniriz, fakat bu kavramın Rusların çıkardığından ve loji ibaresinin Rum’a ait olduğundan bihaberiz. Niye çıkarmışlar derseniz mezara defnedilmiş, yani ölü milletler için kullanılan bir ek olması itibariyledir, nitekim Sümeroloji örneğinde olduğu gibi. Capcanlı olmak varken ölmüşüz de ağlayanımız yok haline rızalık niye? Belli ki Türkoloji kavramı ile Osmanlı gözardı edilmek istenmiş, Neden bir Frankoloji yokda Türkoloji var diye kendi kendimize bunun hiç muhasebesini yaptık mı? Asıl bu konulara kafa yormamız gerekirken Türklüğü dar ve içe kapanık kalıplara mahkûm ederek sorunlu hale getirmekte mahiriz. Her ne kadar Osmanlıyı dikkatlerden uzaklaştırmak için Türkoloji kelimesi icat edilmiş olsa da, Osmanlı gönüllerde, hala hafızalarda taptaze ve diri yaşıyor, yaşayacakta.
Türkoloji kavramında olduğu gibi Türk tiyatrosu da batıdan alınma. Batı Hz.İsa’yı anlatabilmek için bu metoda başvurmuş ve oradan da coğrafyamıza gelmiş. Oysa kök değerlerimizde tiyatroyu bulamazsınız, bu hastalığıda aynen kabüllenmişiz maalesef. Üstelik gelenide hatalı şeklinde uyarlıyoruz, edep ve adap olmaktan çıkıp anti kültür görevi yapacak şekilde taşıyoruz bağrımıza.
Velhasıl; daha buna benzer birçok problemli Türklük örnekleri ile hafızamızı kaybediyoruz.
Vesselam.

 

alperen isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 01-02-2009, 16:31   #2
Kullanıcı Adı
Gönülden
Standart
Üstelik milliyetçilik kavramıda batıdan kopya edilmiş bir kavram. Tarihi süreçte yaşadığımız coğrafyalarda bizi ırklar ayırmazdı, sadece müslim ve gayr-i müslim tasnifi vardı içimizde. Bu tasnifte ayırım anlamında değildi, dini mensubiyete yönelik adlandırmadır. Zira Osmanlı birlik ve beraberlik denen olayı ‘İnananlar kardeştir’ buyruğuyla çözmüş, gayri müslimlerle ilişkilerimizi de; ‘Dinde zorlama yok’ ilahi prensibi sayesinde yürütmüş, böylece farklılıkları bir arada tutmayı başarmış, bunun sonucu olarakda gayri müslimler uzun yıllar Osmanlı şemsiyesi altında özgürce yaşama şansını elde etmişlerdir. Ne zaman ki; Fransız ihtilalinden sonra milliyetçilik akımları yükselmeye başladı, Prof.Dr. İlber Oltaylı’nın dediği gibi yeni bir truva atı olarak Türklük, neyazık ki sorunlu kavram olarak gündemimize giriverdi. Milliyetçilik rüzgârları coğrafyamıza sıçradı sıçramasına ama, bu arada olanlarda oldu, birlik beraberlik duyguları törpülendi, ardından bağımsızlıklarını ilan eden milletlerin doğuşuna sahne oldu coğrafyamız.

Türkçülük, Kürtçülük ayrışımları bizlerin zıt kutuplarda yaşamamıza sebep olmamıştır..bilakis tarih boyunca birlik içinde kardeşçe yaşamışız..İslamın getirdiği ölçüylede bunu pekiştirip yıllarca kaynaşıp kardeşçe yaşamışız...batılılaşma adına yaşadığımız kopukluk buradada tezahür etmiştir..ancak yıllar sonra yapılan yanlış politikalara dur diyip yeniden bu kardeşliği sağlamak adına meşakatli bir yola başkoyanlarıda bugün milliyetçilik söylemleriyle yıldırmak istemektedirler...yıllarca 70 milyonun verdiği vergilerle geçinen siyasetçiler bugün 70 milyonun parasıyla TV açmayı suç olarak görmektedir...bu ülkenin nimetini yerken hesap yapmayanlar verici olduklarında hesap peşine düşenler esasen bölücülüğe hizmet edenlerdir...yıllarca ezilmiş halkın sesi olduğunu iddea edenlerde koştukları emelleri açıkça belirtmedikleri için başabakanımızın sözüde bölücü olan art niyetli adamlaradır...ülkesi içerisinde bulunan kürt kardeşlerine değildir başbakanımızın sözü...bunu yaptığı icraatlar ve yatırımlarlada desteklemiştir...milliyetçiliği ideolojik bir dayatma olmaktan çıkarıp her milletin hakkı olan asıl bir unsur olduğunu kabul etmek lazım..
Yazınız için teşekkürler Alperen bey...üsdadım sizlerede sonsuz minnet
Gönülden isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-02-2009, 21:05   #3
Kullanıcı Adı
Hakan Özkan
Standart
Alperen paylaşım güzeldi , anlayış zaafiyeti yaşadığımız bir meselede konunun geneline hükmeden güzel bir vizyon var. Yorumlar için yalçın ve gönülden sizlerede teşekkür
Hakan Özkan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-03-2009, 11:40   #4
Kullanıcı Adı
alperen
Standart
birbirinden değerli paylaşımlarınız sonsuz teşekkürler. Duygu yüklü yürekleriniz bizim yüreğimiz bu böyle biline. Allah razı olsun.
alperen isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-24-2009, 01:14   #5
Kullanıcı Adı
ersegun
Standart
Merhaba,

Sayın Alperen, öncelikle bu uzun yazınızın kaynağını öğrenmek isterim.

Bu bilgi ve dilbilgisi hatalarıyla dolu metin, size aitse,kesin bir dille verdiğiniz bazı tarihi malumatların kaynaklarını lütfen belirtiniz.

Yazıyı irdelemeye neresinden başlayacağımı bilemediğim için, ki açıkcası eleştirmeye değer mi ona da karar vermiş değilim, hemen ilk paragrafta dikkatimi çeken şu iddianızın ayrıntısını isteyeceğim müsaadenizle.

http://www.tccb.gov.tr/sayfa/cumhurbaskanligi/fors/

Linki incelerseniz göreceksiniz, Cumhurbaşkanlığı forsundaki yıldızların simgelediği Büyük Türk Devletleri listelenmiştir. Yazıda bahsi geçen "birtakım devletlu elitler" o dönem KKTC'yi forsa geçirmiş, sonrasında çıkarmışlar mıdır?

Teşekkürler.
ersegun isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-26-2009, 11:42   #6
Kullanıcı Adı
alperen
Standart
Kıbrıs barış hareketinden sonra bu arayış başlamış, sonrasında eklemişler tabiiki, bu cümleyi eklemem gerekirdi hatırlattığınız için teşekkürler. Googledende arayabilirsiniz mesela hafi orgda var:
Hafif.org

16 Büyük Türk Devleti Nihal Atsız'ın tasnifi, KKTC girince birini atmışlar bir ara. İmdi bu devletlerin hikayelerine bakarsanız, göreceksiniz ki yarısı diğer yarısını hacamat etmiş, mesela;
Ak-hun'ları Göktürk'ler,
Göktürk'leri Uygurlar,
Karahanlılar'ı Harzemşahlar,
Gazneliler'i Selçuklular,
Selçuklular'ı Harzemşah'lar,
Karakoyunlular'ı (*) Akkoyunlular (*),
Akkoyunlular'ı Osmanlılar,
Eyyubi'leri (*) Memluk'ler (*)
Memluk'leri Osmanlılar tarihten silmiş.
(*) Karakoyunlular, Akkoyunlular, Eyyubiler ve Memluk'lar 16 Büyük devleti içinde değiller.
Başarılı Türk askerlerin kölelikten yükselerek Eyyubi yönetimine son vermeleriyle Mısır’da kurulan Memlük (Kölemen) Devleti, Göktürk Devleti’nden sonra isminde Türk kelimesini kullanan ikinci devlet, Türkiyye kelimesini (et Devlet et Türkiyye) kullanan ise ilk devlettir.
1250-1517 arasında 250 yıldan fazla hüküm süren Memlük Devleti, Osmanlı ile rekabet edememiş, Mercidabık ve Ridaniye savaşları ile yok olmuştur. Böylece hilafet de Osmanlı hanedanına geçmiştir.
Şimdi, bu devlet Cumhurbaşkanlığı forsunda yoktur ama Moğollar’ın kurduğu müslümanlığa geçtikten sonra Türk etkisi artan Altın Orda (Altınordu Devleti) burada yer bulmaktadır.
(*) Türkiyye : Türk - iyye, Türk'lükle ilgili...
Uslubumu beğenmeğe bilirsin, her yiğidin yoğurt yiyişi farklı, motamat birebir usulub olacak diye bir kayıtta yok zaten. Genelde bir makale yazacağım zaman o kunu ile ilgili eserleri ve dergileri vs. okuduktan sonra kendi uslubumca yazarım. Alıntıları ise tırnak içerisinde taşırım, kitabın adını vesayfa numarasını vermemem ifadelerin yok olduğu anlamına gelmez. Mesela Menzille ilgili Selçuk Özdağın beyanları Kamer vakfı bülteninden aktarmadır. Tekrar Kamer vakfı bülteninin hangi tarih hangi sayfası olduğunu bulmak için kütüphanemi didik etmem gerekir çok zahmetlide. Bu tür makalelerim bir değil çokca okumanın birikimi olarak yansıyan yazılardır. Lise yıllarından beri elinden kitap düşmeyen bir kardeşinizin eksikleri olabilir, beşeriz nihayetinde. Tek eksikliğimi akademisyenler gibi dipnot alışkanlığım olmamasıdır, onun yerine tırnak içi kullanmamdır. Allaha amanet olun.

Konu alperen tarafından (01-26-2009 Saat 12:00 ) değiştirilmiştir..
alperen isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-30-2009, 17:20   #7
Kullanıcı Adı
alperen
Standart
teşekkür ederim.
alperen isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-30-2009, 20:40   #8
Kullanıcı Adı
ersegun
Standart
Sayın Alperen, cevabınız için teşekkür ederim. Ancak merak ettiğim meseleyi tam olarak açıklamayan bir metin olmuş. Tarif ettiğiniz üzere google'dan konuyu arattığımda birkaç sitede mevzuyla ilgili bilgiye ulaştım.

KKTC'nin forsa alınıp sonra da çıkarılmasına dair net bir bilgiye ulaşamadım. Ancak aşağıda, alıntıladığım , yine bir forumda kaynak belirtilmeden sunulmuş olan bir yazıyı ekliyorum. Yazarından kaynağı istedim, gönderdiğinde burada paylaşırım.

Edebi girişimleri olan kişilerin, yazdıkları yazıların mümkün mertebe okunur hale getirerek sunmaları önemlidir. Dolayısıyla, anlatılan konunun zihinde yer edebilmesi için başka ayrıntılara dikkat çekmemesi (imla, Türkçe dilbilgisi kuralları, bilgi veriliyorsa kesinliği..vs) de gerekir.

Siz gibi, okumaya meraklı biri olduğumu naçizane belirteyim, o yüzden bence okunmaya değer bir makale, yazım kurallarını da kesinlikle dikkate almalıdır.

Başarılar dilerim.

Yazı ektedir.


TARİHTE ONALTI TÜRK DEVLETÎ MESELESİ
Ülkemizde ilmî manada tarihçilik ve tarih yazımı Türkiye Cumhuriyeti ku­rulduktan sonra Atatürk'ün direktifleriyle başlamıştır. Millî tarihin kişiler ve milletler üzerindeki önemini bilen Atatürk; daha derli toplu, daha doğru te­meller üzerine kurulmuş. Türk'ü ve Türk milletini esas alan bir Türk tarihinin yazılmasını istemiştir.
Atatürk, dönemin tarihçilerini Ankara Türk Ocağı binasında toplayarak çok acele "Türk tarihinin ona batlarını" ihtiva edecek bir çalışmanın yapılmasını istemiştir. Neticede 1930 yılında bir cilt olarak "Türk Tarihinin Ana Hatları" adlı eser neşredilmiştir. Fakat bu eserde çok hata olması nedeniyle, kitapta yer alan her konunun kendi uzmanlarınca yeniden yazılması kararlaştırılmıştır (İsmail Hakkı Uzunçarşılı. "Türk Tarihi Yazılırken". Belleten, c.III. 1939. s. 349).
Türk tarih tezi çerçevesinde. Türk tarihinin ana hatları ve Türklerin mede­niyete hizmetlerini tetkik etmek ve yazmak maksadıyla da Türk Tarih Kurumu kurulmuştur (Afet. "Atatürk ve Tarih Tezi". Belleten, c.III. 1939. 5. 243).
İşte bugün Cumhurbaşkanlığı forsunda 16 yıldızla sembolize edilen bağım­sız Türk Devletleri, o günkü bilgiler dahilinde tesbit edilmiştir.
Cumhurbaşkanlığı Forsu'ndaki güneşin Türkiye Cumhuriyetini, etrafındaki 16 yıldızın da bağımsız Türk devletlerini temsil ettiği görüsü ilk olarak Harita Yüzbaşı Akîb Özbek'in "Türkiye Cumhurbaşkanlığı Forsu ve Taşıdığı Anlam, İs tanbul 1969. s. 7" adlı eserinde yer almıştır. Günümüzde bu görüş herkesçe kabul görmesine rağmen, bu konuda kesin bir bilgi de bulunmamaktadır.
14 Eylül 1937 tarih ve 7175 sayılı Kararname ile Türk Bayrağı Nizâmnâ­mesi yürürlüğe konulmuştur. Bu nizâmnâmenin 36. maddesine ekli 2 numaralı lavhasında-, "Reisicumhur Forsu"nun şekli, ölçüsü ve diğer hususiyetleri belir­tilirken. Fors'taki güneşin Türkiye Cumhuriyeti'ni çevresindeki 16 yıldızın ba­ğımsız Türk devletlerini temsil ettiğine dair herhangi bir açıklama yapılma- miştir. 27/1/1978 tarih ve 7/14576 numaralı Türk Bayrağı Tüzüğü değişikliğinde de buna dair her hangi bir bilgi bulunmamaktadır.


Prof. Dr. Bahaeddin Ögel'in konuya ilişkin hazırladığı bir raporda ; ".... bu 16 bağımsız Türk devleti savını nasıl ve ne zaman tesbit edildi bilinmemektedir. Duyduğumuz ve anladığımıza göre Atatürk'ün huzurunda bu konu müzakere edilmiş ve devlet sayısı böyle uygun görülmüş. Bu iyi niyetle, o zamanki bilgi seviyesiyle 16 Türk devleti sayısı üzerinde durulmuştur" (Bahaeddin Ögel, Cum-hurbaşkanlığı Forsu, 16 Türk Devletine Ait Bayraklar Raporu, 1984, s. 2).
Tarihte, 16 Türk devleti kuruldu fikri, bugünkü bilgiler dahilinde eksik bir bilgidir. Abdülkadir Donuk, tarihte kurulmuş Türk Devletlerinin isimlerini ve kuruluş tarihlerini verdiği yazısında : " tarihte; imparatorluk , deflet, beylik, atabeylik ve hanlık nevinde kumlan Türk topluluklarının sayısı 120'yeyakındır. Aşağıdaki listede de görüleceği üzere bu Türk devletleri ayrı ayrı bölgelerde ve be-lirli tarihler arasında tam bir istiklâle sahip olarak hüküm sürmüşlerdir. Yuka-rıda görülen tablo aynı zamanda şu bakımdan da hatalıdır. 2. sırada zikredilen Batı Hıın imparatorluğu yanlış olarak bu ad ile belirtilmiştir. Halbuki bu devlet Büyük Hun imparatorluğunun bir parçasıdır. Batı Hıın imparatorluğu denildi­ği zaman Avrupa Hunları anlaşılır ki, bu da listede aynca (n.3) gösterilmiştir. Diğer bir hata da 13. sırada yer alan Altınordu Devleti, hükümdarlık anlayışı, teşkilâtı vb. bakımlardan tipik bir Moğol devletidir. Bu itibarla sıralamada yer almaması gerekirdi' (Abdülkadir Donuk, "Tarihte 16 Türk Devleti Meselesi ve Türk Devleti'nin Karekteri", Türk Kültürünü Dergisi, Sayı: 251, Ankara 1984).
Tarihte kurulan Türk devletlerinin sayısının 16'dan fazla olduğu tarihçileri­miz arasında bilinen bir konudur. Son otuz yıldan beri bu saha ile meşgul olan değerli bilim adamlarımız yazılarında, konferanslarında ve derslerinde, bu ko­nu üzerinde zaman zaman durarak, meselenin doğru bilinmesi hususunda ken­dilerine düşün vazifeyi yerine getirmişlerdir.
Türk tarihinin zaman, yer ve devlet sayısı yönlerinden sınırlandırmanın çok zor olduğu dile getirilerek, bu 16 müstakil Türk devleti görüşü birçok ta­rihçi tarafından tenkit edilmiştir (Türkoğlu Gök-Alp, "Zaman. Yer ve Devlet Sayısı Bakımlarından Türk Tarihini Sınırlamak Mümkün müdür?", Birinci Türko-loji Kongresi Bildirileri, istanbul 1980, s. 211 vd. )
Ziya Gökalp, Türk tarihi nereden başlamalı ? sorusuna: ".... meçhulden baş-lavarak mağlııma doğru gelme yerine, mağlumdan başlayarak meçhule doğru gitmenin daha doğru olacağını belirtmişti*". Yine Gökalp, "... amme hukukuna göre devlet üç unsurdan meydana gelir; ahali, arazi ve hükümet. Bu açıdan ba-kıldığında 1071'den sonra Anadolu'daki sülalelerin birer devlet değil, Türkiye Devleti'nin birer halkasıdır" (Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1976).
Rıza Nur da; "Selçuklu Devleti, Osmanlı Devleti ayırımının yanlış olduğunu, bunların ikisinin de aynı devlet olduğunu belirtmektedir. Ona göre sadece ha-nedanlık değişmiştir. Çünkü millet bir, toprak bir olduğu halde niçin ayrı devlet olsunlar? Selçuklu hanedanı sönüp, Osmanlı hanedanı iktidara geçince Os­manlılar, Selçuklu varisleri bak iddia etmesinler diye özellikle Osmanlı Devleti demişlerdir" (Rıza Nur, Türk Tarihi, c.I, 1924, s. 5-11). Aynı düşünceyi Mükri-min Halil Yinanç "Milli Tarihimizin Adı, 1969, s.12-13"de de görmekteyiz.
Türk tarihinin bir sisteme kavuşturulması için en çok uğraşanlardan biri de Nihal Atsız'dır. Görüşlerini. "Türk Tarihi Üzerine Toplamlar" ve daha sonra "Türk Tarihinde Meseleler, 1966" adlı çalışmalarında ele almıştır.
Atsız, 'Türk tarihi kendi şartlarına göre düzene sokulabilir. İlk önce ikiye ayırmalıyız: 1-Anayurttaki Türk tarihi 2- Yabancı illerdeki Türk tarihi. Anayurt-taki Türk tarihi, en eski çağlardan XI. yüzyıla kadar Doğu Türkeli (Moğolistan, Rusya Avrupası'nın doğu bölümleri), XI. yüzyıldan sonra Türkiye. Azerbaycan, Irak, Kuzey Suriye. Yabancı illerdeki Türk tarihi; yabancı milletlere dayanarak kuruldukları için sürekli olmamışlar erimişlerdir. Mısır, Çin. İran ve Doğu Avru-pa'da kumlan Türk devtletleri gibi.
Türk tarihi denince aklımıza Anayurt Türk tarihi gelmektedir. Anayurt ise, önce Türkistan, sonra da Türkiye'dir. Şu halde XI. asırdan sonra iki Türk devleti vardır" (Nihal Atsız. Türk Tarihinde Meseleler, 1966, s. 7-13).
Cevdet Gökalp. "bugün Türkiye'de devlet tabiri rastgele ve gelişi güzel kulanılıyor. Örneğin: Osmanlı Devleti. 'Selçuklu Devleti vs. Türk/erin bugüne kadar kurdukları devlet sayısı ile bir de 16 devlet görüşü vardır. Bun/ar birbirleri ile ilişkisiz rakamlardır. Türk tarihi Orta Asya re Türkiye'de olmak üzere 1500 ila 10.000 yıllık geçmişe sahiptir. Dolayısıyla Türkler tarihte iki derlet kurmuşlardır. Orta Asya Türk Devleti ve Türkiye Devleti. İlmî ve millî açıdan tarihimizi bu şe­kilde zaman re mekân bakımından çerçeveleyerek öğrenmeliyiz" (Cevdet Gökalp. "Türk Tarihte. Kaç Devlet Kurmuştur", Önasya, c.III Yılr.V Sayı 35. s.4-5).
Talisin Ünal da, Cumhurbaşkanlığı Forsu'ndaki 16 yıldızın tarihte müstakil hakimiyet kuran Türk devletlerini temsil ettiğini. 1969 yılında Ajans-Türk Matbaası'nda basılan bir takvimde de bu devletlerin isimleri kronolojisine değinerek: "...bu kronolojiyi hazırlayanların neyi esas kabul eniklerini bilmek hayli zor bir konudur. Bu kronoloji; coğrafi mıntıka esasına göre mi, devletlerin büyük veya küçük olusuna göre mi, bir Türk devleti yıkılırken ötekinin kurulması esasına göre mi hazırlanmış, seçilmiştir? Bu belli değildir. Bizim bildiğimiz 'kronoloji tarih sırasına göre hazırlanır. Buna göre de yapılmamıştır. (Tahsin Ünal. "Forsa . Dair\ Türk Kültürü Sayı: 83. Yıl:l969, s. 1-2).
Yukarıda bahsedildiği üzere, Türk devletlerinin sayısında bir tereddüt kimdir ve niçin sadece 16 Türk devletinin Cumhurbaşkanlığı Forsu'nda temsil edildiği sorusuna pek cevap verilmemekte, yorum yapmaktan da kaçınılmaktadır.
Sıralama ve kronoloji farklılıkları bir tarafa bırakılırsa Ajans-Türk tarafından basılan 16 Türk Devleti bayraklarıyla ilgili albümdeki ve Türk Kültürü Araştır-ma Enstitüsü'nün 1973'de yayımladığı Türk Kültürü Kara Kuvvetleri sayısındaki (s. 919) Türk devletlerinin adlan aynıdır. Ancak Türk Kültürü'nde alt gurup olarak :
- Avarlara
a- Peçenekler
b- Kumanlar
c- Bulgar Türk Devleti
- Hazar İmparatorluğuna
a- Türgeşler
b- Karluklar
- Altınordu Devleti'ne de
a- ilhanlılar
b- Çağatay devletleri eklenmiştir.

Bununla beraber Atatürk'ün doğumunun 100. yılı münasebetiyle Türk Kül­türü Araştırma Enstitüsü tarafından neşredilen ve Türk Devletleri ile bayrakla-rını muhtevî 1981 yılı Takvimi'nde de iki durum göze çarpıyor. Haritalar ile bayrakların verildiği sayfalar gözden geçirildiği zaman, burada 19 devlete rastlanıyor. Bu listeye Saka-İskit Türk imparatorluğu. Anadolu Selçukluları ve Cen­giz imparatorluğu eklenmiştir. Kasım ayına ait yaprakta "Tarihte bağımsız ege-menlik kurmuş 16 büyük Türk imparatorluğu" anlatılırken ise. sayı 18'e inmek-tedir. Burada Gazneliler yer almamıştır .

Ankara Üniversitesi'nin 1984 yılında neşrettiği 16 Türk Devleti'nde ise Batı Hun imparatorluğu ile Avrupa Hun İmparatorluğu'nun birleştirildiği. Gök-türk İmparatorluğu'nun iki hakanlığa ayrıldığı, ayrıca Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeri'nin de eklenerek sayının 17 olarak tesbit edildiği müşahade olunuyor. İbrahim Kafesoğlu, Türk Kültürü'nün neşrettiği 1981 yılı Takvimi'nin ciddî ve ilmî bir değerlendirmesini yapmıştır (I. Kafesoğlu. “Atatürk'ün Doğumunun 100.Yılı Takvimi Üzerine Düzeltme ve Düşünceler". Türk Kültürü Arastınna-lart, XVIl-XXI/l-2. Ankara 1979-1983)- Kafesoğlu bu yazısında takvimde yer alan devletlerin birinin hayali (Saka-İskit) bazılarının da Türk değil Moğol ol­duğunu söylemekte ve kendisi yeni bir tasnif yapmaktadır.

Buna göre:
l- Hun imparatorluğu
a. Asya Hun imparatorluğu (M.Ö.VIl.yy. - M.S.48)
b. Batı (Avrupa) Hun imparatorluğu (350-469)
c. Ak-Hun (Orta Doğu Hun-Eftalit imparatorluğu) ( 367-560)
2- Gök-Türk Hakanlıkları
a.I. Gök-Türk Hakanlığı (552-581)
b.II. Gök-Türk Hakanlığı (682-744)
c. Türgiş-Karluk Hakanlıkları (717-840)
3- Uygur Hakanlığı (445-840)
4- Hazar Hakanlığı (630-965)
5- Avar (Apar-Abar) Hakanlığı (558-807)
6- Büyük Bulgarya Hakanlıkları (630-1236)
a. Tuna Bulgar Hakanlığı (679/681-864)
b. İtil (Volga) Bulgar Devleti (670'den sonra 1236)
7- Kara-Hanlı Hanlığı (840-1042)
a. Doğu Kara-Hanhğı (1042-1211)
b. Batı Kara-Hanlığı (1042-1212)
8- Gazneli Devleti (969-1187)
9- Büyük Selçuklu imparatorluğu (1040-1157)
a. Iran-Horasan Selçuklu Kolu
b. Kirman Selçukluları
c. Suriye Selçukluları
d. Anadolu Selçuklu Devleti (1092-1308)
10- Harzemşahlar Devleti (1097-1231)
11- Timurlular Devleti (1370-1507)
12- Kara-Koyunlu Devleti (I380'e doğru- 1468)
13- Ak-Koyunlu Devleti (1350'ye doğru-1502)
14- Delhi (Hindistan) Türk Sultanlığı (1206-1413)
a. Hind-Türk imparatorluğu (1526-1858)
15- Mısır-Türk Devleti (1252-1382)
16- Osmanlı imparatorluğu (1299-1920)

Bu devletlerin hususiyetleri Kafesoğlu'nun yazısında özlü bir biçimde orta­ya konulmuştur (Bahaeddin Vediyıldız. "Cumhurbaşkanlığı Bu tasnifte ise iran'da Türkmenler tarafından kurulan ve önemli bir devlet olan Safeviler, Nadir Sahlar (Afşarlar) ve Kaçarlar unutulmuştur.

Burada bir hakikat vardır ki. Cumhurbaşkanlığı Forsu 1922 yılından beri kullanılmaktadır. Forstaki 16 yıldızla sembolize edilen devletler, kendi coğrafyalarının da dışında etkili olanlardır; yani imparatorluk hüviyeti gösterenlerdir.

Ancak eski devlet isimlerinde, yeni bilgilere ulaşılmasıyla zaman içinde değişiklik olmuştur. Türk Hun, Türk Osmanlı gibi adlarda ise. Türk kelimesi kaldırılmıştır. Aslında Türk adı, Atatürk tarafından Türk Tarih Teziyle birlikte sıkça kullanılan bir tabir olarak ortaya çıkmıştır. Bununla beraber, yine zaman içeri­sinde. Türklerle ilgisi somut şekilde ortaya konamamış bazı devletlerin listeden çıkarıldığı (İskit gibi), buna karşılık Türk devleti olmayan Altınordu Devleti'nin (kurucuları Moğol) listeye alındığı, buna karşılık İran'daki Safevî, Nadir Şahlar ve Kaçarların listeye alınmadığı, keza Akkoyunlu, Mısır Türk devletlerinin de isimlerinden bahsedilmediği görülmektedir.

Atatürk'ün dediği gibi, " Büyük ve haysiyetli bir millet olan Türklerin tarihi insanlık kadar eskidir. Osmanlılar ve Selçuklulardan önce de Türkler, dünyanın dört bucağında devletler; imparatorluklar vucııda gelinmelerdir. Nerede bir Türk devleti batmış ise, bunun yıkıntıların üzerinde daima yeni yeni devletler kurmuşlardır. Şimdi de böyle bir tarihî an gelmiş çatmıştır. Osmanlı Devleti çökmüş-tür, fakat tarihî zincir kopmayacaktır".

Sonuç olarak. 16 Türk devleti. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bilgi seviye­siyle tesbit edilmiştir. Türk devletlerinin sayısının çok daha fazla olduğu yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılmaktadır. Ancak, Türk tarihini zaman, yer ve devlet sayısı ile bunları kronolojik olarak sıralamanın güçlüğü ortadadır. Bu yöndeki farklı görüşlere yukarıda kısaca değinilmiştir. Yeni yapılan araştırmalar ışığında Türk tarihinin ve devletlerinin kronolojisi ve sayıları da değişmiştir ve bundan sonra da değişecektir. Tarih ilmi yeni araştırmalar ve buluşlarla gelişimini sürdürecektir.

Bununla beraber, yukarıda yaptığımız değerlendirmelerden sonra. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 Türk Devletine ait tarafımızdan hazırlanan yeni bir listeyi aşağıda veriyoruz. Bu liste, devletlerin muştaki! oluşu ve dünya devletleri arasında taşıdıkları önem göz önüne alınarak hazırlanmıştır. Daha kesin bir liste için. Türk tarihçilerinin bir araya gelerek tartışmaları gerekmektedir.

16 Türk Devleti :
1- Asya Hun imparatorluğu (M.Ö.IV. y.y- M.S. 48)
2- Avrupa (Batı) Hun imparatorluğu (375-454)
3- Ak Hun (Eftalit) imparatorluğu (367~-557)
4- Göktürk imparatorluğu (552-744)
5-Avar imparatorluğu (565-805)
6- Hazar imparatorluğu (651-983)
7- Uygur imparatorluğu (744-840)
8- Karahanlılar Devleti (940-1042)
9- Gazneliler Devleti (963-1183)
10- Büyük Selçuklu imparatorluğu (1040-1157)
11- Harzemşahlar Devleti (1097-1231)
12- Türkiye Selçukluları Devleti (1092-1308)
13- Timur imparatorluğu (1370-1507)
14- Hindistan Türk İmparatorluğu (Babürler) (1526-1858)
15- Safevi Devleti (1502-1736)
16- Osmanlı imparatorluğu (1299-1922)
ersegun isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01-31-2009, 14:29   #9
Kullanıcı Adı
şeysü
Standart
Aslında sorun neyi öncelediğimizle direk olarak alakalıdır belkide.
Eğer bizim önceliğimiz milliyet dediğimizi Türkçülük ise o zaman sorun başlıyor, ama yok eğer bizim önceliğimiz daha üst bir yapı olursa "İslâm" gibi o zaman sorun temelden ortadan kalkıyor.
Cumhuriyetin ilk yıllarında yönetici erklerin yapmak istedikleri şey, bu toplumu ne ile beraber bir arada tutabiliriz? sorusuna "Türkçülük" cevabını vermeleriyle alakalıdır belkide.
"İslâm" diye bir olguyu öncelleyebilmeleri mümkün değildi, çünkü aşağı indirdikleri yapı -Osmanlı- "İslâm" savıyla ayakta duruyordu.
Bunun yerine koymak için size birşeyler lazımdı ve Türkçülüğü kullanmaya çalıştınız.
Ancak bu anlayış kalıpları dar olan bir kalıptı. Çünkü bu toplumda sadece Türkler değil başka milletler de yaşamaktaydılar ve yaşıyorlarda.
Bu açıklığa da şu cevabı vermeye çalıştılar o zamanki aydınlarımız ve Mustafa Kemal: Türklük kendini Türk hissetmektir. Yani üst kimlik olarak bunu kabul etmek. "Bundan dolayı NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE sözü söylenmiş olabilir.
Yoksa Atatürk'ün bu topraklar içinde başka milletlerin de yaşadığını bilmemesi düşünülemez.
Her olayı kendi şartlarında düşündüğümüzde bu fors açıklamalarını da kendi dönemlerinde değerlendirmekte fayda vardır zannındayım.
şeysü isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02-01-2009, 04:40   #10
Kullanıcı Adı
Eşref
Standart
Çok ilginç bir yazı olmuş. Türkoloji eğitimi almış birisi olarak hayretler içersinde okudum. Nereden başlayıp hangi konuya değinsem onu bile bilmiyorum. Forumumuzda benim gibi Türkoloji eğitimi almış, başta M-U-R-A-T kardeşim olmak üzere birkaç arkadaşım daha var. İnşAllah onlarda yardım ederse bu konu tam anlamıyla açıklığa kavuşur. Tabi FarukArslan gibi tarih eğitimi alan kardeşlerimizde bizleri eksik kaldığımız noktalarda aydınlatırsa, çok sağlıklı bir sonuç elde ederiz.

Öncelikle Türkoloji konusunda birkaç şey söylemek istiyorum. Türkçe'de yabancı kökenli pekçok kelime olduğunu biliyoruz. "-loji" de günümüzde hala kullanılan yabancı kökenli bir ektir. Latincedir. Latincedeki esas anlamı aklın yolu, akılcılık şeklindedir. Günümüzde bu kelime ekleşmiştir ve bilimsellik ifade eder.

Şimdi neye dayanarak "mezara defnedilmiş, yani ölü milletler için kullanılan bir ek" denmiş? Ben anlayamadım. Etimolojik sözlüğe başvurduğumda, yine böyle bir kavramla karşılaşmadım. Eğer öyle olsa bile, o zaman Japonlarda mı Japonoloji adıyla kültürlerini araştırırken ölü bir millet konumuna düşüyor?

Bakın, bu ek bilimsellik ifade eder. Biyoloji, Farmakoloji yada Japonoloji gibi sözcüklerde kullanılan -loji eki ile Türkoloji'deki -loji eki aynıdır ve Türklük üzerine bilimsel çalışma anlamını taşımaktadır.

Bu çalışmalar ise kesinlikle milliyetçilik yada ırkçılık konularına yönelik değildir. Başta Türk dili araştırmaları, Türk edebiyat ve Türk tarihi üzerinedir. Bu nedenle de günümüzde Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunlarına "Türkolog" ünvanı verilir.

Birde Türkoloji kavramı ile Osmanlı yok sayılmaya çalışılıyor denmiş. Türkoloji derslerine bir bakın. Çalışmaların tamamına yakını Osmanlı'ya, Osmanlı dönemine aittir. Osmanlı'nın yok sayılması ne mümkün!

Türk tiyatrosu konusuna hiç girmeyeceğim. Osmanlı, Darülbedayi'yi kurduğunda da, bir kesim tarafından buna benzer şekilde eleştirilmişti. Sonra olay, tiyatroyla da kalmadı, televizyona sıçradı. Televizyon hakkında da buna benzer eleştiriler yapılarak tiyatro gibi izlenmesi doğru değildir, günahtır dendi. Yorum yapılacak bir konu değil bence.

Konu Eşref tarafından (02-01-2009 Saat 04:45 ) değiştirilmiştir..
Eşref isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler... Lütfen konu içeriği ile ilgili kelimeler ekliyelim
türk adı nerden geliyor?, türkler


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı





2007-2023 © Akparti Forum lisanslı bir markadır tüm içerik hakları saklıdır ve izinsiz kopyalanamaz, dağıtılamaz.

Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir.
5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, şikayetlerinizi ve görüşlerinizi " iletişim " adresinden bize gönderirseniz, gerekli işlemler yapılacaktır.



Bulut Sunucu Hosting ve Alan adı
çarşamba pasta çarşamba bilgisayar tamircisi